Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Şubat '15

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
2169
 

Envâru’l Kur’ân (Kur’an’dan Hayata) dersleri -1-

Envâru’l Kur’ân (Kur’an’dan Hayata) dersleri -1-
 

www.envarulkuran.com


“Rabbimiz bizi bu nurlu yoldan ayrı koymasın

Kitâbı’nı konuşmayı,

Kitâbı’yla konuşmayı,

Kitâbı’nı konuşturmayı,

Kitâb’ını gündem yapmayı,

nasip eylesin.”

(Mehmet Okuyan)

 

Bir tesadüf eseri, Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın, Envâr’ül Kur’ân (Kur’ân’dan Hayata) isimli derslerini internetten takip etmeye başladım. Dersler beni çok etkiledi. Sadece dinlemenin yetmeyeceğini düşünerek kısa notlar almaya başladım. Ancak dersler ilerledikçe bu kısa notların yeterli olmadığını, hocanın ağzından çıkan her kelimenin çok değerli bilgiler içerdiğini gördüm. Başa döndüm ve ilk dersten başlayarak her dersin neredeyse tamamına yakın bir bölümünü kayıt altına aldım. Zamanla bu dersleri sadece kendime saklamamam gerektiği düşüncesi zihnimi meşgul etmeye başladı.

Günümüzde yaşanan olumsuzlukların tamamının, Kur’ân’ı Kerîm’i anlayarak okumadığımız ve hayatımıza alamadığımızdan kaynaklandığını bir kez daha anladım. Yıllardır bizi yöneten ‘Siyasal İslamın’ ülkemizi getirdiği noktayı ve İslam dünyasının kan ve gözyaşında boğulduğunu da düşününce, yangına su taşıyan karınca misali, bu bilgileri paylaşmak gerektiğine inandım. Umarım faydalı olabilirim.

Bu vesileyle Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Okuyan’a bizlere vesile olduğu için teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Sevgi, saygı ve dua ile…

Tülay Hergünlü

İstanbul, 21.01.2015

 

Ders 1 - Giriş

“Allah’ın bak! Dediği yerden bakmaya çalışanlar, birbirlerine aykırı şeyler söylemezler.

Bu ümmetin Kur’an tanımı, onu hayata taşıdıkları zaman yerini bulacaktır. Sloganlarla değil, uçan laflarla değil. Ne zaman hayatınıza taşırsanız Kur’ân’ı o zaman tarif edeceksiniz.

Derdi aynı olanın dermanı da aynıdır. (M.İslamoğlu)

“De ki, Hak, gerçek gelmiş ve batıl yok olmuştur.”

Siz batılın yok olmasıyla uğraşacağınıza,  Hakk’ın gelmesiyle uğraşın. Siz Hakk’ın güneşini doğurursanız batılın karanlıkları kendiliklerinden yok olacaktır. Siz vahiy uğruna bir duruş ortaya koyun, Allah nûrunu tamamlayacaktır.

Rabbimiz kitabını, Şuara Suresi 192-196. ayetlerde tarif etmiştir. Üstelik pek çok yönünü açıklayıcı şekilde tarif etmiş. Biz Kur’ân’ı, Kur’ân’dan tanımayı değil başka türlü tanımaları yeğledik. Bu yüzden Kitâbullah’ı tanımaz hale geldik.

Rabbimiz kitabının adına 1- Nimet, 2- Rızk adını vermiştir.

Niye Rızk demiş? Bedenin gıda ihtiyacı için bilinen gıdalar vardır. Ama asıl gıdaya muhtaç olan ruh’tur. Ruh’un gıdası vahiy’dir. Öyleyse biz, vahiy’den besleneceğiz. Rızkımız vahyimiz olsun.

Vahyin bir adına Rabbimiz “Ruh” adını vermiş. Rabbimiz Kur’ân’ın isimlerinden birini Ruh diye belirlemiş.

Bir beden için ruh’un anlamı neyse, hayat için Kur’ân’ın anlamı da işte tam odur.

Enfal Sûresi 24. Ayet: “Allah sizi, size hayat verici şeye davet ettiği zaman, Allah’a ve Peygamberin çağrısına icabet edin. “

Size hayat verecek şeye sizi çağırdığı zaman. Öyleyse Kur’ân, hayattır. Hayat, Kur’ân’a uygunsa hayattır.

Dersin adını, “Envâr’ul Kur’ân” verdik. Ümmet ışıksız kaldı. Ümmetin ışık kaynağıyla onları buluştursun diye Rabbimiz, kitabının isimlerinden birini “Nûr” diye belirledi. Işıksız dünyamızın ışığı olsun diye vahyi gönderen Cenabı Hakk’ın bu gönderiş amacına uygun olarak bizde bu derslerimizin adını, “Envâr’ul Kur’ân” yani “Kur’ân’dan Beslenen Aydınlıklar” diye belirledik.

Şems Suresi 1. ve 2. Ayetlerinde harikulâde kısacık iki cümleden oluşan ifade vardır. Yemin ifadeleri. Buyuruyor ki Rabbimiz; “Güneşe yemin olsun, onun aydınlığına da yemin olsun. Güneşi tilavet ettiği zaman ay’a da yemin olsun.”

Ay’ın güneşi tilavetinden bahsediyor Allah. Biz tilavet kavramını daha çok Kur’ân’ı okumak diye kullandık. Ama bu kavram başka yerlerde de geçiyormuş meğer. Ay, güneşi tilavet ediyormuş. Ay, güneşi okuyor denemez. Ay, güneşi tekrarlıyor denemez. Ay, güneşi tilavet ediyor demek, iki tane mana verebilir:

Ay, güneşi takip ediyor. Ay, güneşin yörüngesinde bulunuyor demek.

Aslında ay, bire bir dünyanın yörüngesindedir. Ama dünya, yörüngesiyle beraber güneşin etrafında döndüğü için ay da güneşin etrafında dolaylı olarak dönüyor deriz. Bunun önünde bir engel yok. Mesele onun etrafında dönmesi değil. Burada, tilavet kelimesinin kullanılmasının başka bir maksadı olması lazım. Rabbimiz bize, gezegenlerin hareket sistemiyle alâkalı bilgi vermenin ötesinde başka bir şeyler söylüyor. Ayın güneşi tilavet etmesi demek, Ay’ın ışığını güneşten alması demektir. Ay, ışığını güneşten alıyor; önce kendisi aydınlanıyor sonra da onu yansıtıyor. Ay’ın bir yansıtıcı fonksiyonu var bu gezegenler âleminde. Onun bu fonksiyonuna Kur’ân, tilavet kelimesi ile karşılık veriyor. Öyleyse Kur’ân’ı tilavet edenler, ay, tıpkı nasıl güneşi tilavet ediyorsa, sizde Kur’ân’ı öyle tilavet edin. Yani, ışığınızı Kur’ân’dan alın. Kur’ân’ın peşinden gidin. O’nu takip edin. Tilavetiniz takibe dönüşsün. Işığınızı Kur’ân’dan alın. Önce siz aydınlanın sonra da etrafınızı aydınlatmaya gayret edin. Güneşin ışığını görmeyenler, gece lambalarını ışık zanneder. Sonra o ışıkların karşılığında güneşe bakınca da gözleri kamaşır. Güneşin ışık oluşunu fark edemez, göremez. Niye karanlıkların içindeki gece lambalarına ışık misyonu vermiş? Vahyin bulunduğu dünyada başka bilgi kaynakları, gece lambası mesabesindedir. Işığımız Kur’ân’ımız olacak, oradan besleneceğiz.

Biliyorsunuz felsefelerde filozoflar varlıklarını, iddialarını, öncekilerin görüşlerini çürütmeye dayandırırlar. Yeni bir felsefe öncekilerin iptaline dayalıdır. Oysa nübüvvet kurumu hiç de öyle değildir. Nübüvvet kurumunda birbirinin devamı olmak, birbirini tasdik etmek, birbirine yardım etmek vardır.

Âli İmran suresinde buyuruyor ki Rabbimiz: “Allah bütün peygamberlerden söz almış. Size kitap ve hikmet türü her ne gelirse, sonra onları tasdik eden bir peygamber sizinle buluşursa, o peygambere iman edeceksiniz ve ona yardım edeceksiniz. “

Nübüvvet birbirini tasdike programlanmış bir kurumdur. Biz filozofların izini değil,  peygamberlerin izini takip edeceğiz. Yani, birbirine yardım eden ve birbirini tamamlayan unsurlar olarak, hayata ve Kur’ân’a bakacağız.

Buyuruyor ki Rabbimiz Maide suresinde;  “Sana bir amacı gerçekleştirsin diye bir kitap indirdik. Kendinden öncekileri tasdik eder.”

Biz daha çok bizden önce bizim peygamberimize indirilen vahiylerin, önceki vahiyleri iptal ettiğine dair bir kanaate sahip kılındık. Bu ifadenin Kur’ân’î bir referansı yok. Kur’ân aksine, bu vahyin öncekileri tasdik ettiğini ilan ediyor. Kendisinden öncekileri tasdik eder, sadece tasdik de değil, onları, sahiplenen, koruyan, kollayan bir misyonla, Kur’ân dizayn edilmiş. Peygamberler birbirlerinin reddiyecisi değillerdir. Peygamberler, aynı kaynaktan beslenen, ilâhi bildirimlerin insanlara tebliğ edicileridir. Birbirlerini yalanlamazlar.

Enam Suresi 83-90’ da bir pasaj var. O pasajda pek çok o peygamberi sayıyor, sayıyor Rabbimiz, hepsine vahyedilmiş olduğunu ilan ediyor.

Her peygamber kitap almıştır. Kitap almayana peygamber denmez. Siz bakmayın, nebiler kitap almamıştır, resuller kitap almıştır, öyleyse her nübüvvet bir risalet değildir, ama her risalet bir nübüvvettir gibi ağız oyunları yapılıyor. Hayır, nübüvvet ilahi bilgilerden haberdar edilmek demektir.

Risalet, o bilgileri ümmete aktarma kurumudur.

Nübüvvet; İlahi bilgilerden haberdar edilmek demektir

Risalet; Bu bilgileri ümmete aktarma kurumudur Her peygamber hem nebidir, hem resuldür. Her nebi resuldür, her resul nebidir. Ama her peygamber önce nebidir, sonra resuldür. Olanı budur. Meselenin kitap verilip verilmemesiyle alâkası yoktur.

Enam suresi 89. ayette buyuruyor ki Rabbimiz; “…İşte bunlar var ya bu peygamberler, her birine kitap verdik. Her birine muhakeme gücü verdik. Nübüvvet verdik.”

Risalet- Nübüvvet- kitap ilişkisi bağlamında başka bir ayet; Bakara suresi 213. ayet: “İnsanlar tek bir ümmettir. Allah, peygamberler, en nebiyyin gönderdi. Müjdeleyiciler olsunlar ve uyarıcılık yapsınlar diye. Her biriyle beraber Allah kitap indirdi. “

Demek ki nebilere de kitap verilmiş.

Bir başka âyet ise Meryem Sûresi; İşte Hz. İsa’nın konuşmaları. (Bu arada Hz İsa’nın doğar doğmaz, beşikte hatta anasının karnında risalet aldığı doğru değildir. Ana karnında alınan risaletin ümmete ne faydası olur? Bu konuları da ileride işleyeceğiz, Allah izin verirse.)

Hakikatler bütün açıklığıyla Kur’ân’da yer almış. Bütün cevaplar Kur’ân’da var. Hakikatleri ne kadar gizleyeceksiniz? Bakara suresinin 159. Ve 174. ayetleri bu ümmete inmeyecek miydi?

Adam diyor ki, “kafam karıştı.” Karışsın. Karışmayan kafadan hayır gelmez. Kafa karışacak, ama karışık kalmayacak. Kur’ân, Allah’ın izniyle o karışıklığı giderecek. Yemin ediyorum ki bu soruların cevapları Kur’ân’da vardır. Ama Kur’ân okunmayınca bu cevaplar görünmüyor. Başkalarının kanaatleri Kur’ân’ mış gibi satılıyor. Beşeri olan, İlâhi olanla karmakarışık ediliyor. Oradaki sorun, beşerin görüşünün ilâhileştirilmesinden daha tehlikelidir; Allahın ifadesinin, beşer düzeyine düşürülmesidir. Korkunç bir hata yapılıyor.

Hz. İsa konuşuyor; “Ben Allah’ın kuluyum. Allah bana kitap verdi ve beni Nebi kıldı.” Kitap verildikten sonra “Resul’e” demesi lazımdı, ama öyle demedi. “Bana kitap verdi ve beni Nebi kıldı.”

Her peygamber hem nebidir, hem resuldür. Ama önce nebidir, sonra resuldür.

Bu bağlamı şurayla ilişkilendirdim. Dedim ki, Rabbimiz peygamberler gönderdi. Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatler birbirlerinin alternatifi şeyler değildir. Bunlar birer seçenek filan değillerdir. Aynı hakikatin, değişik zamanlarda, değişik dillerde, ümmetlere aktarılmasından ibarettir. Arapça kutsal bir dil filan değildir. Yok öyle bir şey!

Güya Peygamberimize nispet edilen bir rivayette ki öyle dediğine hiç ihtimal vermiyorum, Arapça’yı üç şeyden dolayı sevin. Neye rağmen demiş; meselâ şu ayete rağmen demiş:

Rûm Sûresi 22. ayet: “Dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu, Allah’ın kudret emarelerindendir.”

Bir dil diğerine göre daha az iyi daha çok kötü olmaz. Peygamberlerin farklı dillerde ümmetlerine hitap etmesinin sebebi, İbrahim Suresi 4. ayet de beyan buyruluyor;

“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara açıklamalarda bulunsun.”

İşte bu kadar net açıklanmış. Arapça kutsal bir dil olsaydı Tevrat’da Arapça olurdu, İncil’de Arapça olurdu, Zebur’da Arapça olurdu. Kur’ân’ın Arapça olmasının bir tek sebebi vardır o da  Hz. Muhammed ve ilk muhataplarının Arap olmasıdır.  

Güya Peygamberimiz demiş ki; Ben Arap olduğum için Arapları sevin. Ebu Cehil’de Arap. Onu da mı seveceğiz? Bir ırk, sırf o ırktan olmak ya da o özlemi duymak için sevilir mi? İnsan tercih etmediği şeyle övünür mü? Bu ne garabet bir şeydir?

Biz, Arapçayı değil, Kur’ân’ı severiz.

Efendim Cennet’te Arapça konuşulacakmış. Adamın büyük derdi var. Diyor ki, “Cennet’e belki gideriz ama nasıl konuşacağız? Arapça bilmiyoruz.” Ben de diyorum ki, sen hele Cennet’e git. Sana orada Allah Rab’ca bir dil yaratır, konuşursun, merak etme. Bakın nelere evriliyoruz? Dilleri yarıştırmanın bir âlemi yok. Cennet, oraya gidenler için bir mahzunluğun ve bir istek ve arzuların yerine gelmemesinin yeri değildir. Orada her şey var.

Dedim ki, Peygamberlerin sunduğu hakikatler aynı kaynaktan gelen hakikatlerdir. Onlar birbirlerini yadırgamazlar. Birbirlerinin reddiyecisi değillerdir. İşte Enam Sûresi 83 ila 90. ayetleri hatırlayıp şu cümleyle meseleyi noktalamak istiyorum. Rabbimiz bütün bu ayetleri bütün bu peygamberleri beyan buyurduktan sonra, peygamberimize hitaben şöyle sesleniyor:

“İşte bunlar var ya bu peygamberler, Allahın kendilerine hidayet ettiği insanlardır. Öyleyse sen de onların hidayetine tabi ol.”

Risalet böyle bir kurumdur. Risalet birbirine yardım eden, birbirini destekleyen bir kurumdur. Yazboz tahtası değildir. Birinin ak dediğine öbürü kara demez. Birinin yap dediğine öbürü yapma demez. Birinin haram dediğine öbürü helal demez.

Kur’ân-ı Kerîm’de iman esaslarının sayıldığı ayetler var. Bunlardan bir tanesi Bakara Sûresi 177. ayette, Kitap kavramı ile ilgili bir şey geçiyor;

Ayette inanacağımız değerler sayılırken, “Kitaplara iman” demiyor, “Kitaba iman” diyor. Niye? Çünkü Allah katında kitap bir tanedir. Diğerleri o kitabın değişik dillerdeki versiyonlarıdır.  “Kütüb” kelimelerinin Kur’ân’da kullanılmasının sebebi de budur. Bunlar birbirlerinin alternatifi şeyler değillerdir. Bir tane kitap var. “Kitabın anası sadece Allah’ın katındadır.” Peygamberlere onun değişik versiyonları, değişik dillerdeki ifade biçimi vahyedilmiş. Onlarda ümmetlerine bunu öylece aktarmışlardır.

Hep Kur’ân’dan konuşuyoruz, niye? Çünkü Rabbimizin kelimeleri bitmiyor. İşte size muhteşem iki âyet; Kehf Sûresi109 ve Lokman Sûresi 27. Ayetler:

Kehf 109: ” De ki, eğer deniz, (aslında bu denizler demektir. Lokman suresinde bunu açıklıyor) mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz biter, giderdi.” Diyor. Hatta bir deniz değil bir tane daha ilave etseniz, bir deniz daha size mürekkep olarak versek fark etmez. Denizler biter, Allah’ın kelimeleri bitmez.

Lokman 27: “Yeryüzünde gövdesi bulunan ne kadar varlık varsa, (bunun ille ağaç olması gerekmiyor, Eş Şecer; Gövdeli bitki, ağaca varıncaya kadar her biri demektir. El Necim kelimesi gövdesiz bitki, ot demektir. )Yeryüzündeki gövdeli bitkiler kalem olsa, bir deniz hatta onu destekleyecek 7 tane daha deniz olsa ve elbette onlarda mürekkep olsa, Allah’ın kelimeleri bitip tükenmez.”

Kur’ân’ın en muhteşem özelliklerinden biri çok okunmasıyla eskimeyen tek kitap olmasıdır. Ne kadar okursanız okuyun onu eskitemez ve tüketemezsiniz. Çünkü Kur’ân’ın metni bir defa inmiştir. Mânâsı sonsuz defa inmeye devam etmektedir.

Siz biliyor musunuz kadınlar doğum yaparken elbette sancı çekerler; Annelikleri gereği. Ama asıl doğum insanın beyninde yaşadığıdır. Siz hiç beyin doğum sancıları çektiniz mi? Siz hiç yatağınızda yatarken fırlayıp kalktınız mı? Bir problemi çözmüş olmanın derin huzuruyla buluşmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, şimdi bu sözümü anlamazlar. Beyin, dişi ve erkek fikirlerin buluştuğu yerdir. Orada filizler meydana gelir ve hakikatler ortaya çıkar. Duamız; Kur’an beynimizi inşa etsin diyedir. Aklımızı inşa etsin diyedir.

Hz. İbrahim müşrik olan bir babayla nasıl konuşulacağını bize öğretiyor. Kıssalar muhteşem değerlerdir, Kuranın bize sunduğu. Ama gelin görün ki ümmet, kıssa diye bazı nakaratları bazı efsaneleri bazı hikâyeleri ve bazı masalları tercih ettirilir hale geldi. İnse ya sana da İbrahim suresi, inse ya sana da Meryem suresi. Anlasana Hz Meryem’in neler çektiğini. Hz Zekeriyya’nın o muhteşem duası sana da insin. Sonra dua ederken Allah’a meydan okumamayı öğrenirsin. Bu ümmet dua yapmaz oldu. Bu ümmet, Allah’a adres tarif eden ve Allah’a meydan okuyan cümlelerle dua yapıyor. Çünkü Meryem Sûresi’nin 2.ve 3. Ayetleri onun hayatına inmedi. Eğer inseydi, Araf Sûresi’nin 55. ve 205. ayetlerini bir kere anlayarak okusaydı, Allah’a meydan okuyarak dua yapmayacaktı. “Boynu bükük ve gizli, yüreğinden dua ederek Rabbinize seslenin. Allah, haddi aşanları sevmez.”

205. ayetinde buyuruyor ki: “Kelimeleri bağıra çağıra değil, nefsinin içinde boyun bükmüş, kısık sesle Allah’a niyazınız olsun. “

İsra Suresi’nin 110. Ayeti. “…Duada bağırıp çağırma. Kelimeleri de yutma. Gizli bir eda ile Rabbine niyazın olsun.”

Bazısı da şöyle tercüme ediyor;  “namaz kılarken bağırma. Salât kelimesini her gördüğü yerde namaz zannediyor. Hayır, Salât dua demektir. Duan da bağırıp çağırma. Allah adres öğrenmek durumunda değildir.

Bakara 186. ayette buyuruyor ki: “Sana kullarım benden sorduklarında ben onlara çok yakınım de. Benden biri bir şey istediği zaman onun isteğine ben karşılık veririm. Öyleyse onlar benim davetime icabet etsinler. Bana iman edip güvensinler ki doğru yolu bulsunlar.”

“Bana güvensinler ben onları sahipsiz bırakmayacağım” diyor Allah’ü Tealâ

Mümin Suresi 60. ayet; “Rabbiniz buyurdu ki;  Bana dua edin size karşılık vereyim.”

Kaf suresi 16. Ayet; “Biz insanoğluna şah damarından daha yakınız. Biz ölmekte olan insana sizden çok daha yakınız ama siz görmüyorsunuz.”

Rabbimiz bize o kadar yakın ki bize bizden yakın. “Allah insana, kendisiyle kalbi arasına girecek kadar yakındır. Öyleyse sana bu kadar yakın olan Rabbine neyi duyurmak için bağırıp çağırıyorsun. Dua ile ilgili ayetler sana inmeyince, böyle bağırıyorsun.

Başkasının yaptığı duayı okuyor. Dua okumak başka bir şeydir. Dua yapmak bambaşka bir şeydir. Dua yapmak, yüreğinin sesini dile getirmektir. Hissiyatınızı ortaya koymanızdır.

Yağmur duasına gidiyorlarmış. Yolda bir Salih adama uğramışlar, demişler ki sen de gel. “Gelmem.” Niye? “Allah sizin duanızı kabul etmez.” Niçin?” Duanızın kabul olacağına inanmıyorsunuz.” Niye? “Hani şemsiyeniz?” Yağmur duasına gidiyorsun elinde şemsiye yok.

Duanın kabul olmasının şartı, kabul edileceğine iman etmektir. Çünkü dua, kabul edilmiş bir ibadet gibidir. Öyleyse o arzuyla ortaya konulması lazımdır. Hatta duanın önce gereklerinin yerine getirilmiş olması lazım. Sonra duaya sırayı getirmek gerek. İşte Fatiha suresi.Her zaman okuyoruz ama surenin 5. ayeti henüz bize inmedi gibi geliyor, bana. “İyyâke na'budu ve iyyâke nestaîn.”Allah önce fedakârlık yapmamız gerektiğini bize öğretiyor. Sonra yardım istememiz gerektiğini beyan buyuruyor ama biz ayeti tersine çevirmişiz.

Fâtır suresinin10. ayeti bunu haykırıyor:  “İçinizden her kim onur, şeref, haysiyet arıyorsa bilsin ki onur, şeref haysiyet bütünüyle ve sadece Allah’ın katındadır. En kıymetli sözler sadece Allah’a ulaşırlar.” Ya da Allah’a ulaşacak olanlar en kıymetli olanlardır.

“Onları Allah’a yükseltecek olan Salih amellerdir.” Yani önce, “İyyâke na'budu” kısmını yapacaksın sonra “İyya kenastain” kısmına geçeceksin.Ayetlerin hayatımıza inmesi bu anlamda ayetlerle hayatımızı buluşturma noktasında tecelli edecek. Slogan atmayla olmuyor.

Ümmet ellerini kaldırmanın şekliyle uğraşırken, ellerini niye kaldırdığını unutuyor. Dua’da elini kaldırmanın esprisini unutan bir adamın elleri sadece yorulmuş olur ve gerisin geri bitap düşer. Ya Rabbi, bu eller elinden geleni yaptı, şimdi senden yardım niyazındayım. Mustafa İslamoğlu’nun dediği gibi; “Yüzünü çevireceğin ellerin, ellerine bakacağın yüzün olsun.” Yüzün olsun, bakacağın ellerin olsun. Fedakârlık yapan ellerle Allah’a seslenirsen o dua kabul olur. Hiçbir şey yapmadan dua ile başlıyorsun.

Kur’ân’da “Vechullah” tabirleri vardır. Allahın yüzü. Allahın yüzü için. “Allah’ın yüzü için” demek, Allah’a yüzün olsun demektir. Allah’a bakacak yüzün olsun. Fedakârlık yapmış bir yüzün sahibi ol. Dua’nda elini çevireceğin fedakârlık sahibi bir yüz ve kendisine bakacağın fedakârlık sahibi elin olsun.

Biz vahyin çocukları olarak, Kur’ân’ın inşa ettiği aklın sahibi olarak, hayata Allah’ın bak dediği yerden bakabilmek için, Envâr’ül Kur’an diye dersler yapacağız, inşallah.

Yani Rabbimiz ilk emrini “kıraat et” diye verdiği bu kitapta, “kıraat ettin mi?” sorusunu sorduğunda, mahcup olmamak için, Envâr’ül Kur’ân derslerini yapacağız. Ruuzu Mahşer’de, Furkan suresinde, efendimizin şikâyetine konu olacağı haber verilen; “Ya Rabbi, şu benim kavmim bu Kur’ân’ı yalnızlığa terk ettiler” şikâyetinde, şikâyet edilenlerden olmamak için, Envâr’ül Kur’ân derslerini yapacağız. Ucu cennete açılan bir yolun yolcuları olmak için, Envâr’ül Kur’ân derslerini yapacağız.  Amacımız, efendimizin hayatında yaptığı gibi, 23 yıl sekmeden gece ve gündüz demeden hayatını adadığı bu görevi nasıl bir şuurla yaptıysa, O’nun izini ve O’nun yolunu takip eden ümmetleri olarak, vahyin ışıklarıyla aydınlanmaya gayret edeceğiz. En büyük cihadın Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ı anlatmak olduğunu yeniden hayatımızda yaşamak için Envâr’ül Kur’ân derslerini yapacağız. Amacımız, Allah’ın rızasını kazanmak ve Resulullah’ın, Ruuzu Mahşer’de, yanıbaşında olanlardan olabilmek için bunu yapacağız.

Hakk’ın nûr’unun doğması için gayret edeceğiz. Vahyin inşa ettiği bir aklın sahibi olmaya gayret edeceğiz. Rabbim bu uğurda sadakatimizden ayrı koymasın. Yardımını üzerimizden eksik etmesin.  

Nahl Suresi 98. ayetinde beyan buyurduğu gibi; Şeytan vesveseleriyle geldiğinde Kur’an kıraatiyle meşgul olduğunuz zaman Allahın yardımına sığınmayı unutmayacağız.

Çünkü Şeytan, tilavet edenlerle değil, daha çok kıraat edenlerle uğraşır. O ayette de ona işaret buyuruluyor. Tilavet, dilin okumasıdır, Kıraat aklın okumasıdır. Düşüncenin meydana getirilmesi için yapılan bir entelektüel okuma biçimidir. O okumalarda Şeytan yüreği patlayan bir darlığın içine girer.

Rabbim, hata yaptırıp yere baktırmasın, öbür âlemde rızasını kazanmış olmanın derin huzuruyla cennet misafirleri arasına bizi de katmasını, O’ndan, en kalbi niyazım olarak diliyorum. Allah hepinizden, hepimizden razı olsun. “

27.10.2013

 

  

NAHİDE ÇELEBİ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tülaycığım, bilgilendirici yazınız için teşekkürler, selam ve sevgiler.NAHİDE ÇELEBİ

NAHİDE ÇELEBİ 
 03.02.2015 13:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 499
Toplam yorum
: 632
Toplam mesaj
: 80
Ort. okunma sayısı
: 1095
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

Ankara doğumluyum. İstanbul'da uzun yıllar özel sektörde çalıştım. Halen, kayıtlı-ruhsatlı malî m..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster