Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ağustos '08

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
602
 

En büyük hazinem!

En büyük hazinem!
 

Belirsizliğe güvenmek, gerçekten büyük bir inanç mıdır?

Yoksa kolayca insanın üstesinden gelebileceği bir durum mudur?

Tümüyle kendini ona bırakmak ve o yolculuk içinde olabilecekleri kabullenmek…

İnsan neden böyle bir şeye ihtiyaç duyar ki? Zaten önüne konulanı yaşamak zorunda değil mi? Ya güven, hayatınızda hiç yaşanmamış bir duyguysa?
Başlangıçta her şeyin kendince bir nedeni ve zamanı olduğunu bilemiyor belki de insan…

Yaşadığınız olay ister olumlu ister olumsuz olsun her olayın kendince bir meyvesi olabileceğini ve meyvelerin hemen değil de uzunnn bir zaman sonra ortaya çıkabileceğini hiç düşündünüz mü?

Korkumun nereden kaynaklandığını bilmiyordum, içime yerleşmişti ve yaşıyordum. Ama o korkunun, uzun yıllar benimle dolaşıp yaşamımın birçok alanında beni etkilediğinin de farkındaydım.

Bir ilişkinin bitiş sürecini yaşıyordum.

Bitiş, içimde birçok duyguyu ayaklandırdığı gibi korkumu da açığa çıkarmıştı. Bu olay, beni açılmayan bir kapının önüne getirmişti. O sırada ışıklar sönmüş, kapı zili de takılı kalmıştı. Karanlığın içinde o zil sesi sanki bir çığlık gibiydi…

Beklemekten yorulup merdivenlere oturduğumda, gözümün önünde geçmişe ait bir görüntü belirmişti. Zaman zaman gördüğüm ama üzerinde düşünmediğim bir görüntü… Düşünsem bile neden ortaya çıktığını anlayamadığım bir görüntü…

İşte, o görüntü yine ansızın ortaya çıkmıştı. Küçük bir kıza ait görüntü. İçinde ve dışında fırtınalar kopan, tit tir titreyen, elinde bohçası ve gözlerinde umutsuzluk… Gecenin karanlığında, tek başına ve sokakta “İçeri mi girmeliyim, dışarıda mı kalmalıyım yoksa uzaklara mı gitmeliyim?” diye düşünen küçük bir kız…

Takılı kalan zilin sesi hala devam ediyordu. O küçük kızın içinde büyüyen sessiz çığlık gibi…

O açılmayan kapıdan ayrılıp eve geldiğimde, onun beni takip ettiğini fark ettim. Devam eden günlerde de aniden, sessizce “Ben buradayım!” der gibi karşımda beliriyordu. Bu sefer gitmiyordu. Uyanıkken sanki etrafımda dolaşıyormuş gibi hissediyordum. Uyurken de rüyalarımda bir savaşın ortasındaymış gibiydi.

Evet, bu küçük kız geçmişten gelen bir görüntüydü ama şu an yaşadıklarımla ne ilgisi olabilirdi ki?

Biten bir ilişkinin nedenlerini sorgularken, konuşmak için gittiğim açılmayan o kapıdan, karanlıktan gelen bu küçük kız, ne istiyordu benden?

Artık kaçış yolum yoktu, duymazlıktan gelemezdim. Bu kez onu, gerçekten can kulağıyla dinlemem gerekiyordu. Sadece bunun farkındaydım.

Biraz toparlandıktan ve kafamın karışıklığı azaldıktan sonra “Seni dinliyorum, ” dediğimde ilk kez, cılız bir sesle “Ben şimdi ne yapacağım, nereye, hangi yöne gideceğim?” dedi.

“Hangi yöne mi? Şu an ben de aynı şeyi yaşıyorum sana nasıl yardımcı olabilirim ki?”

Verdiğim cevapla bir anda aptallaşmıştım. Ben de aynı şeyi mi yaşıyordum, ben de yönümü bilmiyor muydum? Neler oluyordu? Yoksa... yıllardır bana zaman zaman kendini göstererek bir şeylerin uyarısını mı veriyordu?

“Ah küçüğüm, ne olur beni affet. Kimse bana sesini duymam gerektiğini söylememişti ki. Sen bu kadar ısrarlı davranmasaydın yine sadece geçmişe ait bir görüntü olarak kalacaktın, ” diye içimden geçirirken bir sonraki düşünce daha da dehşet verici geldi.

“Eğer o, o gecenin karanlığında hala duruyorsa ben de o karanlığın içinde olmalıydım. O, yüklerini indirememişse bu yükler hala benim de yüküm, ” derken sarsıntının içinde başka bir sarsıntı yaşamaya başladım.

O da tıpkı benim gibi yıllarca küçücük bedeninde ve yüreğinde koca yüklerle yaşamaya ya da nefes almaya mı çalışmıştı? Ve hala korkuyor, hala anlaşılmayı mı bekliyordu?

Sesi bile ne kadar derinden geliyordu. Ne kadar zor duyuluyordu o ses… Dipsiz bir kuyuda, yalvaran ve yukarı çıkmayı isteyen bir ses… İçim ürperdi.

Ben kendimle konuşurken onun beni sessizce izlediğini fark ettim. Birden yerimden fırladım ve fotoğraf albümlerini çıkardım. Albüm sayfalarını çeviriyor çeviriyor çeviriyordum. En sonunda, o günlere ait siyah beyaz bir fotoğrafını buldum. Ona baktığımda içindeki tüm acılara rağmen gülmeye çalışan o masum yüzü gördüm. Üstünde kendine ait olmayan bir gömlek, ayağında annesine ait bir terlik…

Kalbimin sıkıştığını hissettim. Artık nefes alamıyordum. Birçok şey gözümün önünde canlanmaya başlamıştı. Ağlıyordum... Onun için… O hala orada, o noktada kurtarılmayı mı bekliyordu? Yıllar olmuştu. Hayatın içine dalıp koşarken küçüğümü geride mi bırakmıştım? Yaptığım onca şey onu rahatlatmamış mıydı? Birçok şeyi öğrendim, öğreniyorum derken hatırlamam geren tek şeyi, “onu” ben de diğerleri gibi unutmuş muydum?

Ve yıllarca ben de üzerime ait olmayan bir gömleği mi taşıyordum?

Gün boyunca zor tutuyordum kendimi. Günlerce, haftalarca akşam olmasını bekledim. Eve her geldiğimde saatlerce ağladım. Ağlayarak uyudum, ağlayarak uyandım.

Ne yapmalıydım? Nasıl bir yol izlemeliydim ki “biz” yolumuza devam etmeliydik?

Biz, kendimizi hiç güvende hissetmiş miydik? Hayata ya da insanlara güven, o yıllarda mı yıkılmıştı?

Yıllar geçmesine rağmen ilerlediğimi düşünüyordum ama sanki hiç yol almamış gibi bir duygu vardı içimde. Demek ki bu, kırılmayan bir zincirin halkasıydı. Geçmişe ya da geleceğe ait korkunun en büyük halkası… Farkına vardım ki bu halka, yaşama adım atmamı engelliyordu.

Ne yaşamış olursak olalım ya da birileri ne yapmış olursa olsun, yola devam edebileceğimizin inancını hiç şüphe duymadan yaşayabilmeliydik. O an anladım ki ikimiz de kendimiz dışında gelişen olaylar karşısında aynı şeyi hissediyorduk, geleceğe güvenmek istiyorduk, adına belirsizlik denilen geleceğe… Bu durumda ihtiyacımız olan tek şey buydu.

Küçük de olsa bir adım atmalıydım ama nasıl?

Bu öyle bir adım olmalıydı ki onu, o küçük kızı yavaş yavaş büyütmeliydim. Şu an temel sağlam olmayabilirdi ama sağlamlaştırabilirdim. Sıfırdan, yeni baştan, kendi başımıza yaşayarak, öğrenerek ikimizin yolunu açabilirdim.

Denemeliydim ikimiz için.

Benzer şeyleri yaşamaktan usanmış olan ben, küçük kızın ve Tanrı’nın rehberliğinde yola çıkacaktım. O, bana korkularını teker teker anlatacaktı. Ben de bu korkularıyla baş edebilmesi için yollar bulacaktım. Kendimce tıkanan yolların izini sürerek, o yolları açıp suyun akmasını sağlayacaktım.

Ne kendimize ne de hayata güvenmediğimiz sürece, yola devam etmemizin zor olduğunun çok net farkına varmıştım.

O küçük kız, benim en büyük hazinemdi.

Sadece zamana ihtiyacım vardı, sadece zamana… Ve Tanrı da, o gücü bulmamızı ve bize gerekli zamanı sunacaktı…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

...ağırlıklı bir romana neden başlamıyorsunuz? Üslubunuz gayet güzel. Devamını dilerim.

Yüksel ÖNAÇAN 
 09.12.2009 22:44
Cevap :
Sayın Yüksel bey, yüreklendirdiğiniz için teşekkür ederim. şu an 100 sayfayı bulmuş ve hala devam eden kendi hayatımı anlatan kitabımı yazıyorum. resim yaptığım ve 3 yıllık bir eğitim aldığım için şimdilik ara verdim. bu yazımda kitabımın ilk sayfası:) kendime 2 senelik bir zaman verdim. inşallah bu da olacak. saygılarımla  10.12.2009 20:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 605
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

16 EKİM 1965 Kumluca doğumluyum. İyi ki doğmuşum.Sessiz ve yalnız zamanlarımın fazla olmasından dola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster