Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
2161
 

En masum üniversite hikayesi

Üniversite Akademisyen Olmak İsteyen Üç Arkadaş

Üniversitede akademisyen olarak kalmak isteyenler en masum akademisyen hikayesi

Biz üç arkadaştık. Üniversitede aynı fakültede ama farklı bölümlerde okuduk. Benim adım Umut, arkadaşlarımın birinin adı Barış ve kız arkadaşımızın adı da Deniz. Üçümüz de üniversitede iyi arkadaştık. Aile yapımız ve derslerimizdeki başarılarımız birbirinden farklıydı. Deniz’in ailesi oldukça zengin bir aileydi. Sırf üniversite okusun, hayat tecrübesi artsın ve hayata farklı bir gözle baksın diye üniversiteye girmişti. Barış’ın da durumu Deniz'den kötü olsa da benden daha iyiydi. İçlerinde en fakir fakat en çalışkan bendim. Üniversiteyi fakülte birincisi olarak bitirdim. Birincilik ödülü olarak, birinci olduğumu gösteren bir kağıt parçası, kütüğe çaktığım ismim ve elimde 2 gün sonra kuruyup kalan gül kalmıştı, hepsi bu.

Üniversitede ben devletin öğrenci yurdunda kaldım. Deniz'in kendi evi vardı. Orada birkaç kız arkadaşı ile birlikte kalıyordu. Barış ise yine birkaç arkadaşı ile tuttuğu evde okumuştu üniversite boyunca. Barış beni eve çıkmak için çok çabaladıysa da benim eve çıkacak durumum yoktu. Günde bir defa çay içme lüksüm vardı onu da kahvaltıda kullanıyordum. Eve çıkmayı geç yurtta veya okulda kendime çay alacak param bile yoktu. Hafta sonları ve hafta içi çarşıya çıkmayı sevmezdim. Daha doğrusu sevmek gibi bir lüksüm yoktu. Yurtta kalır, boş zamanlarımda ya televizyon izlerdim ya da masa tenisi oynardım. Diğer zamanlarımda ders çalışırdım. Ders çalışmayı sevmezdim herkes gibi. Kim sever ki. Can sıkıntısından ders çalışırdım. Ders çalışmamın da karşılığını almıştım. Fakülteyi birincilikle tamamlamıştım.

Hafta içi yurtta her öğrenciye kahvaltıda ve akşam yemeğinde yardım fişi verilirdi. Ama hafta sonları fiş yoktu. Hafta sonları öğle yemeklerini evden getirdiğim ve odamda sakladığım balı yiyerek geçirirdim. Birkaç kaşık balı yarım ekmek arasına sürer yer ve ondan sonra da ders çalışmaya giderdim. Ders çalışmaya başladıktan 2 saat sonra balın verdiği enerji biter ve karnım guruldamaya, midem bulanmaya başlardı. Üniversite ikinci ve üçüncü sınıfta hafta sonlarını sırf bal yiyerek geçirdim. Harcayacak başka param yoktu. Benim ders çalışmaktan başka yapabileceğim bir iş yoktu.

Arkadaşım Deniz 4 yıllık üniversiteyi 5 yılda, Barış da üçüncü sınıfın sonunda çalışmaya başlayarak ve üniversiteye yoğun bir şekilde devam ederek, 1 yılda 20-30 ders birden geçerek 6. yılında bitirdi.

Ben mezun olduktan 3 ay sonra yüksek lisans sınavına girdim ve Almanca yabancı dil sınavını kazanarak yüksek lisansa başladım. Üç ay sonra da fen bilimleri kadrosu denen, geçici kadroya atandım ve araştırma görevlisi olarak maaş almaya başladım. Benim başladığım yıllarda üniversitede başarılı olan insanlar yüksek lisansa başlar ve akademik hayata atılırlardı. Fakat sonradan işler değişti. Bunun en iyi örnekleri de maalesef en yakın arkadaşlarımdı. Deniz ve Barış da gecikmeli olarak yüksek lisansa başladılar. Her ikisinin de nedenleri farklıydı. Benim gibi bilimsel çalışmalar yapıp başarılı işlere imza atmak, insanlara yararlı olabilecek çalışmalar yapmak gibi kaygıları yoktu.

Deniz üniversiteyi bitirince yüksek lisansa başladıktan sonra hemen evlendi. Anne babasının tanıdığı zengin bir koca bulmuştu kendine. Aslında yüksek lisans yapmaya ihtiyacı da yoktu ama yine de yaptı. Çünkü ben araştırma görevlisi olduktan ve yüksek lisansın sonuna yaklaştığımda yüksek lisansın da çivisi çıkmıştı. Üniversiteyi başarılı bir şekilde bitirenler genel de özel sektörde çok iyi şirketlerde çalışmaya başlıyorlar, üniversitedeki hocalar yüksek lisans öğrencisi bulmakta zorluk çekiyorlardı ve sınava giren herkesi alıyorlardı. Deniz'den sonra Barış da bu şekilde yüksek lisansa başlamıştı. Uzun süre mezun olamayınca bölümündeki araştırma görevlileri ve hocalarıyla arası çok iyileşmiş ve en sonunda hocanın birini ayarlayıp yüksek lisansa başlamıştı. Yabancı dili çok kötüydü. Yabancı dil sınavını 6 ay kursa gidip öyle geçebilmişti. Deniz ise kolej mezunuydu ve İngilizce’si iyiydi. Sınavı geçmekte zorlanmadı. Ben yüksek lisansı bitirdiğimde Deniz yüksek lisansı yarılamış, Barış ise yeni başlamıştı. Fakat Deniz ve Barış'ın acelesi yoktu. Deniz'e kocası, “Acele etmene gerek yok, olabildiğince yüksek lisansı ve doktorayı uzat, ” demişti. Deniz yüksek lisansı 4 yılda doktorayı 8.5 yılda tamamladı. Normal koşullarda bu kadar uzun süre yüksek lisans ve doktora yapmasına imkan yoktu. Fakat Deniz’in bir avantajı vardı. O bir kadındı, anaydı ve yüksek lisans ve doktora eğitimi boyunca üç çocuk doğurdu ve büyüttü. Bol bol eğitimini dondurdu, çocuk doğumu öncesi ve sonrası izin aldı. Zaten kocası da demişti, “Bu dönemde çocukları büyütürsün, tıp fakültesinin imkanlarından yararlanırsın, ayrıca aldığın maaşla da altındaki arabanın benzin parasını karşılarsın, böylelikle de canın sıkılmaz, evde oturup kadın günlerine gidip de ne yapacaksın.”

Barış da şanslıydı. Doktoraya başladığı gün danışman hocasının siyasi girişimleri sayesinde fen bilimleri enstitüsü geçici kadrosundan fakülte yani dekanlık kadrosu denilen sabit kadroya geçiş yapmıştı ve artık yüz kızartıcı bir suç işlemediği sürece emekli oluncaya kadar sağlam kadroyu almıştı. Ah bir de doktorayı başka üniversitede değil de kendi fakültesinde yapabilseydi çok iyi olacaktı ama ne yazık ki Barış’ın bölümünde doktora programı yoktu ve başka bir üniversiteye gitmek zorundaydı. Ama olsun Barış zaten evli değildi, evliliğe de pek sıcak bakan biri değildi. Gittiği üniversite de ismi gibi Barış içinde doktorasını bitirir geri gelir ve yardımcı doçentlik kadrosuna atanırdı.

Bana gelince doktoranın ortasında evlendim. Ama hala geçici kadrodaydım. İki yıl sonra kızım dünyaya geldi. Hocam ben yüksek lisansa başladığımda yardımcı doçentti, yaptığım başarılı çalışmalar ve yayınlar sonucunda hocam yüksek lisansım sonunda doçent ve doktoramın sonunda ise profesör oldu. İşleri ikiye ayırmıştı hocam; bilimsel faaliyetlere ben bakıyordum, hocam ise özel sektörde danışmanlık işlerini yürütüyordu. Akademik hayatım da başarılıydı benim. Yüksek lisansa almanca yabancı dil sınavını kazanarak girdim, hocam İngilizce öğren bilim dili İngilizce deyince doktoraya İngilizce sınavını kazanarak girdim. Yıllardan beri İngilizce okuyan arkadaşlarım İngilizce sınavını kurslara giderek zar zor geçerken ben ikinci girişimde kazanmıştım. 64 almıştım. O yıllarda doçentlik için o sınavdan 65 almak gerekiyordu.

Doktorada da çok başarılı çalışmalar yaptım. Arkadaşım Deniz’in yayın yapmak gibi bir kaygısı yoktu. Çocuk doğurması onun için yeterliydi. Barış ise herkesle barış içinde geçindiği ve daimi kadroya geçtiği için yayın yapmaya veya çalışmaya ihtiyacı yoktu. Böyle bir zorunluluğu da yoktu. Hocası zaten profesördü ve hocasıyla birlikte o sosyal tesis senin, o bar senin gezerlerdi. Ben ise idealistim, bilim adamlığını seviyordum ve yurt içi ve dışında birçok çalışmalar yapıyordum. Doktoralarımızı bitirdiğimiz zaman ben geçici kadroda olduğum için kanun gereği tezimin bittiği gün üniversiteyle ilişiğim kesildi. 30 yaşında işsiz güçsüz kaldım. Eşim çalışmıyordu ve bir kızım vardı. Mezun olur olmaz yıllardan beri öğrenci olduğum için ertelediğim askerliğim de gelmişti. Doktorayı bitirdiğimde üniversitede akademik atamalarda puan hesabı yapılıyordu. Yaptığın her faaliyetin ve araştırmanın karşılığı bir puanı vardı. 100 puana yardımcı doçent, 200 puana doçent ve 300 puana profesör olunuyordu. Benim 750 puanım ve kalın bir araştırma ve özgeçmiş dosyam vardı ama hiç bir işime yaramıyordu. Çünkü ülkemizde üniversitede bilim değil film yapılıyordu. Arkadaşım Barış hiç bir çalışma yapmadan zar zor 100 puanı topladı ve yardımcı doçent oldu. Bölümden diğer birkaç hoca ile birlikte bir uluslar arası bir projeye başladı, muhtemelen gelecek yıl doçent olur. Diğer arkadaşım Deniz artık çocuklarını büyütmüştü. Babasının ve kocasının geniş çevresini kullanarak üniversiteden eğitim bakanlığına geçiş yaptı ve öğretmen oldu. Ne de olsa hükümet babasının hükümetiydi. Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra tekrar üniversiteye döndü ve şehre en yakın ilçelerden birindeki yüksek okulda öğretim görevlisi olarak atandı ve şimdi çocuk büyütme pardon işletme ve iktisat dersleri veriyor.

Ben ise üniversitede çalışmaktan ziyade tanıdık birilerini kaba tabiriyle “Dayı” ayarlamayı hiç bilmediğim ve de beceremediğim, üniversiteyi bilim yeri olarak gördüğüm için dışarıda kaldım. Önce üniversite ile hükümet arasında anlaşmazlıklar oldu. Artık üniversite yeterince kadro alamıyordu hükümetten. Alınan kadrolarda üniversite rektörlerinin yakın akraba ve tanıdıklarına ve “Dayısı” kuvvetli olanlara veriliyordu. Hükümetle üniversiteler arasındaki tartışmalar sürerken üniversitelerin bağlı bulunduğu yüksek kurum yeni bir karar aldı. Artık bundan sonraki atamalarda; özellikle de yardımcı doçent atamalarında yeni kriterler getirdi. Yeni alınacaklar alınırken bölümdeki öğretim üyesi sayısı, öğrenci sayısı, gibi kriterlere bakılacaktı. Üniversiteleri yakın akraba ve tanıdıkları ile dolduran rektörlere gün doğmuştu. Artık yeni atanacak gerçek bilim adamlarıyla kendisi uğraşmayacak, onları üst yönetime havale edecekti. 15-20 kişiden oluşan çoğunun yaşı geçmiş işi bitmiş, hiç bir uluslararası başarısı olmayan kişilerden oluşan üst kurul oturmaktan ve çalışmamaktan dolayı canı sıkıldıkça yeni kararlar alıyordu. Bunlardan birini daha almıştı. Hem ülkenin her yerine üniversite kurup akademisyen ihtiyacı vardır diyordu bu üst kurul; aynı kurul yine doktorasını yapmış yüzlerce genç akademisyeni üniversitelere almamak için yeni kararlar alıyordu.

Ben de onlardan biriydim. Adım Umut’tu ve umudum başka bir bahara kalmıştı. Arkadaşlarım hem rahat bir şekilde okumuşlar, hem de başarılı olmuşlardı. Ben ise idealist düşüncelerle başladığım üniversite akademik hayatımın sonuna gelmiştim. Yıllarca akademisyenliğin ameleliğini yapmış, şimdi başarılı projeler ve çalışmalar yapabilecek ve özgürce karar verip uygulayabilecekken üniversite dışında kalmıştım.

Biz üç arkadaştık. Bir fidanın üç dalıydık. Deniz, Barış ve Umut. İnsanların hayatını bazen isimleri belirlermiş. Ben hep umut eden, Barış hep barış kisvesi altında işini yürüten ve hiç bir hükümet ya da üniversite yönetimince işlerine karışılmayan, kız arkadaşımız Deniz ise hem bir ana hem de devletin malı deniz yemeyen domuz hesabı altındaki lüks arabasının benzini için akademisyen olan arkadaşımızdı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bende akademisyen olmak istiyorum ama yazınızı görünce çok üzüldüm ve korktum açıkçası.. hala tercihimi yapamadım bile sırf bu yüzden.bu kadar zorsa eğer akademisyen olmak, iş sahibi olabilmek için garanti bir meslek seçmek gerekir sanırım..

gamze yilmaz 
 05.08.2010 10:22
Cevap :
Merhaba Gamze Hanım, Hangi üniversitede ve hangi bölümde araştırma görevlisi olmak ya da yüksek lisans yapmak istediğinizi bilmiyorum ama inanın ki hikayede geçenler yaşadıklarımın onda biri. Neler gördüğüme inanmazsınız ? Ama sizi olumsuz etkilemek istemem. Öncelikle en az 2 yıl öğrenci gibi devam edip parasız akademik kariyer yapmak isterseniz başvuru yapabilirsiniz. bu süre içinde geçimizi sağlayacak bir iş ya da danışman hocanızın yardımıyla bir iş bulursanız daha rahat edersiniz. En azından ders döneminden sonra tez döneminde. ama şansınıza hocanız gerçek bir bilim adamıysa ulusal ve uluslararası alanda çok fazla sayıda proje ve araştırma yapıyorsa o zaman size de bir projeden maaş ayarlayabilir. ama akademisyenliği gerçekten seviyorsanız ve her türlü fedakarlığı yapmaya hazırsanız başvurunuzu hemen yapınız. yine soracak bir şeyiniz olursa elimden gelen yardımı yaparım. saygılarımla  05.08.2010 21:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 540
Toplam yorum
: 197
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1811
Kayıt tarihi
: 10.06.10
 
 

Gündemi ve olayları yakından takip etmeye çalışıyorum. Sinema, kitaplar, spor, doğa, siyaset, miz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster