Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ocak '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
277
 

En Uzun Gece & Hüzün ~ 'Tık tık' - E - 'Öteki'

En Uzun Gece & Hüzün ~ 'Tık tık' - E - 'Öteki'
 

(‘T’ – E – ‘Ö' üçgeni)

( Öykü ‘realist kurgu’ niteliğindedir. Kişiler&olaylar ‘hayal ürünü’dür.
Öykü ‘Calogero&Danser Encore’ eşliğinde yazılmıştır. Öyküyü okurken dinlemeniz tavsiye&rica edilir. )



Aylardır beklediği gün gelmişti. Akşama o kadar az kalmıştı ki, aceleyle yapıyordu her şeyi.
Heyecan, merak, sabırsızlık, mutluluk… Duygular birbirine karışmıştı.
E’ yi düşünüyordu. Onu görebilecek miydi? En çok istediği şey buydu ve kendi kendine söz verdi yine, bir yolunu bulup mutlaka görecekti. Böyle bir fırsat kaç kez geçerdi ki eline… Kararlıydı onu görmekte. E’ ye söyleyeceği çok şey vardı ama o kadar vakti olmayacağını biliyordu; içlerinden birkaçını seçti, zihninin bir köşesine ayırdı.
Son kontrollerini yaptı, her şey hazırdı artık… Topuklu ayakkabılarını giydi ve yola çıktı. Pek topuklu giymezdi, her şeyin bir yeri ve zamanı vardı. Gündelik hayatta gerekli görmezdi. Bu gün ise özeldi, yeri ve zamanıydı. ‘Tık tık’lar biraz zorladı ayağını ama ne önemi vardı ki... İyiydi, iyi hissediyordu. Attığı her adım, her ‘tık tık’ onu biraz daha beklenen yere ve saate yaklaştırıyordu. İlerledi biraz, sonra bindi bir arabaya. Yakın bir yerde indi ve kalan kısmı yürüdü ‘tık tık’; vardı sonunda ‘ışıklı dünya’ ya.

Her yer ışıl ışıldı, herkes parlıyordu adeta. Yüzü gülüyordu herkesin, mutlu ve keyifli bir büyü vardı atmosferde. ‘Tık tık’ı da sardı, hemen… Kalabalıktı ama tanıdık yüzler dikkatini çekebilmişti. Seviyordu böyle ortamları; ruhu besliyor, yaşamı renklendiriyor, iyi hissettiriyordu.
‘Evet evet, bu gün çok iyiyim’ diye geçirdi içinden ve tebessüm etti.
Gezindi biraz, etrafı inceledi. Geçişlere baktı; bölümlerin onu nereye götüreceğini anlamaya çalışıyordu. Amacı E’ ye giden yolu keşfetmekti. Hiç bulamazsam sorarım, diye geçirdi içinden. Gülümsedi.

Ve…
Kötü sürpriz!!!
Bir bölüme baktı ve kalabalığın içine dönmek için adım atmaya başladı. Bi’ su almaya yöneldi, çantasından parasını çıkartıp başını kaldırdı. Bir yüz gördü. ‘Öteki’ ni gördü gibi geldi. Bir daha baktı ki zaten direk yanından geçti. Evet, ‘öteki’ ydi. Geçti gitti. E’ ye gidiyordur, diye düşündü, suyunu alırken. O ışıl ışıl ortam, karanlığa büründü bir anda. İnanamıyordu. Yani, onu ilgilendirmezdi ama şaşırmıştı işte… Olamaz olamaz, dedi içinden. Ruhu soldu, gözleri doldu. Bir yandan da ‘sana n’oluyor, sen kimsin?’ diyordu, kendine… Üzülmesi normal olabilirdi ama üzgünlüğünün boyutu çok farklıydı ve işin ilginç tarafı bu boyutun, ‘öteki’ni gördüğünde içinde oluşan hislerden sonra farkına varmış olmasıydı. Düşünmeye başladı. Sorguluyordu, ‘neden-ne zaman-acaba?’ gibi sorular soruyordu. Tabi ki, yanıt yoktu. Her cevap E ve ‘öteki’ arasında saklıydı. Aslında, birkaç gün önce gördüğü manzara böyle bir ihtimali aklına getirmişti ama pek de oralı olmamıştı. Yine de o görüntüyü de unutamamıştı.

Kör gibiydi, yüzleri seçemiyordu. Tüm gövdeler aynıydı, sanki… Sesler, gülüşmeler, sohbetler uğultuya dönüştü. Gitmek istedi, kaçıp uzaklaşmak… Aylardır beklediği günü, göreceği güzellikleri de hiçe sayamazdı ki… İkilem, karmaşa, içsel çatışma, hüzün, ruh çığlıkları, gözyaşlarına sahip olmak için aldığı derin nefesler, … Hepsi birbirine karıştı. Bir yandan da ‘öteki’ ve E’ yi düşünmeye devam ediyordu. Vakit gelmişti, ‘basamak dünyası’ na geçmesi gerekiyordu. Adım attı dünyaya; yine seslerle doluydu, karartılar uğulduyordu. Bir karartıya bir şeyler sordu, diğer karartı yardımcı oldu. Bilinçsizce gülümsedi, basamaktaki yeriyle bütünleşti. Biraz daha gecikseydi, yığılacaktı zaten olduğu yere. Zamanlama çok iyiydi. Biraz etrafına bakındı, her basamak karartı doluydu. Hiç boşluk yoktu.

Ve…
Yine, kötü sürpriz!!!
‘Öteki’ ni gördü, sol arka çaprazında kalıyordu. İkinci sarsıntı! Ama artçı nitelikte olduğundan ilki kadar etkisi olmadı. İlki yıkmıştı bütün evleri, içindeki şehir yerle bir olmuştu.
Düşünüyordu, kaybolmuştu hisler arasında. O kelime senin, bu cümle benim geziniyordu zihinle ruh arasında. Herkes, her karartı gülümsüyordu. Atmosfer büyüsünü koruyordu, o hariç…

~

Ve…
Soru işaretleri ile boğuşurken zihni, başladı ‘güzellikler’!
E göründü uzaktan, olağanca görkemiyle…
O kadar da uzak değildi, görebiliyordu E’ ye ait hemen hemen her detayı.
Öylesine etkisindeydi ki gördüklerinin ve içinde yeşeren hüzünlerin, hiçbir şey görmüyor, duymuyor ve hissetmiyordu sanki. Soyut bi’ ölüm çöktü üstüne, adeta. Güzelliklerin, içinde güzel hisler yaratacağını beklerken hüznünü derinleştirdi, an an. Daha da çöktü üstüne yıkıntılar… Nefessiz kaldı, boğuldu derinliğinde üzüntüsünün. En sonunda dayanamadı, süzüldü yaşlar gözlerinden… ‘Basamaklı dünya’ nın karanlığı sakladı, korudu onu; karartıların gözlerinden…
Dakikalar geçsin istemezdi, birkaç saat önce, sorsanız. Ama şimdi… Şimdi, kopmak istiyordu bu hüzün bahçesinden. ‘Dünya dursun’ diyeceği anlar ‘hadi dünya, ne bekliyorsun?!?!Durma dön!’ isyanlarına dönüştü. Tüm karartılar ‘basamaklı dünya’ nın etkisindeydi, mest! ‘Tık tık’ da etkisindeydi; hem dünyanın, hem dünyasının. Çift boyutlu, ‘güzellikler’ in hüznünü beslediği, uzaklaşmak istediği ama yine kendi isteğiyle terk etmediği, ruhunu ağlatan bir etki ve ortam…
Ne diyebilir ya da ne yapabilirdi ki… Hiç! Böyle hissetmemeli ve düşünmemeliydi. Kendi bile şaşırmıştı, kendi tepkilerine. Yanı sıra, böyle hissediyordu ve hislerinin içinde boğuldu, kayboldu. Çırpınmaya gücü yoktu.
Şaşkındı, ‘tık tık’... Böyle bir şey yaşayacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Gayet ayakları yere basan hayaller kurmuştu. O gün gelecek, oraya gidecek, güzellikleri ve E’ yi görecek, ona birkaç cümle -ki onları bile seçmişti kısıtlı zaman nedeniyle- söyleyecek, eve dönecekti. Evet, hepsi bu kadardı. Ama… Ama bu olanlar, gördükleri, hissettikleri… Her şey tuzla buz olmuştu, ani ve beklenmedik bir düşüşle.
E’ yi göremezdi artık. “ ‘Öteki’ yanında olur, düşüncesi bile rahatsız ederken bir de gözümle tanıklık edemem” diye düşündü ve en çok istediği şeyden vazgeçmek zorunda kaldı.
‘Güzellikler’ sonlanıyordu, ‘tık tık’ ise düşüncelerde…

Ve…
Bitti.
‘Basamaklı dünya’ ışıklandı, tenhalaşmaya başladı yavaş yavaş… Karartılar uğulduyordu, keyifle.
‘Işıklı dünya’ ya geçildi, tekrar. Biraz gezindi yine, oralarda. Dayanamadı, çıktı ‘ışıklı dünya’ dan.

Gece, soğuk, insanlar, arabalar ve kendi kalmıştı dünyada; bir de topuklu ayakkabısı, ‘tık tık’!

~

Akşam başlamadan önce, eve dönüşü nasıl yapacağını planlamıştı. Yürüyerek dönemezdi. Birincisi yol uzun sayılırdı, topuklularla çok zorlanırdı. İkincisi, saat geç olacaktı ve üçüncüsü yolu tam bilmiyordu. Bi’ arabaya atlar giderim eve, diye düşünmüş ve kararını vermişti.
Şimdi ise akşam bitmişti ama sanki o değildi karar veren… Ne yapacağını bilmez halde yürümeye başladı. Önce ana yoldan yukarı doğru yürüdü baya, o kadar donuktu ki sağına soluna bakmıyordu. İleriye bakıyordu ama sözde, orası bile bulanıktı. Yürüyordu işte, öylesine… ‘Tık Tık’… ‘Tık tık’...
Durdu, etrafına bakındı. Sağa döndü, devam etti.
Sanki bir bilgisayar oyunundaki karakterdi, tuşlara basılıp başkası tarafından yönetilen…
Her adım düşüncelerini besliyordu, üzüntüsü aklındaydı. ‘Öteki’ ni gördüğü an, sonrası, hissettikleri, ‘güzellikler’ olurken kendisinin ne halde olduğu ve E! En büyük arzusuydu, E’ yi görmek… Aklındakileri söylemek… Sesini duymak, sesini duyurmak… Birkaç dakika da olsa… Ama bir saniyesi bile olamadı, dedi ‘tık tık’ gözlerinden yaşlar süzülürken; kalabalık bir sokaktan geçip sola dönerken…
İçinden, burası nereye çıkıyor acaba ?, dedi. ‘Neyseler’ eşliğinde devam etti.

Karşıya geçip bi’ ara sokakta ilerliyordu, yine kalabalık. Herkes keyifli, gülme ve konuşma uğultuları… Masalar, çerezler, içkiler… Sokak ısıtıcıları ve yüzüne vuran sıcağı, açık hava olmasına rağmen yoğun sigara dumanı, kadeh sesleri… Koşuşturan garsonlar… Birbirine karışmış farklı müzikler… Renkli ışıklandırmalı mekân ve dükkân tabelaları…

Canlı sokakta son adımı attı ve tam karşısında daha önceden arkadaşları ile gittiği cafeyi gördü. ‘Kaybolmamışım’ dedi ve sola dönüp karşıya geçerek devam etti. Labirent misali yolda ilerliyordu ‘tık tık’.
Geceydi ama her yer ışıl ışıldı. Yılbaşına hazırdı tüm ağaçlar, lambalar, mekânlar, vitrinler, yollar, sokaklar, caddeler… Geniş caddeye çıktı, dev bi’ melek! Kanatlarını gördü önce, sonra etrafında döndü. Gözleri dolu doluydu; içinden geçenleri söyledi ‘melek’e… Son iki aydır ‘melekler’ daha bi’ değerliydi, önemliydi ‘tık tık’ için. Uzun uzun baktı ‘melek’e, sonra yolun aşağısına doğru devam etti.
Çok acıtıyordu ayakkabı; yaralar açmıştı teninde, hissediyordu. Yine de, bitsin istemiyordu yollar...

Buralarda bi’ Starbucks vardı, diye geçirdi içinden. Aramaya başladı, adım adım… Gittiği yolda sola döndü, sonra tekrar sola… İşte, oradaydı! Hemen attı kendini içeri; bakıyordu kahvelere ama boş boş, aklı başka yerdeydi. Hala olanlardaydı, üzüntüsündeydi. E ve ‘öteki’ geziniyordu zihninde...
Barista kızın sözleriyle, bulunduğu zamana geri döndü. Kapanmamıza 5 dk. kaldı, dedi kız. Hemen söyledi tercihini ‘tık tık’. Barista, oturmayacaksınız değil mi?, dedi. ‘Ben kahvemi beklediğim şu dakikalarda bile içeride olmaya dayanamıyorum ne oturması’ dedi, içinden; baristaya ‘yok’ dedi, gülümserken... Aldı kahvesini, ‘iyi geceler’ dilekleriyle ayrıldı ve uzaklaştı.
Sağ köşede en sevdiği mağazalardan birini gördü, görmesiyle bu noktadan sonra eve giden yolu bildiğini anımsaması bi’ oldu.
Sokak ışıkları azalıyordu. Soğuktu çok, kahvenin sıcağını hissetmedi bile yudumlayana kadar… Ayakkabı da zorluyordu iyice, acı iyice saplanıyordu içine ama ilginçti ki dayanabiliyordu. Umursamamak değildi de gerçek acı, ruhunun acısını ve üzüntüsünün etkisini bastırıyordu belki. Birbirini dengeliyordu belki de, ruh ve ten acısı. Bilemiyordu, durum tam olarak ne. Zaten onu çözümleyecek bi’ halde değildi. Öyle ya da böyle yürüyordu işte, ‘tık tık’.

Yudum yudum, adım adım ve gözyaşı damlaları ile eve yaklaştı. Attı, tükenen kahvenin bardağını ve birkaç adım sonra eve vardı. Biraz içi daraldı ama yol buraya kadardı, artık kapanmalıydı etrafı…

~

Kapıdan içeri girince sıcak vurdu yüzüne. Çıkardı topuklu ayakkabısını; kan vardı, acının kanıtı… Tahmin etmişti zaten ama ne önemi vardı ki. Hiç konuşmadı, geçti odasına. Birkaç saat ayakta durdu, hiç kıpırdamadan… Düşündü sadece olanları, gördüklerini, yaşadıklarını, yaptıklarını… Bir de bundan sonrasında ne yapacağını… Pek bir şey yoktu yapacak, birkaç şey vardı ki zaten kendi dışında kimsenin de umrunda olmazdı.
Sonra yatağa oturdu, tam karşısında ayna. Birkaç saat de böyle geçti, aynı zihin ve ruh boğuşmaları üzerine. Gözleri doluyordu hep…
Saatler geçti, üstünü değiştirmemişti. Giyindi vs. Büyük odaya geçti, tv sesi eşliğinde düşünüp duruyordu. Eline ne geçecektiyse… Uyku uğramamıştı bu gece dünyasına, uğradıysa bile hüzün kovmuştu belli ki… Hiç eser yoktu uykudan…

Saatler aktı, yine…

Odasına geçti, tekrar. Yarı oturur vaziyette, girdi yatağının içine.
Dedi ki içinden, ‘ne kadar uzun bi’ geceydi bu böyle, bitmek bilmedi’! Sonra aklına, arkadaşıyla yediği öğle yemeğinde arkadaşının söylediği cümle geldi, ‘bu gün, en uzun gece biliyor musun?’…
Saate baktı, sabahın 7’ siydi. Hüzün, gözyaşı, üzüntü bulutları, yaşadıkları, hisleri, E ve ‘öteki’ eşlik etmişti bu saate kadar ‘tık tık’ a. Uzandı, gömüldü yastığına ve her şeyin bir rüya olmasını diledi, keşkelerle…
Sızdı.

~

Uyandı üç saat sonra, ama dalamamıştı hiç uykuya… Şöyle bi’ etrafına bakındı. Bir anda ‘dün’ geldi aklına, hüznü ve çaresizliği…
Her şey bir kâbus olmalıydı. Evet, sadece, bi’ kabus!!!
Doğruldu, ayna ile karşılaştı yine.
Yüzüne baktı, gözlerine… Acıyordu, silmekten; biraz da kızarmıştı.
Dudağında tam dört uçuk oluşmuştu yeni. Yüzü de solgundu.
Ayağını oynatınca da canı acıdı. ‘Dün’dendi! Hiçbir şey kâbus değildi!
Bu hüzün, bu ruh yangını, her yanını sarmış bu üzüntü çemberi yaşama aitti.
Bu acı ‘fazla gerçek’, dedi gözyaşları süzülürken…
‘Tık tık’ hatırladı yine ‘öteki’ nin yüzünü ve E’ yi.
Yine acısının kısır döngüsüne teslim oldu ve doğruldu kasvetine.

Bi’ kahve yaptı kendine.
Anlatmak, içini açıp paylaşmak istiyordu olanları.
Ama… Ama, yapamazdı!
Sadece ruhunda saklıydı her şey ve öyle de kalmalıydı. Kalacaktı da…
En iyisi ‘yazmak’ dedi ve masanın başına geçti.
Yeni bi’ sayfa açtı ve onunla baş başa kaldı.

Hüzün, gözyaşı, sayfa ve ‘tık tık’!

~

Ve…
Müziği açtı.
Yazmaya başladı.
Başlığı attı!


‘En Uzun Gece & ……’




Başak GÜZEL

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzeldi...

DÜŞ SOKAĞI SAKİNİ 
 06.01.2012 16:51
Cevap :
Çok teşekkürler, sevgili 'D.S.S.' . :) Sevgiler...  06.01.2012 17:31
 

Ötekiler ne kıymetliler değil mi ? Koro halinde küfredelim ötekilere... Uzun yollar yürüyecekseniz eğer, rahat bişeyler giyin ayaklarınıza, kanatmayın kendinizi... Hesabını iyi yapın yolların... Çok güzeldi, zevkle okudum yazınızı. Saygılarımla.

turuncu 
 06.01.2012 11:15
Cevap :
'Öteki(ler)'... Konuşmak bile istemediğim 'önemsiz Öteki(ler)... Kimseye zarar vermeden naifçe ağlamalı, tek başına... 'Tık Tık' bilmiyordu, uzun yol yürüyeceğini... Topuklu ayakkabı, 'ışıklı dünya' içindi&sorun teşkil etmiyordu aslında. Ama... Aklının ucundan bile geçmemiş bi' yıkıntının, kötü sürpriziydi o yol&kendi istedi yürümek, hüznünden uzaklaşmak/kaçmak için... Beğeniniz&ilginiz için teşekkürler 'Turuncu'... :) 'Saygı&Sevgi' bizden...  06.01.2012 16:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 26
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 419
Kayıt tarihi
: 12.07.11
 
 

Yazan & Okuyan & Sorgulayan   Burç : Başak Yükselen burç : Koç İlk nefes: 22 Eylül 1983, Perşembe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster