Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

perihan reyhan ALKAN

http://blog.milliyet.com.tr/pra

09 Ekim '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
354
 

Emeğe saygının vurdumduymazlığı!!!

Emeğe saygının vurdumduymazlığı!!!
 

Pes doğrusu, edebiyattaki çirkinliklerin geldiği boyuta bakar mısınız?! Pek çok alanda olduğu gibi yazın dünyasında da, hele de emeğe saygının hiç mi hiç kalmayışının sergilenişlerine…

İlgilenenlerinizce de bilinmektedir şüphesiz; zaman zaman olduğu gibi bu aralar yine pek çok kuruluş, yayınevi ve dernekçe yarışma ilanları boy göstermekte pek çok yazışmalıklarda…

Lakin seçici kurullarındaki isimlere bakıyorsunuz, işin erbabı, hatta üstatları da var bazılarının arasında. Yani bu işin hiç de kolay olmadığını, nelere mal olduğunu, nasıl bir sancılı süreç olduğunu, nasıl bir emek sarfı ve yetenek istediğini bilenler de var. Lakin şartlara bakıyorsunuz, bir düşüncedir alıyor…

Bu kadar mı saygı duyulmaz bir emeğe, bu kadar mı hafife alınır o kalemin sahibi?...

Hadi yayınevleri artık tamamıyla ticari faaliyet gösterir oldu. Kapınıza gelip tencere tabak satmaya çalışanların tutumuyla, neredeyse her gün iletileriyle talip oluyorlar yazdıklarınıza ama sizi düşünerek değil, sizin eserlerinizin ne olduğu umuruyla değil. İster allame-i cihan olsun, ister beş para etmesin. Yayınevi olarak altında kendi adlarının bulunacağının onuru ya da onursuzluğu da önemli değil artık böyleleri için. Varsa yoksa para. Gelsin de nereden nasıl gelirse gelsin. Daha dosyanızı okumadan havada kapıyorlar, yeter ki siz o binlerle ifade edilen rakamı ödeyin kendilerine…

Sonrası mı? Sonrası onların değil, sizin sorununuz, yüzlerce kitabınız evinizin bir köşesinde yığınlar mı oluşturur, kolunuzun altına alıp bohçacı gibi kapı kapı dolaşıp satar mısınız, satabilir misiniz ya da tanıdık tanımadık herkese hayrına mı dağıtırsınız imzalayarak, o sizin tercihinize kalmış.

Çok paranız varsa, hesapsız harcayabileceğiniz, hiç sorun değil bir yerde, amaç da zaten sadece ruhsal tatminse, sadece basılı kitabı var denmesi ya da işin havasındaysanız, sizden yazar diye söz edilmesi yeterliyse, olsun olmasın kendinizi yazardan saymaktaysanız, işte buyurun kanıt da var artık elinizde. Yazarsınız ama haklı ama haksız bir unvan, ama beğeniyle basılmış ama üste para verilmiş…

Lakin yarışmaların saygısızlığı gerçekten üzücü…

Hiç sıcak bakmadım bu güne dek o üste para verilip kitap bastırışa kendi adıma, doğru da bulmadım.

Basım sürecinde çok büyük ve akıl almaz çirkinlikler de gördüm üzülerek ve iğrenerek…

Ama yarışmalar vesiledir, kendini kanıtlayabilmenin er meydanıdır, başlangıçtır derece alıp basıma layık görülmüşse eseriniz. Değilse de siz de defalarca denersiniz şansınızı, baktınız olmuyor, vazgeçersiniz bu hevesinizden demek ki ben yetersizim bu konuda diye, o nedenle mihenk taşıdır da bir yerde.

Lakin görüyorum ki şartnameleri okudukça, amaç oralarda da her ne kadar edebiyata eser kazandırmak dense de adına, değil, hem de hiç değil…

Bir olta sadece, ses getirecek, getirisi de kendilerine büyük olacak, tüm edinimler kendileri lehine olacak en büyük avların beklentisi sadece…

Size kesinlikle telif ücreti ödemiyorlar derece aldığınız takdirde, ya da sembolik, cüzi ücretler. Bu yanının kaygısını hiç duymadım, ilgilendirmedi de beni zaten hiçbir zaman. Eminim ki ben gibi sevdalılarını da ilgilendirmemektedir çoğunlukla…

Biliyorum ki emeğimin, emeklerin değerinin pahası yoktur, hele de bu alanda. Zaten aşkla, şevkle yazanın maddi kaygısı da yoktur. Alkış almak, hayran olunmak, isim yapmak da değildir. Öncelikle kendini tatmindir içindeki dürtülerin dışa vurumuyla, sonrasında da mümkün olduğunca çok kişiyle birikimlerini, görebildiklerini, duyumsayabildiklerini paylaşmak, ufkunu sergilemek, en sonunda da hakkıyla bir isim yapmak, hakkıyla beğenilmek beğeniliyorsa da…

Yıllarca yazdım pek çok yerel gazetede beş kuruş talep etmeksizin, hoş onların da zaten talebim olsaydı da öyle bir niyetleri olmadığı da ortaydı ya, o da ayrı. Üstelik o zamanlar, bilgisayarr kullanmayı da bilmiyordum. Direkt daktiloda yazmak da mekanikliğiyle duygumu daralttığından tercihim değildi. Önce kâğıtlarda vücuda getiriyor, sonra daktiloda temize çekip kimi dolmuşla, kimi geç kalmışlığımla taksiye binip götürüyordum neredeyse her gün. Yani bir de üste masrafım oluyordu. Olsun varsındı, hiç gözümde değildi maddi mal oluş…

Yazmayı, düşüncelerimi, görüşlerimi paylaşmayı seviyordum çünkü ve gazetelerde her aklınıza geldiği gibi ya da nasıl yazdığınıza bakılmaksızın basılmıyordu, emeğinizin ederini ödemiyorlarsa da, gazetelerindeki bir köşe yazarının yazdıklarının beğeniyle takibi ve isimlerine yakışırlık arıyorlardı, seçkiliydiler yani bu konuda. Orada bulunuşumun bana hiç, onlara ise kayda değer bir maddi getirisi yoktu. Taş çatlasın 40-50 adet artıyordu tirajları.

Lakin bu kadarı fazla, yani yarışma şartlarının. Yukarıda da dediğim gibi, telif hakkınız yok. Dereceye girin girmeyin, romanınız, öykünüz, şiiriniz her ne daldaysa sunduğunuz eser, artık onların malı katılmış olmanızla. İstedikleri yerde, istediklerince yayınlamak, senaryolaştırmak, hatta film yapmak artık onların tekelinde. Bu saydıklarımdan herhangi birinde değerlendirildiğinde ise değil telif hakkı, esameniz bile okunmayacak. Yani eseriniz var olacak ve sadece siz bileceksiniz size ait olduğunu, kendi kendinize, kendinizce hazzını yaşayacaksınız. Bir iki eşe dosta söyleyebileceksiniz belki gerçeği, bak bu benim eserim diye ama adınızın geçmeyişiyle de, onlar bile size kuşkuyla ve müstehzi bakacaklar.

Bu kadar da sırttan geçinme, bu kadar da paragözlük, bu kadar da saygısızlık…

Pes doğrusu…

Oysa bazen bir öykü bile, kaç gün ve gecenizi alıyor, düşünüyor, tasarlıyorsunuz, bazen kendinizi kaptırıp ayrılamıyor, gün boyu yemiyor, gece uyumuyor, sabahı buluyorsunuz yazmaktayken, bazılarında, bilgilerinizin eksik olabilirliği ihtimaliyle, emin olmak adına ya da o konuda yeterli bilginiz olmayışıyla, saatler, bazen de günlerce araştırmalar yapıyorsunuz. Bazen uykunuzun en derininde, aklınız ve rüyalarınız da o konuyla meşgul oluşla uyanıp kalkıyor, yazmaya devam ediyorsunuz aklınıza gelenleri, bazen yanınızda not alacak bir şeyler olmayışla, sokağa çıktığınızda yarı yoldan koşa koşa dönüyorsunuz yazınızın başına…

Harcadığınız onca zaman, saatlerce harcadığınız elektrik, aldığınız radyasyon ise hiç umurunuzda değil…

Ayıp Beyler, gerçekten ayıp…

Hem de çok ayıp!..

p.r.alkan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Perihan Hanım yazınızı her zaman olduğunca ilgiyle okudum. Sona gelince esas gündemi anladım. İnanamadım. Bu kadar yüzsüzlük, saygısızlık olamaz dedim. Asalak bunlar asalak, a SALAK.

Tahsin MELAN 
 09.10.2010 13:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 290
Toplam yorum
: 291
Toplam mesaj
: 41
Ort. okunma sayısı
: 538
Kayıt tarihi
: 11.03.08
 
 

İlk ve orta öğrenimimi Gölcük/ Kocaeli, lise ve üniversite öğrenimimi Ankarada gördüm. İlk okuldan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster