Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
838
 

Elmalı pasta

Müfettişler odası bomboştu girdiğimizde. Büyük olasılıkla hafta içi bir gündü. Hafta içi gün demek, pazartesi ve cumanın dışındaki günler demekti, müfettişlik kavramında. Çünkü diğer günler, genellikle kimse bulunmazdı müfettişler odasında. Bulunanlar da, özel ya da beklenmeyen işleri nedeniyle daireye uğrardı. Bugün bizim Dairede bulunma gerekçemiz, bu iki nedene de dayanmıyordu. Sanırım, elimizdeki işlerimizi bitirmiş, boş kalmamak için Daireye uğramıştık.

Grup Başkanım, kara bond çantasını, masaları boylamasına dizerek oluşturduğumuz kocaman T masanın üzerine koydu ve kapağını açtı. İçerisinden il haritasını çıkardı. Başparmağını harita üzerinde gezdirdikten sonra, "Yarın şu köye gideceğiz" dedi. Haritayı dikkatlice inceledikten sonra, otobüsten nerede inip ne kadar yürüyeceğimizi kestirmeye çalıştık. Gideceğimiz köyün yolu vardı fakat arabası yoktu. Asfalta yaklaşık bir saat uzaklıktaydı. Bu nedenle, yarın Lice’ye gidecek ilk otobüse binecek ve akşama tekrar eve dönebilecektik. Yarın buluşma saatimizi kararlaştırarak Daireden ayrıldık. Mevsim kıştı fakat, hava güneşliydi.

Ertesi gün garajda buluşup ilk otobüse bindiğimizde hava soğumuştu, fakat yağış yoktu. Fazla kapalı da sayılmazdı. Yaklaşık iki saat yolculuktan sonra, gideceğimiz köyün yakınlarına geldiğimizde, hava tamamen kapanmıştı. Hatta, otobüsün camlarına tek tük yağmur taneleri düşüyordu. Köyün durağına geldiğimizde, yağmurdan ıslanacağımızı bile bile otobüsten indik. Ovanın yüzünde, ne bir bekleme ne de bir dinlenme yeri vardı. Kamyoncular için bir dinlenme yeri vardı ama, o da çok gerilerde kalmıştı. Otobüsle bir gidecek yerimiz de olmadığına göre, çaresiz ıslanacaktık. Çünkü şemsiyemiz yoktu. Hem olsa bile bu fırtınalı havada ne yazardı. Her ne kadar şemsiyemiz yoksa da, kalın pardösülerimiz var, diye teselli ediyorduk kendimizi. Üşümüyorduk fakat ıslanıyorduk. Daha da ıslanacaktık. O halde acele etmemize ne gerek vardı. Biz de öyle yapıyorduk zaten. Nasıl olsa ıslanacaktık.

Elimizde çantalar, rüzgâra karşı yürüyorduk. Rüzgâra karşı yürümek, yağmur tanelerinin yüzümüze çarpması demekti. Bu nedenle, gözlerimizi korumak için, sağ elimizi siper ediyorduk. Bir süre yağmur altında, çamurlu yollarda yürüdükten sonra, yolun kenarında iki üç ev görüyoruz. Köyün burası olmadığını hemen anlıyoruz. Çünkü okul binası görülmüyor da. Evlerin yanına ulaştığımızda, merdivende bizi seyreden köylü amca, "Eve buyrun, bir çay içelim hocam" diyor. Zamanımızın olmadığını söyleyince, "Peki size şemsiyemi vereyim, dönüşte bırakırsınız" diyor. Alıp teşekkür ettikten sonra, yürümeye devam ediyoruz, iki kişi bir küçük şemsiyeyle. Üstelik şemsiye sağlam da değil. Bu rüzgârlı havada, ancak beş dakika yürüyebiliyoruz şemsiyeyle. Derken çıkan fırtına ters çeviriyor şemsiyemizi. Şemsiyeyi düzeltip kapatıyorum ve Başkanıma, "Şemsiye bizi yağmurdan korumak bir yana, ancak yük oluyor, üstelik de önümüzü kapatıyor" diyorum. Evet, karşılığını alınca, hiç acele etmeden yürümeye devam ediyoruz. "Pardösümüz ıslanana kadar, nasıl olsa köye varırız", diyorum.

Ayaklarımızda çamurdan ikinci bir ayakkabı, sırtımızda üzerine düşen her damlayı içmiş bir pardösü ve uçlarından sular damlayan saçlarımızla varıyoruz okula. Öğrenciler derste. Bu halde öğrencilerin karşısına çıkmak olmaz. Biraz dinlenip, ayakkabılarımızın çamurunu, saçlarımızın suyunu siliyoruz. Ellerimizle saçlarımızı da düzelttikten sonra giriyoruz dış kapıdan içeri. İlk dikkatimizi çeken durum, yerlerin temizliği oluyor. Bahçe çamur içinde olmasına rağmen, salonda hiçbir çamur parçası yok. Bir dakika kadar salonda bekliyoruz, belki öğretmen geldiğimizi fark eder, diye.

Öğretmenin geldiğimizi duymadığını anlayınca, kapıya vurup bekliyoruz. Öğretmen kapıyı açıyor ve "Hoş geldiniz" diyerek içeri alıyor bizi. Çocukları selamladıktan sonra, geçiyoruz öğretmen masasına. Çantalarımızı bırakıp, hemen pardösülerimizi çıkarıyoruz ve sobanın yanına dikiliyoruz. Çocuklar şaşkın değiller. Çalışmalarına devam ediyorlar. Bu arada ilk dikkatimizi çeken, sınıfın temizliği oluyor. Yerlerde hiçbir çamur parçacığı yok, bizim ayakkabılarımızda getirdiğimizden başka. Camlar da tertemiz, camların önü de. Yazı tahtasının yanı da. Paçalarımızı birazcık kuruttuktan sonra, başlıyoruz teftişe. Ben yine "rehberlik" yapıyorum, Başkanım "durum tespiti". Öğretmenimiz planlarına özen göstermiş. Özen göstermesi yetmiyor tabii ki. Biraz da yeniliklerden haberdar olması gerek. Programlardan örnek planları göstererek, "Böyle yapacaksınız" diyorum. Öğretmenimiz, eleştirilerden rahatsız olmak bir yana, memnun oluyor. O rahatsız olmadıkça, ben devam ediyorum rehberliğe. Günlük Planlar üzerinde konuşmalarımız bitince, Ünite ve Yıllık Planlar üzerinde incelemelere geçiyoruz. Günlük, Ünite ve Yıllık Planlar arasındaki ilişkileri açıklıyorum, özellikle. Daha sonra, derslikteki levhalar ile mevsim ve tarih şeridine geliyor sıra. Birlikte inceliyoruz, birlikte değerlendiriyoruz. Başkanım, teftişe devam ediyor bu arada.

İçeride ne kadar kaldığımızı bilemiyorum. Dinlenme ihtiyacı hissetmiş olmalıyız ki, "Teneffüse çıkalım" diyorum ve çıkıyoruz okulun önüne. Daha dışarı çıkar çıkmaz, öğretmenin eşi, üzerinde çelik bir çaydanlık bulunan tepsiyle yanımıza geliyor ve tepsiyi kaldırıma bırakarak ayrılıyor. Öğretmenimiz, "Buyrun, çay içelim" diyor. Bizi ıslatan yağmur yağmıyor artık. Çocukların getirdiği sandalyelere oturup tepsiye göz attığımda, çaydanlık ve bardakların yanında "elmalı pasta"yı görüyorum. Çaya şaşırmıyorum. Çünkü gittiğimiz her okulda bolca içebiliyoruz. Peki elmalı pasta ne geziyordu bu yazının (ovanın) yüzünde! Üstelik, üzerine pudra şekeri serpilmiş olarak. Yorgunduk, üşümüş ve acıkmıştık. Tabii ki sıcak çay, çok güzel gelecekti bize. Peki elmalı pastaya ne demeli? Bu kadar kısa sürede nasıl hazırlandı, pişirildi ve daha buharı tüterken önümüze konuldu? Ya tadına ne demeli? Bir taraftan bunları düşünürken, diğer taraftan pastayla birlikte çayı yudumluyordum. Dünyanın en lezzetli elmalı pastasını yerken, öğretmenimize, "Nerelisiniz?" diyorum. Doğu illerinden birini söylüyor. "Sizin memlekette gelen konuklara, elmalı pasta yaparlar mı?" deyince, "Bizim hanım Ankara’lı diyor. Bunun üzerine fazla bir şey konuşmaya gerek duymuyoruz. Sadece dünyanın en güzel pastasını değil, yiyeceğini yemeye devam ediyoruz çayla birlikte. Hiçbir yiyecek, bu kadar nefis olamazdı bu ovanın üzerinde. Elmalı pastanın lezzeti, açık havada yağmurdan sonra yenmesinden kaynaklanıyordu, belki de. Son çayı da içtikten sonra, hem açlığımızı gidermiş hem de dinlenmiş oluyoruz. Teşekkür ederek, tekrar sınıfa giriyoruz.

Çocukların çalışmalarına göz atarken, her öğrencinin masasının içinde mendil büyüklüğünde bir bez görüyorum. Sık sık buharlanan camlar, hemen bu bezle siliniyor. Kaşla göz arasında, pencerenin önü ve masanın üzeri de hemen siliniyor ve bez katlanarak tekrar masanın içine yerleştiriliyor. Bu işler, küçük aralarda yapılıyor ve herkes birilerinin yapmasını beklemeden kendi yapıyor. Defter ve kitaplar da çok temiz ve sayfaların köşeleri kırışmamış. İçeri girerken de, hiçbir denetime tabi tutulmadan bütün öğrenciler ayakkabılarını temizleyerek içeri girdiler. Herhalde sınıfın, okulun temizliği de böyle yapılıyordu ki her taraf tertemizdi. Böyle temiz bir okulu, değil köyde, şehirde bile görmedim.

Gelirken ve giderken, çektiğimiz sıkıntılar bir yana, ikimiz de mutlu ayrılıyoruz okuldan. Yine geldiğimiz çamurlu yolda yürürken Başkanıma, "Ben, ilk kez böyle bir öğretmen, böyle bir okulla karşılaşıyorum" deyince O, "Benim ikinci oluyor, birinci de filan köydeki karı koca öğretmenlerdi" diyor. Yağmur yağmıyor bu kez. Geldiğimizden de rahat yürüyoruz. "Bana birinci köyde karşılaştığın öğretmenleri anlat" diyorum, Başkanıma. Anlatırken, farklılıkları da söylüyor. "İlk fırsatta o köyü ve öğretmenleri görmeliyim" diyorum. Yol, çok kısa geliyor bu kez. Kırık şemsiyeyi sahibine teslim edip, otobüs beklemeye başlıyoruz. Yol boyunca, sözü edilen öğretmenleri konuşuyoruz hep. Şu yol da ne çabuk bitiyor. Şehre vardığımızda, ne yorgunluktan, ne de sıkıntıdan eser vardı bende.

Başarısızlık karşısında savunma mekanizmaları geliştiren öğretmenlerime, uzunca bir süre, Doğulu Öğretmeni ve okulunu örnek gösteriyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 3063
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster