Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ocak '08

 
Kategori
Dünya
 

Emperyalizm, sen ne menem birşeysin öyle?

Emperyalizm, sen ne menem birşeysin öyle?
 

Üniversite kantinlerinde siyasetin rengi, tarzı farklıdır. Okuduğum okulla organik bağımın kesileli 15 sene olduğu için bir değişiklik olmuş mudur, olmamış mıdır bilemem. Ama okuduğum dönemde, özellikle de metropol üniversitelerinde fikir farklılıklarının en uç örneklerine rastlamak mümkündü.

Eh, insan aklı serbestçe düşünmeye başladı mı genellikle kendisini tutamaz, tehlikeli sulara dalıverir. Açıkçası o suların serinliğinin ve derinliğinin sarhoşluğu da bir başkadır.

Üniversite bitip de, yaşamın karmaşıklığının içinde erimeye başlayınca, aklın gezinmekten zevk aldığı uçlardan, toplum ortalamasının güvenli sularına yol almaya başlarsınız.

Aslında bu değişimi üniversitenin ilk yılları ile son yılları arasında bile fark etmek bile mümkündür. Mesela, “gün geçmiyor ki, emperyalizmin ve işbirlikçisi oligarşinin halka yönelik saldırılarına bir yenisi daha eklenmesin” söyleminin gün geçtikçe heyecandan ezbere, ezberden klişeye, klişeden sıkıcı metinlere doğru yol alması, zihinde yaşanan değişimin en basit göstergesidir.

Bu fikirlerinizin değişiyor anlamına mı gelir? Hayır, büyük olasılıkla fikirlerinizin derinleştiği anlamına gelir. Bilgi miktarınızın ve düşünsel pratiklerinizin gelişmesi sonucunda, kalıplar gerçekleri ifade etme noktasında yetersiz kalmaya başlamıştır. Derinlemesine analizlere, bakış açılarına ihtiyaç duyarsınız ve tüm bunlarda fikirlerinizde bir çeşitlenmeye ve zenginleşmeye yol açar. Ya da en azından kendim için böyle olduğunu düşünüyorum. Örneğin analizlerim, sentezlerim, anlatım ve ifadelerimde, ABD için tekdüze bir emperyalizm tanımı yapmak yetersiz gelmeye başlamıştı hayatımın belirli bir aşamasında. Bu yetersizlik onu egemen bir güç olarak görmemekten değil, ama en azından kolaylıkla ifade edilebilecek tek bir ABD’nin, düz ve doğrudan gelişen bir sömürge ilişkisinin ve tek bir Türkiye’nin olmadığını görmekten kaynaklanıyordu. ABD’de de bir toplum vardı, onlarında kendi içlerinde zaafları olan bir ekonomik yapısı, sosyal düzeni ve yönetim biçimleri mevcuttu. Ve güçleri de uluslar arası denge içerisinde bir yere kadar anlam ifade ediyordu.

Kendi ülkem ise, başına gelecekleri bir kuzu çaresizliği içinde bekleyen, bu dünyanın tek kalmış saf ve temiz numunesi değildi. Onunda kendince bir gücü, dünya üzerinde kurulu bulunan dengede bir yeri ve bu dengede gelişen bir dış politikası vardı. Daha da kötüsü, beni mutlu eden özelliklerinin yanında, dünyada kendisine kötü unvanlar kazandıran eksiklikleri, problemleri, düzenekleri de vardı. Yani emperyalizm olmadan da, kendimize kötü bir gidişat seçebilecek potansiyelimiz vardı bence.

Olayları derinlemesine inceleyince ne emperyalizm denilen gücün tek ve her şeye gücü yeten bir varlık, ne de ülkemin kaderin başına getirecekleri olduğu gibi kabul eden bir çaresizler yurdu olmadığını görmek hiçte zor olmadı.

Yani diğer bir tabirle, “Türkiye üzerinde oynanan gizli oyunlar”, “emperyalizmin ülkemiz üzerinde yürüttüğü hesaplar” söylemleri benim için dünyayı ve ülkemi anlatmakta yetersiz kalan ifadeler oldu. Tüm bunlar gerçek olmadığı için değil elbette, yalnızca ortaokul düzeyinde bir zihin yapısının ifade tarzı olduğu için.

Örneğin ben kendimi bildim bileli emperyalizm Kıbrıs konusunda Türkiye’nin çıkarlarına aykırı bir sonuç elde etmek için uğraşır durur. Sürekli işbirlikçi hükümetleri iktidar yapar, Türkiye’yi uluslar arası diplomaside zor durumda bırakacak adımları atar ama Kıbrıs’ın kuzeyini bir türlü elimizden alamaz.

Uzun yıllar bende “Kıbrıs ha gitti ha gidiyor”, “Kıbrıs’ı satmak için son adımlar atılıyor” diye ortalıkta gezinirken (Özal iktidarında da bugünkü söylemlerin aynısı söz konusuydu) her geçen zaman bu sağlam öngörülerimin bir türlü gerçekleşmiyor oluşunun şaşkınlığını yaşıyordum. Ancak bir gün, bizlerin Kıbrıs’a çıkmamızın kısmen de olsa ABD’nin "görmezden gelme" politikası eşliğinde gerçekleştiğini öğrendiğimde şaşırmıştım. Yunanistan’daki cunta rejimini yıkmak ve o rejimin Kıbrıs ayağı olan EOKA’cı çetelerin sınırı aşan niyetlerine engel olmak için ABD’nin harekâta sarı ışık yakması ezberlerimi oldukça bozan bir bilgiydi. Hatta Ecevit’in ABD Dışişleri bakanı ile yaptığı görüşmede, bakanın harekâtın ulaşması hedeflenen sınırını bildikleri ve bu sınırın aşılmamasına dikkat edilmesi gerektiği yönündeki ifadesi, kısmen teşvik edilen kısmen de korkulan bir durumun varlığını gösteriyordu.

O dönemki iktidarın uluslararası diplomasinin boşluğundan, dış politikaların oluştuğu denge ilişkilerinden faydalanıp giriştiği Kıbrıs çıkarması ne kadar akılcı ise, sürecin ardından Yunanistan’da ve Kıbrıs’ta cuntanın yıkılarak demokratik sürece geçilmesi ile birlikte tersine dönen rüzgârı hesaba katmadan Türkiye’nin en az 20 yıl kaybına neden olmakta o kadar akıldışıydı. O yıllarda yaşanan dünya petrol krizinin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi üst düzeydeydi. Birde uluslararası toplumun 1960’da imzalanan Kıbrıs Anayasası şartlarına dönülmesi ve Türk askerinin adadan çekilmesine dair taleplerinin kabul edilmemesinden dolayı gündeme gelen ambargolarla karşı karşıya kalması ve ülkenin “5 cente muhtaç hale gelmesi” Türkiye için sonu darbe ile biten 1970’lerin sosyal ve ekonomik çalkantılarını ortaya çıkarmıştı.

Ki aynı yıllarda bizimle benzer özellikler gösteren İspanya, Portekiz ve Yunanistan AET’ye katılım sağlamış ve çok kısa sürede gelişmiş ülkeler arasında hızla yerlerini almaya başlamışlardı.

Kıbrıs vakasında da görülebileceği gibi emperyalist ile potansiyel sömürge arasındaki ilişkiler oldukça girdili çıktılıdır. Emperyalizm tanımı içinde yer alan, ABD ve diğer Avrupa devletleri yani AB ile ilişkilerimizin şekli de aynen bu yöndeydi. Kısmen yönlendirilen, kısmen de çekinilen bir ilişki süreci var onlarla aramızda. Elbette istedikleri şartlar oluştuğunda günümüzdekinden çok daha farklı tercihleri hayata geçirmek isteyeceklerdir. Ancak ülkeler arası ilişkiler sloganlara sığacak kadar tekdüze ve basit değildir.

Kıbrıs’a çıkarma yapalı 35 sene oldu ama ne emperyalizm Kıbrıs’ta kendi zihnimizde uydurduğumuz hedeflerine ulaştı ne de bizler ulvi emellerimize. Ama “Kıbrıs Satıldı” ifadesi hala siyasetimizin en kolay dile gelen sloganı olarak varlığını devam ettiriyor.
 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..