Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Nisan '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
67
 

Ele verir taltkını, kendi yutar salkımı

Ele verir taltkını, kendi yutar salkımı
 

“Başlıktaki bu söz de ne demek oluyor?” diye soruyorsanız, bunu anlatmaya kalkmayacağım size. Nasrettin Hoca kurnazlığı ile “Bilenler bilmeyenlere anlatsın.” deyip geçeceğim.

İki hafta kadar önce bir gazetede, sanatçı Harun Kolçak’la yapılmış bir röportajı vardı. Ünlü sanatçının bir soruya verdiği cevabı ben çok beğendim. Siz de beğenecek misiniz bakalım:

“’Yaşadıklarım benim suçum.’ demiştiniz; gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?” diye sormuş gazeteci. İşte Kolçak’ın cevabı:

 

“Kendisi ile yüzleşmeyen insanlar, suçu daima başka kişilere ve olaylara bağlar. Ben tam tersi, başıma gelenleri sorguladığımda, tek hatanın bende olduğunu gördüm.”

Bayıldım bu cevaba. Siz belki de, “Ne var bu cevapta. Hiçbir özelliği ve güzelliği yok.” deyip küçümseyebilirsiniz ama hiç de öyle değil. Aile içinde, iş ortamında, trafikte ve sokaktaki kavgalardan tutun da toplumsal kavgalara dahası savaşlara varıncaya kadar, anlaşmazlıkların tek nedeni kendimizle yüzleşemediğimiz için, suçu hep başkasında aramamızdır.

Sözgelişi, karı-koca anlaşmazlıklarında, “Suç bende.” diyen kaç kişi gördünüz, bugüne kadar?

Ya da bir trafik kazasında, “Özür dilerim. Benim sana yol vermem gerekirdi. Kabahat bende.” diyen bir şoför duydunuz mu?

Kişiler böyle de ülkeler ya da devletler farklı mı?

Sözgelişi beş on yıl önce İsrail’le bozuldu aramız. Suçlu elbette İsrail’di! Haklı olan bizdik.

Sonra, Rusya ile bozuştuk. Haklı onlar olacak değil ya, elbette biz haklıydık!

Ya Hollanda, ya Almanya?

Bırakın; Tanrı aşkına, şu gâvurları! Nasıl haklı olabilirmiş ki onlar?

Hele şu Ermeniler, hele hele şu Ermenistan!.. Ve Suriye ve Irak ve Bulgaristan!

Hangi sorun yaşanmışsa geçmişte ve şimdi, yüzde yüz haklı biziz! Ne diye yüzleşecekmişiz ki kendimizle, tarihimizle?

Ne güzel dersler veriyoruz, bu gâvurlara ama ders almıyorlarsa kabahat bizde mi?

Biliniz ki, başlıktaki, “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözünü açıklamak için söylemiş değilim; bu sözleri.

Oturup kuru kuru açıklamak yerine, yaşanmış bir öykü anlatacağım size. Yine, Malkara Kaymakamı iken “Yılın İdarecisi” seçilenTuran Eren’den:

1974’te Elazığ’ın Maden ilçesinde Kaymakam Vekilidir; Turan Bey. Bir gün, sabah erkenden, Komiser R. telefon eder: “Akşam, Poyraz Mahallesinde iki el silah atılmış. Gönderdiğim devriyeler tabancaları bulamamışlar. Atan bir sendikacıymış. Gerekli işlemi yaptık; savcılığa verdik.” der.

O gece, aslında iki tabanca olduğu, birinin polisler tarafından alındığı, ötekinin ne olduğunun bilinmediği söyleniyormuş; halk arasında.

Peki, tabancalardan birini polisler aldıysa, niçin, “İki tabancayı da bulamadık.” diye zabıt tutsun ki polis?

Gerçeği Komiser R.’den değil de, hemşerisi Mustafa Türk’ün eşinden öğrenir, Kaymakam Vekilimiz:

O gece, oradan Nesrin Hoca geçiyormuş. Bir adam, tabancanın birini Nesrin Hoca’ya vermiş. O da göğsünün içine saklamış. Nesrin Hanım’ın üstünü aramak için, Gardiyan Nazire’yi çağırmışlar. Nazire tabancayı bulmuşken, Nesrin Hoca, “Sana 250 lira vereceğim.” deyince, Gardiyan Hanım da, “Nesrin Hoca’ın üstünde hiçbir şey yok.” demiş. İkinci tabanca mı? Onu polisler alıp götürmüş.

Bunu öğrenen Kaymakam’ımız, doğru Emniyet’e gider. Komiser R.’ye, her şeyi bildiğini, üç güne kadar tabanca bulunup getirilmezse soruşturma açacağını söyler.

İki gün sonra, Komiser R. gelip, “Efendim, tabancanın birini bulduk. O gece, Polis Memuru Emirhan yerde bulup karakola getirmiş. Resmî işleme konmamış. Çünkü adliyede önemli bir yetkili, “Ben silahı çok severim. Bana bir Smith & Wesson bulup getirin.”demiş. Aynı gece Polis Selami ile birlikte, saat gece yarısı 02.00’de gidip ‘Önemli Hukukçu’nun kapısını çalarak, ‘Emaneti getirdik.’demişler. O, tabancayı alıp, ‘Çabuk toz olun.’demiş. Yani, tabanca O Bey’de.” der.

Görüyorsunuz; Polis Emirhan vePolis Selami gibi, önemli kişilerin emirlerini harfiyen yerine getiren emniyetçilerimiz de var bizim!

Ve gecenin ortasında, kendisini uyandıran polislere, “Bu saatte, niye beni uyandırıyorsunuz kardeşim? Yarın, Adliye’ye getirip makamımda teslim etseniz olmaz mıydı?” diye kızıp azarlamayan kibar hukukçularımız da var!

Ancak, tabancayı aldıktan sonra, “görev kutsaldır” inancıyla çalışan bu iki polise neden teşekkür etmedi de, “Çabuk, toz olun burdan!” diye kovdu onları? Bunu anlayamadım işte!

Neyse… Buna kafayı takmayalım da, gerçeği öğrendikten sonra, Kaymakam ne yapmış, ona bakalım:

Ne yapsın şimdi Kaymakam? Tabancayı, verilen kişiden alıp işleme koyarsa, bu işe karışan dört polis memuruyla birlikte Adliye’de görevli önemli hukukçu da mesleklerinden olacak. İşleme koymazsa, “Önemli bir suça göz yummuş olacağı için” O da suçlu duruma düşecek.

O polis memurlarının ara sıra karakolda gördüğü gencecik eşleri ve çocuklarını düşünür. Sonra da sık görüştüğü hukukçu arkadaşının zaman zaman kucaklayıp sevdiği küçük oğlu gelir gözünün önüne. Ve o günahsız yavruların, babalarının bir hataları sonucu, ömür boyu çekecekleri acı…

Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… Ne yapmalı, nasıl yapmalıydı? Üç gün geceli gündüzlü düşünür ama bir çözüm yolu bulamaz. Sonunda konuyu Vali ile paylaşır. “Ben işin içinden çıkamadım. Siz ne emrederseniz öyle yapayım.” der.

Vali Rıfat Kaplan biraz düşündükten sonra, “Ben de karar veremedim. Git, kanun anlayışın, adalet duygun, hoşgörün neyi gerektiriyorsa onu yap.” der. Elazığ’dan Maden’e dönerken, sürekli bu konuyu düşünür. Doluya koyar almaz; boşa koyar, dolmaz! Sonunda, insanî duyguları daha ağır basar. Konuyu resmiyete koymamaya ama olaya karışanlara iyi bir ders vermeye karar verir. Kararını Vali’ye bildirip O’nun da onayını alır.

Dört polisi makamına çağırıp görevlerinin ne kadar önemli ve kutsal olduğunu anlattıktan sonra, tabanca olayını bütün ayrıntılarıyla bildiğini söyler. “Ancak eş ve çocuklarınızı düşünerek konuyu resmiyete koymayacağım” deyip bundan sonra benzer bir suç işlemeyeceklerine dair namus ve şeref sözü alır. Bununla da yetinmeyip eşleri, çocukları, Kur’an ve Allah üzerine yemin ettirir.

“İyi de, ya Adliye’deki sık sık görüşüp dertleştiği önemli kişi!..” mi diyorsunuz? Bakın, neler konuşurlarmış O’nunla: “Memleket meselelerini, ekonomiyi, kalkınmayı; uygar, kültürlü, gelişmiş bir ülke yaratmayı… Birlik ve düzeni bozanları, kaçakçıları, kara para peşinde olanları…”

Polisleri gönderdikten sonra, bu arkadaşını davet eder. Hoşbeşten sonra, her zamanki nutuklarından birine başlar hukukçumuz:

“Kaymakam Bey! Bu memleketin namussuzu; hırsızı, kaçakçısı, fakiri fukarası değil, üst düzeydeki insanlarıdır. Bunların başları Meclis’te, hükümetin içinde, bürokrasinin üst düzeyinde… Hatta adaletin içinde…” deyince, Kaymakam koltuğundan kalkıp:

“Çok haklısın. Adaletin içinde de var bunlardan. Aynen senin gibiler.” deyiverir.

Şaşıran hukukçumuz, “Ne demek istiyorsun?” diye sorunca, rahat konuşur artık, Kaymakam Turan Eren:

“İyi nutuk atıyorsun da, polislere bir tabancayı haksız ve kanunsuz şekilde sana getirmelerini söylüyorsun. Bunun kaçakçılıktan, hırsızlıktan, yolsuzluktan ne farkı var? Önce sen, ben dürüst olacağız. Önce etkili ve yetkili kişiler dürüst olacak. Sonra dürüstlüğü vatandaştan bekleyeceğiz.” deyince, kireç gibi bembeyaz kesilir yüzü hukukçunun.

Konuyu Vali’nin de bildiğini belirttikten sonra Kaymakam, “Sana da oğlunun hatırı için göz yumduk. Suç işledik bir bakıma. Şimdi kalk ayağa. Bir daha böyle kanunsuz, haksız bir iş ve işlem yapmayacağına dair yemin et.” der.

Çocuğu, inandığı Tanrı’sı ve kutsal bildiği bütün değerler üzerine yemin edip “Namusum, şerefim ve onurum üzerine söz veriyorum.” der; silah meraklısı hukukçu.

Tabancanın birini göğsünde saklayan öğretmen Nesrin Hanım ile O’nu kontrol edip alacağı 250 lira rüşvet için, “Üzerinde bir şey yok.” diyen Gardiyan ve de bu tabancaların sahibi olduğunu anladığımız sendikacı hakkında ne düşündüğünü yazmayı unutmuş Turan Eren. Neden acaba?

Sonuç olarak diyeceğim şu: Kim ki, sık sık doğruluktan dürüstlükten, haktan hukuktan, şereften namustan, ahlaktan ahlaksızlıktan söz ediyorsa, bir ünlem ve soru işareti koyun hemen. Zira, ele talkın vermeye çok meraklı olanlar, kendi yutar salkımı hep!

 

                                                                                          Hüseyin Erkan

                                                                    huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

                                                                                         (0535) 612 93 62

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 267
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster