Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '15

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
859
 

Envâr'ul Kur'ân Dersleri -2-

Envâr'ul Kur'ân Dersleri -2-
 

Prof. Dr Mehmet Okuyan'ın, Envârul Kur'ân (Kur'ân'dan Hayata) derslerini burada paylaşmaya devam ediyorum. Umarım faydalı oluyordur. Bazı kelimelerde hatam olabilir. Şimdiden affınızı diliyorum.

Tülay Hergünlü

Ders 2- Kur’ân’ı Anlamada Metodlar -1-

Tefsir derslerimizde önce amacımızı, hedefimizi, ardından da şahsen yıllardır yapmaya çalıştığım tefsir okumalarında takip ettiğim metodu sizlere aktarmaya çalışacağım. Ulaştığım sonuçlara nasıl ulaşıyorum. Metodum nedir? Metodumuz bilinmezse ulaştığımız sonuçlar doğru kavranamayabilir. Öyle bir algıya meydan vermemek için sizlerle metodumu paylaşmaya gayret edeceğim. Amacımız nedir? Elbette bunu birkaç kelimeyle de olsa dile getirmek gerekiyor. Ben amacımızı da hedefimiz de Kur’ân’dan belirlemeye gayret eden bir insanım. Yani bu sorunun cevabını da Kur’ân’dan bulmaya gayret edelim isterim. Tefsir derslerindeki asıl hedefim, asıl amacım, Rabbimizin bize yönelik emir ve buyruklarına riayet edebilme, o noktada ulaşılabilir bazı sonuçlara varabilmektir. İlk amacım vahyin ilk örneklerinden olan Alâk Suresi’nin hemen başındaki bir emre boyun büktüğümü gösterebilmektir.  Bu emir;

“İkra, bismirabbikelleziy halâk.” Yaratan Rabbinin adı ile kıraat et, ya da yaratan Rabbinin adını kıraat et, yaratan Rabbinin adını düşün, onun adına okumalarını gerçekleştir” gibi çeşitli şekillerde tercüme edebileceğimiz kıraat etmek emrine boyun bükebilmektir. Yani Rabbimiz bize “ikra” emrini ulaştırdığında bizden bir şeyler yapmamızı istiyor. Onun bizden istediği şey kıraat etmek ise bizim tefsir okumalarımız, “Ya Rabbi kıraat et dedin bizde kıraat etmeye çalıştık.” yani Allah'ın kıraat et emrine cevap verebilmeyi hedeflemektir.

İlk emri “oku” olan kitabın muhtemeldir ki mahşerdeki ilk sorusu “okudun mu?” olacaktır. İşte “okudun mu?” sorusuna, “okumaya çalıştım” cevabı verebilmektir.

Kur’ân’ı Kerîm’de pek çok ayette, Kur'ân okumayla ilgili emirler vardır. Bir kısmı kıraat, bir kısmı tilavet, bir kısmı tertîl kelimeleriyle karşılanır. Bunlardan bir tanesi Müzzemmil suresi 4. ayetinde yer alır: “Gecenin belli vakitlerinde kalk ve Kur’ân’ı tertîl üzere oku. Hedefimiz, geceleyin Kur’ân okuyor olmanın, gündüze nasıl taşınacağını hayatımızla tecrübe edinmektir. Kur’ân’ın gece okunmasının gerekçesini Cenab-ı Hak, Müzzemmil suresinde, gecenin naşiye' sinin çok daha etkili, kalıcı ve başarılı olduğunu beyan ederek bize öğretiyor.

Geceleyin Kur’ân’ı tertîl etmemizi emreden ayet indiği zaman henüz Kur’ân’ın çok çok az bir kısmı inmişti.  En iyi ihtimalle 10-15 ayeti inmişti. Niye gecenin yarısını, yarıdan fazlasını ayakta geçirmemiz isteniyor. Tertîl üzere okumanın önemi nedir?

Cevabı Müzzemmil suresi 5. ayeti verir: “Muhakkak ki biz sana çok ağır bir söz vahyedeceğiz.” Ağır bir söz bırakacağız. Söz ağırsa onunla ilgili meşguliyetlerde yoğun olmalıdır. Elli bin gailenin söz konusu olduğu bir ortamda böyle ağır sözlere yoğunlaşmak pek mümkün olmaz. Öyleyse gecenin dinç ve dingin bir zihniyle vahiyle meşgul olmak gerektiği için Yüce Allah geceleyin vahiyle meşgul olmamızı istiyor.

Devam eden ayetlerde; “Muhakkak ki senin için gündüzleyin uzun uzadıya meşguliyetler var.” Rabbimizin söylemek istediği şudur;

Gecesini vahyin inşa ettiği bir insanın gündüz meşguliyetleri tesbihe döner. Siz gecenizi neyle aydınlattığınıza bakın. Gecesini uykuyla geçiren bir insanın gündüz meşguliyetlerinde fazla bir hayır olmaz.  Gündüz yaşadığınız hayat gecenin inşasının görüntüsü olsun. Öyleyse geceleyin vahiyle inşa olursanız gündüz karanlıklardan, cehalet, şirk, günah, kibir, kebair dediğimiz o ağır günahlardan kurtuluruz. Zaten vahyin gece gelmeye başlamasının da öyle bir esprisi vardır. Vahiy gece gelince, gece gibi kabul edilen cehalet karanlıklarının, aydınlığa kavuşturulması amaçlanmaktadır. Gece gelen vahiy, karanlıkları aydınlığa dönüştürme iddiasındadır. Öyleyse gecesini vahyin inşa ettiği bir hayat, gündüz tesbihe ve hayırlı meşguliyetlere döner.

İkinci amacımızı, hedefimizi yine Kalem suresinden bulmaya çalışalım;

Kalem suresi 1. Ayet; “Nûn, vel kalemi vema yeskürûn.”  Kur’ân’daki yemin ifadelerinin bir şahitlik kurumu olduğunu söyleyebiliriz. Biz Allaha yemin ederiz. Çünkü diyaloglarımıza Allah’ı şahit tutarız.

Vallahi: Allah’a yemin olsun. Yani, Allah şahidim olsun. Peki diğer yeminleri nasıl anlayacağız? Başka yeminler var. Güneşe yemin var, Ay’a yemin var. Gündüze var, geceye var, dağlara var, mekânlara var, nesnelere var, meleklere var. Rüzgârlara var. Var da var. Onlara neden yemin ediliyora kısa bir cevap;

Onların şahitliği mahşerde söz konusu olacak demektir. Güneşe yemin olsun demek, güneş şahidimiz olacak demektir. Ay’a yemin olsun demek, ay da şahidimiz olacak demektir. Her ne ki yemine konu ediliyorsa bilinmelidir ki orada ilgili varlık, mahşerin şahitleri arasında bulunacak demektir. Bütün bunları şunun için söylüyorum:

Kalem suresinin birinci ayetinde üç şeye yemin var. 1-Nûn harfine, 2-Kalem’e, 3- Satır satır yazdıklarına yemin olsun. Allah bu ayetle Nûn’a yemin ediyor.

Siz bakmayın müteşâbih deyince bunların manası bilinemez deyip kesip atanlara. Kur’ân’da manası olmayan ayet olabilir mi? Hem Kur’ân’da hem de manası yok. Peki, neden burada? Sebep ne?

Müteşâbih: Manası bilinemeyen şey demek değildir. Müteşâbih; Manası tükenmeyen şey demektir. Manasını anlamak için başka bir ayetin yardımına ihtiyacımız var demektir. Birbiriyle benzeşen ayetler demektir.

Nûn’un manası; Yazı malzemelerinden biri olan hokka, içine mürekkebin konulduğu cam fanusa denir ki zaten Nûn harf ve şekil olarak da hokkaya benzer.

Hokka’ya yemin olsun, oradan beslenen Kalem'e yemin olsun ve Kalem'le satır satır yazdıklarına yemin olsun.

Bizim tefsir derslerimizdeki amacımız, yazdığımız satırlarımız mahşerde şahidimiz olsun diyedir. Başka amacımız nedir? Rabbimiz bizi niye yarattığını çeşitli ayetlerde söyler.

Zariat suresi 56. Ayet, yaratılış gayemizi ortaya koyan mesajlardan biridir. “Ben cinleri ve insanları, sadece Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”

Kulluğumuz önce anlamayla başlayacak; anlamadan kulluk yapamayız. Kime, niye kulluk yapacağımız, Mâbud diye kabul ettiğimiz Rabbimizin beyanlarını anlamamızla başlar. Anlamadan uygulamanın çok da bir manası yoktur. Çünkü niye, nasıl gerçekleştirildiğinin cevabı, doğru dürüst kavranamıyor demektir. Yaradılış gayelerimizden birisi budur. Başkaları da var. Mülk suresinin 2. ayeti: “Allah’tır ölümü ve hayatı yaratan. Sizden hanginizin daha güzel bir davranış ortaya koyacağını denemek için.”

Yaratılış gayemiz imtihandır. İmtihanımız, vahiyle buluşmak şeklinde tecelli etsin diye biz bu dersleri yapıyoruz. Hayatımız, vahiyle kendisini rotasına kavuştursun.

Tefsir derslerinin bir başka amacı her derse duayla başlıyoruz. Dersin her aşamasında dua yapıyoruz. Sonunda da dua yapıyoruz. Duamız, neticede meşguliyetimizi, samimiyetle buluşturma gayretidir.

Önce gereken fedakârlığı yapıp, sonra da rabbimizden yardım istiyoruz.

Kur’ân’a göre yaradılış gayelerimizden birisi de Allah’a dua ve niyazda bulunmaktır.

Furkan suresi 77. Ayette buyuruyor ki Rabbimiz: “De ki, sizin dualarınız yakarışlarınız niyazınız olmasaydı, Rabbim size ne diye değer versin?” Siz Rabbimin ne işine yararsınız ki? Allah, sayı kalabalıklığına itibar eden bir kudret değildir.

Allah samimiyet ister. Samimiyetin en güzel göstergelerinden biri, yüreğinin kıblesini “Allah” diye belirlemektir. Yardım talebimiz Allah’tan olsun. Allah’tan istemek, başkasından istememeyi öğrenmek olsun. Yardım talebimizin adresini, Rabbimiz diye belirliyoruz. Amacımız, ondan niyazda bulunmak şeklinde tecelliler halinde devam etsin.

Bir başka yaratılış gayemiz; Rabbimizin rahmetinin tecellileriyle buluşmaktır. Hud suresi119. Ayet bunu verir. Kur’ân’a göre insanların yaratılış amacı nedir deyince herkes standart bir cevap verir; “Allah’a kulluktur.” Yani Zariat suresinin 56. ayetini verir. Tek cevap. Hâlbuki bunun tek cevabı değil, dört cevabı vardır:

1. Kulluk, 2. İmtihan, 3. Allah’a dua ve niyaz, 4. Rabbimizin rahmetinin tecellileriyle buluşmak, merhametine sığınmak.

Hud suresi 119 ayette bu hakikate doğrudan temas vardır; “Merhametinin tecellisi olarak Allah insanları yaratmıştır.”

Bu derslerle, Rabbimizin rahmet tecellilerinden birine ya da bir kaçına mazhar olabilmeyi amaçlıyoruz.

Râd suresi 43. Ayet beni titreten ayetlerden biridir. Kutlu doğum haftası kutlamalarına giderim. Hz. Peygamber’i anma programları olarak başladı. Israrla dedik ki; Peygamberimiz anılacak biri değil. Peygamberimiz anıların konusu değil. Peygamber anılara terk edilecek, hatırası yâd edilecek biri değil. O küçük adamlara yönelik bir şey. Hz. Peygamber anıların değil, ânın konusudur; bu günün, buranın, şimdinin, yarının konusudur. Peygamberimizi anılara terk etmek onu hiç anlamamaktır. Soruyoruz, Hz. Peygamberi seviyor musunuz? Herkes seviyor. Peki, nasıl seviyorsunuz? Mesela; Hz. Peygamberi yanıbaşında bir 24 saat düşünebiliyor musun? Yok! Hz. Peygamber’le bir hafta geçirebilir misin? Yok! Hz. Peygamberi evine götürebilir misin? Yok.  Çarşıya götürebilir misin? Sahillerde dolaştırabilir misin, AVM’ lere götürebilir misin, uçağa bindirebilir misin? Yok! Peki, nasıl seviyorsun? Uzaktan! Ne kadar? 1400 sene uzaktan! Platonik aşk, pratiği olmayan, faydası da olmayan bir sevgiyle seviyor. Seviyorsun, uzaktan seviyorsun. Yanına, semtine uğratmıyorsun. Ben onlara diyorum ki, Hz. Muhammed’in (SAV) Peygamber olduğuna iman ediyorsun. Bundan zerre kadar şüphemiz yok. Peki, peygamber olduğuna inandığın Hz. Muhammed’in, peygamber olduğuna şahit olmak ister misin? Elbet isteriz. İmanımıza şahit olmak; elbet isteriz. İşte bunun bir tane yolu var. Bu saatten sonra Hz. Muhammed’i bedenen yanı başımızda görmenin imkânı yok. O, her fani gibi vefat etti. Ama onun peygamberliğine şahit olmaktan söz ediyor, Râd suresi 43. ayet. Ben bu ümmetin, Hz. Muhammed’in peygamberliğine şahit olması gerektiğine inanıyorum. Tefsir derslerimin bir amacı da bu şahadeti gerçekleştirmektir.

Râd suresi 43. ayette diyorlar ki peygamberimize; “Kâfirler derler ki; sen peygamber değilsin, sen gönderilmiş değilsin, sana bir şey indirilmiş değil. De ki; benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Allah şahit ki ben onun peygamberiyim.”

Bir şahit daha var; Kim? Katında, beyninde, yüreğinde, algısında, kitabın bilgisi olanlar, şahidim olarak yeter.  Kitabın bilgisine sahip olanlar, Hz. Muhammed’in şahitleridir.

Ben bu ümmetin, peygamberimizin peygamberliğine sadece iman etmekle yetinmemesini ona şahit olmaları lazım geldiğine de inanan bir insanım.

Râd suresi 43. ayet, bizim peygamberimizi bize tanıtan kaynağın Kur’ân olduğunu haykırarak ortaya koyan bir mesajla önümüzde durmaktadır.

Tefsir derslerindeki bir başka amacımız, Ruuzu Mahşer’ de, peygamberimizin şikâyetine muhatap olmamaktır. Çünkü şikâyet edeceğini beyan buyuruyor Rabbimiz.

Furkan suresi 30. ayet kapı gibi ortada; Peygamber mahşerde demiş olacak ki; (Konu mahşer ile alakalıdır. 22-30 ayete kadar olan bölüm mahşer ile ilgilidir.) ”Ey Rabbim, şu benim kavmim bu Kur’ân’ı mehcûr bıraktılar.”

Kur’ân’ı Mehcûr bırakmak; Kur’ân ’la arasına mesafe bırakmak demektir. Kur’ân ’la yüzleşmemek demektir. Kur’ân ’la yan yana, belki iç içe olmasına rağmen, Kur’ân’dan ayrı kalmaktır. Koltuğunun altında Kur’ân olmasına rağmen, Kur’ân’dan uzak yaşamak demektir. Buradaki mehcûr kelimesinin tercih edilmesi son derece manidardır. Mehcûr, metruk demek değildir. Metruk tamamen terk edilmişlik manasına gelir ki o zaman maksat büyük ihtimalle müşrikler olur Burada maksadın özellikle müşrikler değil, “Kur’ân’lı da olmuyor, Kur’ân’ sız da olmuyor” diyen müminler olduğunu düşüyorum. Kur’ân’ı Kerîm hayatına rehberlik yapmıyor. Kur’ân’ı Kerîm ona ışık vermiyor. Kur’ân’da bir konu açıklanmış olmasına rağmen, Kur’ân’ın dediğini değil, başka görüşleri esas alıyor. Böyle olunca Kur’ân, mehcûr bırakılıyor.

Hicret, geri dönülmek için çıkılan yolculuk demektir. Yolculuk için bir yere doğru gidiyorsunuz ama aklınız hep geride. Mekke’den Medine’ye doğru gidiyor, aklı Mekke de kalıyor. Hicret, aklı geride kalan yolculuğun adıdır. Kur’ân’ın mehcûr bırakılması da böyle bir şeydir. Kur’ân’ sız olmuyor ama Kur’ân’dan da beslenmiyor.

İbni Teymiye’nin dediği gibi; Kur’ân okumamak, ondan mehcûrluktur. Veya ona karşı bir mehcûrluktur. Okuyup anlamamak da onu mehcûr bırakmaktır. Anlayıp yaşamamak da O’nu mehcûr bırakmaktır. Bizim davamız, Kur’ân’ı mehcûr bırakmamaktır. Kur’ân’ı yani Allah’ın Nûr'unu arkamıza atmamak, önümüze almaktır. Yani Kur’an’ı takip etmektir. Ondan ayrı ve ondan uzak değil, ona paralel değil, onun rehberliğinde, onun izinde, hayatını devam ettirmeğe gayret etmektir. Böylece mahşerde peygamberimizin şikâyetinden kurtulabilmektir.

Hz. Kur’ân’ın peşinden giden, otomatik olarak Hz. Muhammed’in peşinden gidiyor demektir.

Hz. Muhammed (SAV)’den bir hadis rivayet edilir:

 “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve onu öğretendir.”

Peygamberimiz bu sözü ya Mekke’de söyledi ya da Medine’de. Peygamberimiz bu sözü söylediği zaman karşısında Araplar vardı, bundan hiç şüphe yok. Karşısındaki Araplar Arapça’yı bilen adamlardı. Bunda da hiç şüphe yok. Peki, peygamberimiz ne demek istiyor acaba? Sizin en hayırlınız, elif, be, te, se, cim, ha, hı, dal, zal, bunları bileninizdir, Arapça okuyabileninizdir, bunu mu demek istiyor? Maksat Kur’ân’ın okunabilmesi, Arap alfabesinin sökülebilmesidir; bunu mu kastediyor? Bu sözün söyleniş hikmetiyle izah edilebilir mi? Söylendiği zamanla, söylendiği yerle, söylendiği muhataplarla bunu anlayabilir misiniz? Belli ki başka bir şey söylemek istiyor. O zaman şöyle mi diyelim; Sizin en hayırlınız Kur’ân kursu hocalarıdır. Elif, be’ yi öğretiyor. Sizin en hayırlınız Araplardır oluyor. Arapçayı biliyor ya… Bu değil elbette. Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı tanıyan ve onu tanıtanınızdır. Kur’ân’ın elif ba’sını öğrenmekten söz etmiyor. Elbette onu tanımak için de onu öğrenmek lazım ama ilk söylendiğinde kastın bu olmadığı gün gibi aşikârdır. En hayırlı olmak Kur’ân’ı tanımakla olur. İşte bizim tefsir derslerimizdeki maksadımız, en hayırlı insanlardan olma noktasında bir çaba ortaya koymaktır. Peygamberimizin sözüne, müjdesine mazhar olabilmektir.

Bir başka rivayet de buyuruyor ki peygamberimiz; “Ümmetimin en şereflileri Kur’ân’ın taşıyıcılarıdır.”

Düşünelim ki bir tır dolusu Kur’ân taşınıyor. Ya da bir gemi düşünün ki, içi Kur’ân dolu, Kur’ân götürüyor. Yani şimdi en şereflisi gemi mi oluyor? Böyle bir taşımaktan mı söz ediliyor. Hayır, böyle bir şey değil. Cuma suresinin 5. ayeti hemen “ben buradayım” diyor ama hiç kimse okumuyor. Hiç kimse o ayeti üzerine almıyor. Ne diyor o ayet?

“Tevrat’la yükümlü tutulmuş olmasına rağmen, yükümlülüğünü yerine getirmeyenler, üzerine kutsal kitaplar yüklenmiş merkeplere benzerler.”

Merkep gibi değil, insan gibi davranın. Sorumlu tutulduğunuz Kitabı hayatınıza taşıyın. Sırtınızda taşımayla maksat hâsıl olmaz. Bu hadisi hemen hemen herkes hafızlıkla ilişkilendirerek yorumlar. Ama öyle değildir. Kur’ân’ın hamilleri, Kur’ân’ı hayata taşıyan insanlar demektir. Önce kendi hayatımıza taşıyacağız sonra da hayatımızda örnek olarak diğer insanların bakımına, onların şahadetine sunmuş olacağız.

Bir rivayet daha var;

“Allah'ın kelamının diğer sözlere olan üstünlüğü, Allah'ın mahlûkata olan üstünlüğü gibidir.”

Yani Allah yarattığı varlıklardan ne kadar yüce ve üstün ise, O’nun kelamı ’da diğer sözlerden o kadar yüce ve üstündür. İşte tefsir derslerimizdeki amacımız, Rabbimizin yüce olan kelamının, yüceliğini fark edebilmek ve onun bizi de yüceltmesini sağlayabilmek. Onun için vahiyle meşgul oluyoruz. Onun için vahyi anlamaya gayret ediyoruz. Onun için hemhal olmak diye bir derdin ve gündemin sahibi olmaya gayret ediyoruz.

Bir başka rivayet:

 “Kuranı seslerinizle süsleyin.”

Ne demek bu? Yani Kur’ân süslenebilir bir metindir. Yeterince süslü değildir. Siz ona biraz katkı, biraz kamuflaj ya da biraz kaporta, boya muamelesi yapıp onu biraz daha süsleyebilirsiniz. Bu rivayet öteden beri dikkatimi çekmiş ve beni zorlamıştır. Sonra bir baktım ki İbni Abbas’tan gelen o konuyla ilgili başka bir rivayette, kelimelerin yer değiştirilerek nakledildiği anlaşılıyor. O rivayette şöyle beyan ediliyor; “Siz seslerinizi Kur’ân’la süsleyin.”

Kur’ân’ın süse ihtiyacı yok, sesinin süse ihtiyacı vardır ki en güzel süs, Allah'ın kelâmının oluşturacağı süstür. Ne güzel sesli hafız diyoruz. Çok güzel okuyor. Bizim buradaki güzellik tanımımızın içinde 3 tane argüman var. 1. Sesi güzel, 2. Nefesi uzun, 3. Makamı güzel tutturuyor. Başka bir ölçü yok, hepsi bundan ibaret. Peki, sesi güzel olmayanlar, nefesini uzun tutturamayanlar, makam dersi almayanlar ne olacak? Onlar ebediyen bu güzellikten istifade edemeyecekler mi? Kur’ân’ı bir türlü süsleyemeyecek miyiz? Kur’ân’ı belli adamlar süslemiş durumda. İşte bu konuda da çok güzel bir rivayet var:

“İnsanların Kur’ân’la ilgili sesi en güzel olanı şunlardır: Kur’ân okuduğunu duyduğunda o adamın yüzünde Allah’a derin bir saygı duyduğunu görürsün. Sesi en güzel olan, manası bedenine, ruhuna, yüzüne yansıyan adamdır. Yani Allah’a meydan okur gibi Kur’ân okumaz. Kur’ân okunduğu zaman, çenesi üzere adeta yere kapanan bir duyarlılığın bir boyun büküşün sahibi olur. Nefesi uzun tutmak maharet değildir. Maharet, okuduğun metnin ne dediğini anlaman ve o manaya uygun bir ses ortaya koyabilmen, ya da onu hayata taşımandır. En güzel ses, hayata aktarılmış vahyin oluşturduğu etkidir. Ses titretişiminden bahsetmiyor. Hayata naklediliş ve hayata aktarılıştan söz ediliyor. Kur’ân’ı okuyan en güzel seslilerden olabilmek, temel gayemiz olmalıdır. Ayeti okuduğumuz, ayeti duyduğumuz zaman, Allah’a duyduğumuz saygı bizi kucaklasın, kaplasın.

Çok anlamlı bir başka rivayet; “Sizden biriniz Rabbi ile konuşmak isterse Kur’ân’ı kıraat etsin.” Yalnız kıraat edeceksiniz, tilavet değil.

Tilavet, biyolojik ya da nesnel okuma biçimidir. Oysa kıraat, mana ile buluşulan, akıl, zihin, irade, beyinle, meşguliyetle bir entelektüel okuma biçimidir.

Siz Allah’ın ne demek istediğini Kitabullah’ tan öğrenmeye gayret ederseniz bunun adına kıraat denir. İşte o zaman Şeytan gelir, üşüşür başınıza, sizi bu meşguliyetten uzaklaştırmak ister. Bütün çabasını kıraat’ı engellemeye teksif eder. Çünkü Şeytan iyi bilir ki Kur’ân’ı kıraat edenler onun başına beladır.

Kur'ân'ı’ kıraat ederseniz Rabbimizin kelâmı ile ve maksadı ile buluşuyorsunuz hatta onunla konuşuyorsunuz demektir. Siz onunla elbet konuşmuyorsunuz ama o size konuşuyor demektir. Onun sözünü duyuyorsunuz demektir. Ayetler, size de iniyor demektir. 

Hz Ali’nin duası: “Ya Rabbi Sen’in benim Rabbim olman, bana övünç olarak yeter

Ve ey Rabbim, benim Sana kul olmam bana şeref olarak yeter

Ey rabbim, Sen tam da benim sevdiğim gibisin

Öyleyse beni de Sen’in sevdiğin gibi yap”

Rabbimizin bizi sevmesinin yolu Kur’ân’ı anlamaktan ve Kur’ân’ı yaşamaktan geçer.

Diyorlar ki siz Kur’ân’ı anlayamazsınız. Biraz daha ağır söyleyenler de var; Sen kim oluyorsun ki Kur’ân’ı anlıyorsun? Peki, bu Kur’ân kime geldi? Bana gelmedi mi? Ben bunu anlayamıyorsam ben bundan sorumlu değilim, kurtuldum o zaman. Ben inanmasam da olur diyorum, olmaz diyorlar. İlla inanacaksın? Ya anlamıyorum ama? Olsun! Anlama ama inanacaksın. Sakın anlamaya çalışma. Peki, ille de anlamak istiyorum derseniz önünüze bir piramit çıkartıyorlar. Piramidin en üstüne Kur’ân’ı koyuyorlar. En alttan okumaya başlatıyorlar. Önce kültür kitapları, sonra ilmihaller, İslam tarihi, tarih kitapları, antropoloji, fıkıh usulü kitapları v.s, v.s. Bunları okumak için 30 sene lazım. Anlayana kadar helak olursunuz. Bir de bu kitaplar ayarlanmış kitaplardır. Şu mezhebin kitabı, bu takımın kitabı v.s, v.s. Bunlara ilave olarak bir de tefsir kitapları okuyacaksınız. Binlerce tefsir örneği var. Hadis kitapları da var. Bunların hepsini okumak için 500 seneye ihtiyacınız var. Nuh peygamber gibi 950 sene yaşarsanız ne ala. Piramidin ortasına gelene kadar Hak vaki olur, ölürsünüz. İşiniz biter yani. Adama sormuşlar ne zaman Kur’ân okuyorsun? İşim bitince demiş. İşin bitince Kur’ân okumanın bir faydası yok. İşin başında Kur’ân okuyacaksın ki işin tesbihe dönüşsün. Burada Kur’ân’ı görmek için önüne kaç tane perde geriyorlar? Bir gözlükte 40 tane cam varsa nasıl göreceksin? O senin görmen için değil görmemen için taktığın bir gözlük. Böylece Kur’ân’ın apaçık hakikatlerini gölgelere ve gözlüklere mahkûm edersin.

Piramidi tersine çevireceksiniz. Önce Kur’ân’dan başlayacaksınız. Önce Kur’ân’dan başlayacaksınız ki sonra okuduklarınızın hangisi doğrudur hangisi yanlıştır anlayasınız. Kur’ân diye bir ölçüyü belirlemeden ondan sonra okuyacağın kitapların doğruluğundan nasıl emin olacaksın? Yanı başında Cebrail seni takip etmiyor ki; Bak o kitap yanlıştır bunu bırak diyen yok ki.  Önce Kur’ân’ı okuyacaksınız. Kur’ân’ı daha iyi nasıl anlamam gerekir diye bir çabanız olacak.  Gerekiyorsa Arapça okuyacaksınız, gerekiyorsa meallere, tefsirlere müracaat edeceksiniz ama öncelikli hedefiniz, öncelikli muhatap olduğunuz metin Kur’ân olacak. Sonra Kur’ân size zaten hangi kitabı okumanız gerektiğini söyleyecektir. Şimdi biraz nüzul sebeplerine bak, şimdi biraz antropoloji bak, şimdi biraz usul bak. Sadece bunları da söylemeyecek. Biraz hukuk kitabı oku, biraz astronomi oku, biraz mikro biyoloji oku, jeomorfoloji, embriyoloji, psikoloji, sosyoloji oku diyerek sizi yönlendirecektir. Buradan sonra neyi okumanız gerektiğine Kur’ân karar verecektir. Her okuduğunuzun doğru mu yanlış mı olduğunu anlayabilme bahtiyarlığına erişeceksiniz.

Önce Kur’ân’ı okuyacağız, sonra diğerlerini okumanın önünde bir engel yoktur.

Dînî ilimlerdeki DNA laboratuvarı Kur’ân’ı Kerîm’dir. Bu ölçüye her şey tabidir. Kur’ân’a uyuyorsa doğrudur, değilse yanlıştır.

Kur’ân sizi elinizden tutar ve sizi asla çaresizliğe terk etmez!

İkinci metodumuz; Kur’ân’ı Kur’ân’la anlamaya çalışmak. Kur’ân’ı Kerimde konular serpiştirilerek ele alınmıştır. Herhangi bir konu bir yerde başlayıp orada bitirilmez. Mesela, bir yerde bir meselenin yüzde 5’i vardır. Öbür yerde yüzde 25’i, diğer yerde yüzde 30’ u vardır.

Hûd suresinin 1 ve 2. ayetleri çok net ve harika bir usul öğretir. “Elife, lam ’a, ra harflerine yemin olsun. Ayetleri muhkem kılınmış sapasağlam güvence altına alınmış muhkem bir kitaptır. Her biri her hükmünde hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar olan kudret tarafından açıklanmıştır.“ yani Allah tarafından açıklanmıştır.

Bir ayetin açıklamasını merak ediyorsanız o açıklamayı Kur’ân’ın bir yerlerinde bulursunuz.  Mutlaka vardır o. Bulamıyorsan senden kaynaklanıyordur. Çünkü Rabbimiz açıkladığını söylüyor. Niye kendisi açıklamış, onun sebebini de söylüyor; “Allah’tan başkasına kulluk yapmayasınız diye.”

Yani sizin göreviniz en çok hangi ayeti hangi ayet açıklamıştır bunu bulmaya gayret etmektir. Hangi ayeti hangi ayet açıklamıştır onu bulmak gerek. Sizin meşgul olmanız gereken nokta budur. Kur’ân’ı, Kur’ân açıklamıştır.

Fussılet suresi 3. ayette de benzer açıklamalar mevcuttur.

3. Metod: Mekkî ve Medenî sıralamasını ve bu surelerin özelliklerini çok iyi bilmek gerekir. Dediğim gibi Kur’ân’ı Kerîm’de meseleler serpiştirilerek anlatılmıştır. Bir meseleyi bir yerde topluca görmüyorsunuz. Bunun asıl mantığı şudur:

Siz Kur’ân’da herhangi bir konuyu merak ediyorsanız, Kur’ân’daki herhangi bir meselenin nasıl ele alındığıyla ilgili bir gündeminiz varsa yapmanız gereken şey, sadece o konudaki ayetleri bilmek değildir. Bu çok önemlidir ama yetmez. Bir konuda Kur’ân adına doğru bir kanaat sahibi olabilmek için ayetin içini iyi bilmek lazım; ayetin kullandığı kelimeleri, kavramları iyi bilmek lazım. Ayetlerin siyakını, sibakını yani bağlamını iyi bilmek lazımdır. O konudaki bütün ayetleri iyi bilmek lazımdır. Bunların hepsi önemlidir ama her birinden daha önemli başka bir şey daha vardır o da bütün Kur’ân’ı bilmektir. Bütün Kur’ân’ı bilmiyorsanız Kur’ân’ın içindeki o meselenin neyi nasıl karşıladığını yüzde yüz kavrayamazsınız. Mutlaka eksiklikleriniz olur. Bunu doğru kavrayabilmek içinde Kur’ân’ın meseleleri ele alışında takip ettiği Mekkî ve Medenî sureler diye ayrıma tabi tuttuğumuz bir kategorilerimiz var. Bir meselenin Mekkî surelerdeki görüntüsü nedir Medenî surelerdeki görüntüsü nedir bunu bilmek gerekir. Bunu bilmezseniz Mekkî surede geçen bir kavrama o kavramın Medine suresinde kazandığı manayı yüklerseniz ayeti anlayamazsınız, yanlış anlarsınız.

Bir pratik örnek verelim; Cihat kavramı. Bu kültürde çok önemli bir kavramdır. Bu kavram Mekkî surelerde geçer. Nasıl geçer? Mesela Ankebut suresi 69.ayett şöyle geçer; “Bizim uğrumuzda cihat edenlere biz yollarımızı göstereceğiz.” Orada bizim uğrumuzda cihat edenler bizim uğrumuzda çalışanlar, fedakârlık yapanlar demektir. Nasıl çalışırsanız ne kadar cehdiniz olursa Rabbimizin o kadar yardımı size gelir Buradaki cihat, çalışmak fedakârlık yapmak anlamındadır..

Bu kavram Mekkî surelerde başka ayetlerde de geçer. İşte Enam suresi 109. Ayet; “Var güçleriyle Allaha yemin ettiler.” Burada Ceht, var gücünü ortaya koymak demektir.

Cihat kelimesinin başka kullanım alanları da vardır. Ana baba bir çocuğu Allah’a ortak koşmak için cihat ederlerse diye geçer. Hem Ankebut suresi 8. ayet, hem de Lokman suresi 15. ayette geçer: “Hakkında bilgin olmayan şeyler konusunda seni bana ortak koşman için cihat ederlerse…” Buradaki cihat etmek zorlamak, tazyikte bulunmak demektir.

Bir diğer ayet Furkan suresi 52. ayet: “Sakın ha kafirlere boyun bükme, itaat etme aldırış etme, Kur’ân ile onlara yönelik büyük cihadını yap.” Burada cihad, Kur’ân’ı anlatmaktır. Hatta Büyük cihad Kur’ân’ı anlatmaktır.

Cihad, bu okuduğumuz Mekkî surelerde, bizim cihat denilince aklımıza gelen mana henüz geçmedi. Bunların hepsi Mekkî surelerin ayetleridir.

Meselenin Medenî ayetler kısmına baktığınız zaman cihat kavramı bir mana daha kazanır o da fiili savaş. Yani birisi size saldırdığında, kendinizi savaşta, savunma anlamında cihat meydanında bulursunuz. Ama bu, bu kavramın Medine’ de kazandığı bir manadır.  Mekkî surelerde böyle bir mana yoktur. Mekkî surelerin hiç birinde normal bizim algıladığımız manada savaş ayetleri yoktur. Öyleyse Kur’ân’ı anlarken Mekkî ve Medenî ayrımını çok mühim bir mesele olarak görmek, ve ayetleri Mekkî ya da Medenî oluşuna göre anlamaya çalışmak önemli bir hassasiyettir ve ayetlere doğru bir mana vermede hayati bir önem arz etmektedir.

Mesela İman kavramı, Mekkî surelerde daha çok inanmaya ait kavramdır. Ama Medenî surelerde devreye güvenmek boyutu girer. Medenî surelerde imanın ahlaki karşılığına dair kazanımlar söz konusudur.

Öyleyse surelerin iniş sırasını bilmek, Mekkî ve Medenî ayrımını çok doğru yapmak ve ona göre kullanılan kavramları Mekkî ve Medenî dünyayı iyi tanıyarak kavramlara doğru karşılıklar vermeye gayret etmek gerekmektedir.

 Devam edecek...

 

 

 

Filiz Alev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 489
Toplam yorum
: 631
Toplam mesaj
: 80
Ort. okunma sayısı
: 1109
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

Ankara doğumluyum. İstanbul'da uzun yıllar özel sektörde çalıştım. Halen, kayıtlı-ruhsatlı malî m..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster