Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Kasım '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
666
 

Elevit'ten Sal'a giderken

Elevit'ten Sal'a giderken
 

Şelaleler Vadisi'nde


- 5. gün -

Ertesi sabah, o gece ne kadar üşüdüğümüzü anlatıyoruz yana yakıla. Şanssızlık bu ya, bizim payımıza yün değil de pamuk yorganlar düşmüş önceki gece. Koçira’nın terasına çıktığımızda, yüzünü gösterip göstermeme konusunda tereddüt eden bir güneşin altında, karşımızdaki dev duvarın, Kaçkarların varlığı artık açıkça gözler önüne seriliyor. Üstelik şanslıyız, çünkü dağların başlarını kapatan bulutlar, rüzgarlarla sağa sola kaçışırken, yalçın zirveleri görmemize de izin veriyorlar. Bu manzaraya herkes hayran hayran bakakalıyor. Serhan Abi, sırtını Kaçkarlar’a dayamış alpin çayırlık önünde, çok güzel resimlerimizi çekerek, gönlümüzü alıyor.

Koçira’yla vedalaşıp minibüsümüzle tekrar yollara düşüyoruz. Hava açık ve ılık, yer yer güneşli. Aracımızla Çamlıhemşin(?) ve Hemşin’in tespih tanesi gibi arka arkaya dizilmiş yaylalarından geçiyoruz: Elevit, Karunç (bkz. Karadenizli belgesel yapımcısı Cemal Gülas’ın yaylası), Trovit, Palovit sırasıyla yanından yöresinden geçtiklerimiz. Yol boyunca güzel resimler yakalıyoruz. Yaylacılar ve evleri yukarılardan küçücük görünüyor; inekler sakin ve umursamaz, bizi izleyip duruyorlar. Bu geçtiklerimiz nispeten büyük ve kalabalık yaylalar. (Ağustos ayı, Karadeniz’de, gurbetteki hemşehrilerin yaylalarını ziyaret ayıdır. Bkz. yayla şenlikleri) Yukarılara çıktıkça orman örtüsü yerini çiçekli otlaklara bırakıyor. Giyimleri ve tavırlarından büyük şehirli oldukları anlaşılan neşeli gençler, ellerinde kocaman çiçek demetleri, bizim araçla geçmekte olduğumuz yolları yürüyerek tırmanıyorlar.

Kısa bir süre sonra biz de harekete geçiyoruz; yüksek bir tepede inip yürümeye başlıyoruz, eğer yanılmıyorsam Hemşin deresi civarındayız. Hava tekrar kapanıyor; sis ve pus, elle tutulur yoğunlukta bir nem, tekrar çevremizi sarıyor. Fakat biraz irtifa kaybetmiş olmalıyız ki, bu arada ağaçlar tekrar başlıyor. Küçük şelaleler, kıvrıla büküle akan bir dere, onu çevreleyen bir çayır, etrafımızda çam ormanları ve tabi hafif bir sisin içinde yürüyoruz. Manzara şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir yerle kıyaslanamayacak kadar güzel. Daha önce konuştuğumuz çoğu kişinin “cennete gideceksiniz, cennete..” deyişlerini hatırlıyoruz. Evet, burası ne bir Bodrum, ne bir Antalya; burası daha önce gördüğümüz hiçbir yere benzemiyor; gözlerimiz ilk kez gördükleri bu manzara karşısında mümkün olan en fazla görüntüyü yakalamak için dört açılmış, beynimiz gözlerden iletilen her görüntüyü hafızaya kaydetmek için durmaksızın çalışıyor. Evet, burası gerçek bir yeryüzü cenneti. Ne yazık ki fotoğraf makinelerimiz görüntüleri ebedileştirme konusunda beynimiz kadar başarılı olamıyor.

Yürüye yürüye güzel bir yaylaya varıyoruz. Küçük bir tahta kulübenin üstündeki tabelada “Şelaleler Vadisi - Anılar Kıraathanesi – Amlakit Yaylası” yazıyor. İçeriden sesler geliyor; yarı karanlıkta bir erkek kalabalığı, bir yandan kağıt veya benzeri bir oyun oynarken, bir yandan da bağıra çağıra, sempatik bir Karadeniz ağzıyla (Hemşin yöresine özgü olmalı) konuşmaktalar. Yaklaşık 5 metre kadar ötede yine benzer bir dikdörtgen ahşap kulübe, üstünde “Cami – 1949” yazan bir tabela var. Bu yapılar o kadar küçük ki, içine aynı anda taş çatlasa 10 kişiden fazlasının sığamayacağını düşünüyorum. Kahvedekiler bizimle pek ilgilenmiyorlar; biz de çayımızı içip, biraz soluklanıp, tekrar yola koyuluyoruz.

Yola çıkmadan hemen önce, caminin hemen arkasındaki yüksek bir yamaçtan, birkaç çocuk koşarak aşağıya iniyorlar. Yanımıza gelen bir tanesi ile konuşuyoruz; tatilde büyüklerini ziyaret için gelmişler buraya. Ona imrenerek bakıyoruz. Burası şimdiye kadar gördüğümüz yaylalar içinde en güzeli..

Yürüyüşe devam. Hayranlık verici Şelaleler Vadisi'nden bir süre sonra ayrılıp, bir ormana giriyoruz; bu sefer de orman patikalarında kah aşağı inip, kah yukarı çıkarak yürüyoruz. Ormanın içindeki yollar, her zaman en çok sevdiklerimdendir. Yağmur bütün şiddetiyle yağsa da, ağaçların sessiz ve karanlık gölgeleri sizi korur. Yosunlu taşlara basıp kaymamak veya ağaç dallarına takılıp düşmemek için pür dikkat yürürken, bir yandan da manzaranın güzelliğini gözden kaçırmamaya çalışırsınız. Kuytu köşelerde yetişen mantarlar toplanıp, ceplere, çanta diplerine tıkılır aceleyle. Ve o mis gibi orman kokusu. Evet, ne diyorduk, ormanda yürümek gerçekten çook keyiflidir.

Bu esnada keyfimi kaçıran tek şey dar bir patikada karşılaştığımız kalabalık bir İsrailli grup oluyor. Bu insanlar da, ırkdaşları ve ironik bir şekilde ezeli düşmanları olan Araplar gibi, memleketlerinin çöl iklimininden kurtulmuş olmanın sevinciyle, hayran hayran, yeşil Karadeniz'in tadını çıkarıyor olmalılar. Ama Araplardaki çekingenliğin aksine, bunların hareketlerindeki "rahatlık" beni rahatsız ediyor. Onların orada, ormanlarımızda, çoluk çocuk hep birlikte, yüzlerinde kendilerinden emin bir gülümsemeyle, umarsızca, rahatça gezinmeleri, sanki onlar, gizlice, kendi emperyalist devletleri için endemik orman canlılarından örnekler topluyorlarmış ya da bölgenin haritalarını çıkarıyorlarmuş gibi rahatsız ediyor beni.. Tamam, eninde sonunda onlar da turist, ama İsrailli bir turist, hele Karadeniz gibi herkesin gıptayla baktığı bir coğrafyada, bir İsviçreli ya da bir Papua Yeni Gineli kadar masum gelmiyor bana.

Canımız biraz sıkılsa da keyfimiz hala yerinde. Bu arada yağmur iyice şiddetleniyor; orman içi patikalar yer yer açıklıklardan geçerken iyice çamurlanıyorlar, yürünmeleri zorlaşıyor. Bir ara ufak bir yaylaya varıyoruz; yöreye özgü giyinmiş, puşisini takmış bir nine, oğluyla birlikte bir ateş kalıntısının dibine oturmuş, hem örgüsünü örüyor hem de allayıp pulladığı iki ineğinin başını bekliyor. Bu sempatik dörtlü, bize oldukça sıcak davranıyorlar; ninecik bizim için kameralarımıza türküler okuyor. Biz de sandviçlerimizden arta kalanlarla iki sevimli inekciği ellerimizle besliyoruz.


Yürüyüşe devam. Hemen yakında Hazindak yaylası var. Burada evlerin arasındaki küçük alana (köy meydanı?) bizim geldiğimizi gören, duyan bütün köylüler, kadınlı, erkekli doluşuyorlar; alışık olduğumuz ilgiyi en sonunda görmenin şımarıklığıyla, Amlakittekilerin ilgisizliğinden yakınıyoruz Hazindaklılara. Her gelen turistle fotoğraf çektirmekten yorulmuş ya da bıkmış teyzeler bir de bizim için poz veriyorlar bezgin bezgin. Hatta bir tanesinin evinin içini görme ve resimleme fırsatımız da oluyor; tipik bir yöresel köy evi, ahşap ve taştan yapılmış. Salondaki (hayattaki?) kocaman toprak ocak/fırın kapıdan girer girmez hemen karşınızda, adeta evin ihtiyacını sağlayan bir enerji santrali izlenimi veriyor. Evdekilerin ve köydekilerin çoğu orta ve ileri yaşlı insanlar (çocuk ve genç hemen hiç yok) ve çoğu da yazı geçirmek için gelmişler buraya; aslında büyük şehirlerde, mesela Ankara’da yaşıyorlar. Bir teyzenin 30 yıldır Etimesgut’ta (Ankara’nın pek de güzel bulmadığım bir semti) yaşadığını öğreniyoruz; imrenme duygusu bir anda derin bir acıma ve hayret duygusuna dönüşüyor, nasıl yani diyoruz, burası bırakılıp da Etimesgut’ta yaşanır mı? O anda bu soru adeta bir öfke çığlığı olarak dökülüyor dudaklarımızdan. İdrak kapasitemiz bu durumu tahlil etmeye yetmiyor bir türlü. Sonradan düşününce, anlayışsız davrandığımızı, teyzeyi tenkit ederken, onun yaşam koşullarını, maddi olanaklarını tamamen göz ardı ettiğimizi düşünüyorum.. Bu arada köy meydanında beklerken, yavru köpeğini şakayla karışık antreman olsun diye üstüme atlatan amca, eşortmanımın sağ bacağının alt kısmında köpeciğinizin tırnakları ufak bir delik açtı, haberiniz olsun. Gerçi aynı amca hemen sonra yine gülerek, “bir şey olmadı değil mi, şaka şaka..” dediyse de o an ve sonrası için, bu davranışı pek de centilmence bulmadığımı söylemek zorundayım.

Artık ayrılmamız, tekrar yollara düşmemiz gerekiyor. Hazindaklılarla vedalaşıp yola koyuluyoruz.

Yer yer orman içleri, yer yer küçük açıklıklardan geçerken, yolda, bir ara mola verdiğimiz bir yerde, bir tanıdığımın büyük büyük dedelerinden birine ait bir hayrat (sebil olarak yaptırılan çeşme) görüyorum; üzerinde “1960 - Torunları onarttı hayratı, dedelerine olsun rahmeti. ... ve Oğulları - Makrevis” (yani Çamlıhemşin’deki Konaklar mahallesi) diye yazan bir kitabe var. Bu şimdiye kadar pek çok yerde karşılaştığımız hayratların içinde neredeyse en gösterişlisi. Ben de arkadaşımı bu en son keşfimin önünde model yapıp bol bol resim çekiyorum. Acaba o yörede hayrat geleneğinin bu kadar yaygın olmasının özel bir sebebi var mı?

Yağmur giderek şiddetleniyor, bizim de tempomuz giderek artıyor. Rehberimiz Ali Abi, yağmurdan oldukça rahatsız olmuşa benziyor. Artık hepimiz koşarcasına yürüyor, nefes nefese bir tempo içinde etrafımıza bakma fırsatını ancak yakalayabiliyoruz. Bu yarış esnasında kimsenin ağzını bıçak açmıyor tabi. En çok konuşan ben ve arkadaşım, en sonunda rehberimizin şimşeklerini üzerimize çekiyoruz; bize biraz “sessizlik meditasyonu” yapmamızı öneriyor. Bu gülünç öneri karşısında ne mi yapıyoruz; tabi ki konuşmaya devam ediyoruz. Kimse kusura bakmasın ama bütün gün loş bir ofiste, bir klavyeyi tık tık tuşlarken ağzını bıçak açmayan benden, tatilde de kukumav kuşu gibi sus pus oturmam beklenemez..

Sonunda ulaştığımız Pokut Yaylası’ndan transit geçince, bu acelemizin sebebini anlıyoruz: Rehberimiz “şiddetli veya hafif, yağmur altında yürürken menzile bir an önce varılması gerektiği” şeklinde bir inanç geliştirmiş olmalı. Tabi kendisi yılların gezgin rehberi ve Türkiye’deki sayılı Karadeniz uzmanlarından birisi olarak, bizim henüz anlayamadığımız veya bilmediğimiz sebeplerden ötürü haklı olabilir. O yüzden bu konu üzerinde daha fazla kafa yormuyoruz. Zaten Sal yaylasına da varıyoruz bu arada.

Sal’ı anlatmaya başlamadan önce, geçtiğimiz yollardan birine özellikle değinmek istiyorum:
Bir dağı dolana dolana Sal yaylasına çıkan çamurlu, hiçbir özelliği olmayan, belli ki yeni açılmış, rampa bir yol. Sanırım dozer işini bitirir bitirmez bastıran şiddetli yağışlar, yolu hemen bir çamur deryası haline getirmiş. Halbuki eskiden olduğu gibi otlarla bezeli, sadece sürülerin ve insanların açtığı izlerin belli olduğu bir keçi yolu şeklinde kalmış olsaydı, hem daha güzel (doğal görünümlü), hem daha kullanışlı (daha az çamurlu), hem de korunmuş (yüzyıllar öncesinden bugüne kadar yaşadığı şekliyle) olacaktı. Bildiğim kadarıyla, Sal’a giden bir motorlu taşıt yolu hali hazırda mevcutken, kalan birkaç otantik, küçük patikayı da hoyratça kazarak taşıt yolu yapmanın, kime ne faydası var anlamış değilim. Rehberimiz yol yapım ekibini uyarmak istemiş, ama bunun işe yaramadığını görünce keder içinde geri çekilip, onları seyretmek zorunda kalmış. Tüm yayla yolları arasında çirkin bulduğumuz tek yer, işte burası oldu. Sonuç olarak, politikacıların ateşli nutuklarında bahsedilen, “gelecekte tüm Karadeniz yaylalarını birbirine bağlayan yol ağı projesi”, kazandırdığından daha çok kaybettireceğe benzer (bkz. Karadeniz sahil yolu). Bu nedenle popülist yaklaşımlardan ziyade, çevre bilimcilere, şehir bölge planlamacılara ve halk bilimi uzmanlarına danışılarak hareket etmeli bu tür “öncelikle korunması gereken alanlar” söz konusu olunca. Tabi bu durum yurdumuzun her köşesi için geçerli.

Sal’da konaklayacağımız pansiyonun bir adı var mıydı bilmiyorum; ama aklımda en çok işletmecisi Hatice Abla ve sempatik ailesi kalmış. Ev, bahçesinde kocaman karalahana öbekleri, bahçede umutsuzca güneşi bekleyen, gerilmiş çamaşır ipleriyle, birkaç katlı, büyük, ahşap bir yapı. Odalar şirin ve rahat. Yemekler bizce çok güzel; mangalda etten bıkmış midelerimiz karalahana sarması ve muhlamayla bayram ediyor. Kapıdan girer girmez etrafına ıslak montlarımızı, botlarımızı, yağmurluklarımızı, tozluklarımızı serdiğimiz, üstünden çaydanlık eksik olmayan sobanın birkaç metre ötesindeki geniş tahta masanın etrafına dizilip, sırayla sofraya gelen yemeklerin tadını çıkarıyoruz ilkin. Bir mekanda televizyon, radyo yoksa, cep telefonu çekmiyorsa, yapılacak en iyi şey nedir? Yemek sonrası çay, kahve eşliğinde yapılan sohbetler tabi. Hele bizim gibi nispeten kalburüstü tiplerden oluşan, herkesin egosunun muhtelif ebatlarda şişkin olduğu bir grupta, bu tür sohbetler çok ilginç psikolojik çözümlemelere varabiliyor; insanlar gecenin sonunda kişisel duvarlarının birkaç tuğlasını gönüllü olarak kaldırınca, içerideki moloz yığını arasına saçılmış gizli hazinelere bir nebze olsun ışık vuruyor. Sonuç olarak ancak o gece, yani birlikte geçirdiğimiz 5. günün akşamında, grup üyeleri birbirlerine biraz olsun yakınlaşıyorlar.

Gecenin sonunda Hatice Abla da aramıza katılıyor ve ülke sorunları üzerine şaşırtıcı derecede yerinde ve bilgece tespitleriyle sohbetimize renk katıyor..

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1665
Kayıt tarihi
: 11.11.08
 
 

1976 yılında Ankara’da doğdum. Elektronik Mühendisiyim. Halen bilişim teknolojileri alanında hizmet ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster