Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '16

     
    Kategori
    Bilim
    Okunma Sayısı
    102
     

    En doğrusunu kim biliyor?

    Yaşamın kökeni, uzay veya din gibi konularda mutlak doğruyu bilmek bizler için asla mümkün olmamış ve görünüşe göre olmamaya da devam edecektir. Bu durumun sebebini ve mutlak bilgiye ulaşmanın imkansızlığını evrenin sonsuzluğuyla ilişkilendirmek mümkündür. Çünkü kainatın eğer bir sonu varsa bile, biz dünyalılar olarak henüz bu sona ulaşabilmiş değiliz. Eğer bir sonu yoksa da, insan aklı hiçbir zaman sonsuzun ne demek olduğunu kavrayabilecek durumda olmamıştır. Hal böyle olunca, mevcuttaki en yeterli ve faydalı açıklamaları sağlayan bilimin günümüze dek getirmiş olduğu izahatları kullanmaktan daha iyi bir seçenek bizler için gözükmemektedir.

    Şu halde bilimin geçmişten günümüze getirmiş olduğu açıklamalara kabaca göz atacak olursak, kayda değer en eski teorilerden birinin, bundan 2400 yıl önce, MÖ 4. yüzyılda Platon tarafından ortaya atıldığını görürüz.

    Platon’un tarif ettiği evren modeli iki küreden oluşmaktadır. Birinci küre merkezde bulunan Dünya olup, tüm gezegenler ve Güneş bu merkez kürenin etrafında düzenli olarak dönmektedirler. İkinci küre ise en dışta yer alan ve üzerinde yıldızları barındıran küredir. Bu nedenle ikinci küre aynı zamanda evrenin bittiği yerdir.

    Platon’un tarif ettiği sonlu evren modeline büyük ölçüde bağlı kalan öğrencisi Aristoteles’e göre ise her hareketin bir hareket ettiricisi olmalıydı ve bu ilk hareket ettirici olsa olsa Tanrı olabilirdi. Bugün halen daha günlük dilde “eşyanın tabiatı” diye bahsedilen fonksiyon temelde Aristoteles’in bu görüşüne dayanmaktadır ve Newton’un yer çekimi teorisi ile yer değiştirene değin doğru kabul edilmiştir. Aristoteles’in görüşüne göre elde tutulan bir taş serbest bırakıldığında yere düşer çünkü yere düşmek taşın doğasında vardır. O yere düşerek yalnızca aslına dönmektedir. Söz konusu nesnenin muhteviyatına, serbest kaldığında yere düşme olgusunu yerleştiren ise Tanrı’dan başkası değildir.

    Aradan geçen 2100 yılın ardından, MS 17. yüzyılda Newton, getirdiği yepyeni açıklama ile bunun zıttını savunmuş, eşyanın düşmediğini, tam aksine yeryüzünün onu kendisine çektiğini ileri sürmüştür. Ancak bunun üzerinden de çok geçmemiş, yaklaşık 200 yıl sonra bu kez Einstein ortaya çıkmış ve bunun da doğru olmadığını söylemiştir. O gün için gözlemle kanıtlanma olanağı bulamamış olsa da Einstein’ın teorisine göre madde uzayı bükmektedir ve nesneler uzayın büklümüne dahil olduğu için yeryüzüne yaklaşmaktadırlar. Nitekim bu teori aradan 100 yıl geçtikten sonra gözlemlerle doğrulanmış ve 2011 yılında NASA tarafından, yaptıkları gözlemlerin Einstein’ın tahminleri ile eşleştiği açıklanmıştır.

    Evren ile ilgili teorilere dönersek, Aristoteles’in önerdiği modeli kendisinden yaklaşık 500 yıl sonra geliştirerek, gelecek 1400 yıl boyunca hükümran olacak yeni modeli ortaya koyan kişi MS 2. yüzyılda Batlamyus olmuştur. Batlamyus, Dünya merkezli eski modele büyük ölçüde bağlı kalmakla birlikte, gezegenlerin bir yandan Dünya’nın çevresini turlarken, bir yandan da kendilerine ait yörüngelerde ikincil dairesel hareketler yaptıklarını iddia etmiştir. Bunu düşünmesinin nedeni, gezegenlere farklı zamanlarda bakıldığında, farklı parlaklık seviyelerinin gözlemlenmesidir. Çünkü ona göre gezegenlerin Dünya’ya olan mesafesi daima sabit olsaydı, parlaklık düzeyinde farklılıklar gözlemlenmemesi gerekirdi. Benzer itirazları çok önceleri MÖ 2. yüzyılda ortaya atarak Dünya’nın merkezde olamayacağını söyleyen ilk kişi Hipparkus olmuşsa da mevcut modelin yerini alabilecek kapsamlı bir yeni modelin ortaya konulması MS 16. yüzyılda Kopernik’e nasip olmuştur.

    Kopernik, sanılanın aksine, Güneş’in Dünya etrafında değil, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü ortaya çıkaran kişi olmuştur. O güne dek, Tanrı’nın sözleri olduğu düşünülen kutsal kitaplarla da uyuştuğu için tam 1400 yıl boyunca şüphe götürmez biçimde doğru kabul edilen Dünya merkezli evren modeli Kopernik ile birlikte yerle bir olmuştur. Çok geçmeden, 17. yüzyılda Galileo Galilei, teleskobu ile Jüpiter’in etrafında dönen 4 adet uydu fark etmiş ve bu zamana dek benzer dini nedenlerle kabul görmeyen “Ay’ın da Dünya’nın etrafında dönüyor olabileceği” fikrine zemin kazandırmıştır. Galilei’nin gözlemleriyle ortaya çıkan bir diğer önemli gerçek de Samanyolu’nun yalnızca güneş sisteminden değil, muazzam sayıdaki daha birçok yıldızdan oluştuğuydu.

    18. yüzyılda önce Thomas Wright ve ardından Immanuel Kant, bunu da geliştirerek Samanyolu galaksisinin tek galaksi olmayabileceğini, o dönemki olanaklarla az da olsa görülebilen birkaç bulutsunun aslında başka galaksiler olabileceğini tahmin etmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Edwin Hubble, Andromeda Galaksisi’nin Samanyolu Galaksisi’nden ayrı, başka bir galaksi olduğunu kanıtlamıştır.

    Günümüze gelirsek, evrendeki genişlemenin ışık hızından daha süratli olduğu varsayımına dayanarak, görüntüsü bize asla ulaşamayacak olan kısımlardan geriye kalan bölümlere, yani görebildiğimiz (görüntüsü bize ulaşabilen) yerlere “Gözlemlenebilir evren” adını vermekteyiz. Bir diğer varsayım ise hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceğidir. Bu varsayıma göre, gözlemlenebilir evrenin dışında kalan, daha uzaktaki kısımları gelecek zamanlarda görmemiz mümkün olabilecektir. Çünkü evren genişlese bile, ışık hızından daha süratli genişleyemeyeceği için günün birinde o bölümlerin görüntüsü de bize ulaşacaktır.

    Evrenin merkezi tartışması ise bu bilgiler ışığında evrilerek bambaşka bir boyut kazanmıştır. Bir şeyin merkezinin olabilmesi için olmazsa olmaz koşul kenarlarının olmasıdır. Merkez, kenarlara eşit uzaklıkta olan nokta demektir. Kenarlarının olması için de kapalı bir evrenden söz etmemiz gerekir. Evrenin sonuna ulaşamadığımız için, şeklinin yuvarlak mı, köşeli mi yoksa düz mü olduğu bugün halen gizemini korumaktadır. 2013 yılında NASA, evrenin şeklini 0,4 hata payıyla düz olarak hesapladığını duyurmuştur. Nitekim sonsuzluktan söz edebilmek için evren düz olmalıdır. Çünkü ancak kavissiz bir düzlem üzerinde sonsuza dek ilerlenebilir. Hareketinizdeki süregelen en küçük bir kavis bile, yeterince ilerlediğinizde en sonunda yuvarlak çizmenize sebep olacaktır. Bu da başladığınız noktaya geri döneceğiniz anlamına gelir. Son olarak, günümüzde evrenin keşfedebildiğimiz kadarında 400 milyardan fazla galaksi ve 300 sekstilyon yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

    Bugün için elimizdeki mevcut gözlemleri açıklayan teoriler ve bilgiler özetle bu şekildedir ve yarın ne olacağına dair tahminler yürütebiliyorsak da bunu asla kesin olarak bilemeyeceğimizin örnekleri yukarıda sıralanmıştır. İnsanlık tarihinin hiçbir noktası yoktur ki “ben hakikati biliyorum” diyen birisi yalan söylememiş olsundur. Varlığının tarihi boyunca g..t olmalara doyamayan insanoğlunun yepyeni maceralarını kaçırmak istemeyenler için bilim, sürekli kendini düzelterek ilerlemesini sürdürmektedir.

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 102
    Kayıt tarihi
    : 24.04.16
     
     

    Bursa / Öğrenci ..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster