Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mart '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
773
 

Erbakan rahmet-i rahmana kavuştu, ekranlara efendilik yağdı

Kimi gömsek, cenaze süresince aklımız başımıza geliyor. Sonra yine olan ölene ve bu millete oluyor... Hem siyaset, hem siyasiler ve devlet kurumları, eski hamam eski tas, yollarında devam etmek kaprisi ile diretiyorlar. Oysa halk ve Dünya gerçekleri karşısında, kimsenin böyle bir lüksü olma ihtimâli bile yok. Keza, Bor’un pazarı Dünya’da bile geçti, bitti. Ve eşşeğin sürülebileceği bir Niğde de çokları için bulunmayabilir artık. Yani her bir fert, külâhını önüne koyup, adam gibi ülke ve kendi yarını için düşünmekle yükümlüdür.  

Necmeddin Erbakan Hakk’a yürümüş. Allah taksiratını affetsin. Ben kendisini pek beğenmezdim ama ondan daha fazla beğenmediğim lider Demirel’dir. Tansu Çiller’in danışmanlığını yaptığım sürede, diğer tüm danışmanların ve de herkesin, Erbakan’ı gayet vatanperver olarak andığına, hayretle şahit oldum. Sonra başka çevrelerden de benzeri duyumlar aldım. Tabiî esasen Allah huzurunda kim kimdir? Bunu bilmemiz mümkün değildir. Meselâ “Kim Kimdir?” kitabının naşiri bile, bizim yanımızda çalışmış bir zat olmasına rağmen, benim o kitapta esamemin okunmaması gibi. Bazılarının esamesi de, belki Hakk katında okunmayabilir. Bana sorulduğunda: Dîni bütün bir adam olarak, bu zatın din ile siyaseti karıştırması, benim kökten anlamadığım, kabul de edemeyeceğim, ciddi bir meseledir. Ama dediğim gibi: Bu işler yaradan ile kul arasında cevap bulacak işlerdendir. Millet ise ne karar verdiğini her zaman ve peşin olarak gösterir zaten. 

İslâm Dîni, Dünya halklarının tümüne şâmil bir Hakk esasıdır. Siyaset ise, lider ile halkın sadece bir kesimine dair bir meseledir. Lider dinin ardına sığınarak siyaset yapacak olursa; Hakk sözü ile lider özü birbirine karışır ki; bu bileşim de, halkın ihtiyacına mugayir bir durum arz eder. Belli bir süreç içinde, bu anlayışın neticesi de, her taraf için felâket olur. 

Ancak bu cenaze sebebi ile nedense çok eski günlere, Yassı Ada günlerine döndüm. Ve tekrar derinlemesine düşünmeye başladım. Bir daha esefle fark ettim ki; Yeniçeri döneminden bu zamana kadar, bu milletin bağrına bastığı kendi askerinden çekmediği kalmamış. En yandığım da, Padişah III.Selim gibi büyük bir bestekârın, Topkapı Sarayı III. yerinin girişinde, Yeniçeriler tarafından bir hiç için öldürülmesidir. Ne acıdır ki; asker asker olmasına rağmen, kendisinden görmediğini, öncelikle kendine yani darbesine engel olabilir mülâhazası tahtında, yaban gördüklerini, süratle tasfiye etmiş, yargıyla ve üniversite ile iş birliği içinde, akla gelmedik insanların ipini çekmiş, ortada failini bulamadığımız, OnYediBin cinayet bırakmıştır. Şimdi şimdi anlıyoruz ki; Türkiye’nin en azından son Elli senesini sistematik bir şekilde asker yok etmiş, Binlerce ölünün yanında milyonlarca mağdur da ortaya çıkartmıştır. Aynı asker Necmeddin Erbakan’a, Bülent Ecevit’e, Süleyman Demirel’e, Alparslan Türkeş’e, Tansu Çiller’e de yapacağını yapmıştır. Ezcümle asker sürekli millet iradesine karşı gelmekle, o iradeyi hiçe saymakla, egemenliğin sadece kendi elinde olduğunu zannetmiştir.. Bunu böyle zannetmesindeki en büyük amil de, yargı içindeki muhkem daireleri ile medya içindeki yandaşları, yardakçıları, alkışçıları, çığırtkanları, felâket tellâlları olmuştur. Yani Türkiye’nin son Elli yılını perişân eden kitle, sadece asker ile tarif edilemeyecek kadar geniş ve değişik bir kitledir. Ve bu kitle bunca hukuk dışılığa rağmen kendini erdemli, yaptıklarını da ahlâkî saymaktadır. Ne var ki; şu an tersine bir görünüm hasıl olmuştur. Sivilden, kürsüden ve askerden bazı kişiler Silivri’dedir. Dışarıda olan sempatizanlar da, her zamanki gibi çığırmaya devam etmektedirler. Var sayalım ki; tutukluların ve tutuklanacakların hepsi suçsuzdur. Onların bile en büyük suçu: Bu zamana kadar, bütün olanları engellememiş, hatta olanlara alenen, güle oynaya çanak tutmuş olmalarıdır!.. Bir yanda ölü diri mağdur milyonlarla ifade edilen, bu milletin bir kesim halkı vardır. Yine aynı yanda, Türkiye’nin yıllar süren, patinajları, maddî manevî müthiş kayıpları ve fazla geri kalmışlıkları, hatta hukuksuzlukları da vardır. Bu müthiş ve küresel nakıs mevcutların karşı tarafında ise; sadece Silivri’deki ve/veya benzeri yerlerdeki, davalılar ve her kesimden bir avuç tutuklu insan vardır. Bence bu kişilerin oralarda ve tutuklu olarak yargılanmalarında, millet hukuku ve halkın beklediği adalet açısından da, hiçbir sakıncası yoktur. Vicdan muhasebesine vurulduğu zaman, sakıncası olmasına imkân da olamaz zaten!.. Çünkü halkın canına nicedir yetmiştir, yıllardır egemenlik hakkının sürekli gasp edilmesi ve bu uğurda nice değerlerinin ulu orta katledilmesi... 

Halkını ve ülke hudutlarını korumakla görevli ve yükümlü olanlar, halkını düşman hukukunu guguk görmeye başladıkları zamanlar süratle cinayetler ve adaletsizlikler başlar!.. 

Yazıma başlarken, Rahmetli Necmeddin Erbakan Hocayı, siyaset adamı olarak beğenmezdim demiştim. Ancak ilim adamı olarak, haddim olmasa da, herkes gibi ben de gerçekten kendisini taktir ederdim. Ve keşke ilim adamı olarak da kalsaydı. İnsanlığa muhtemelen daha faydalı olurdu. Ben sadece kendisini değil; en başta Süleyman Demirel olmak üzre, Bülent Ecevit’i, Hele Mesut Yılmaz’ı, keza Deniz Baykal’ı da hiç beğenmezdim, demiştim. Tabiî bazı kişiler adam gibi adamı ve Onun kabinesini beğenmeyip, düzmece bir mahkeme sayesinde iki arkadaşı ile birlikte Onu katleder, tüm kabinesini de hapise yollarsa, sonradan milletin siyaset meydanında bulduklarının değerleri, asılmış olanlar ile hapis edilenlerin %25 değerinde bile olmaz. Bu neticeye de şaşmamak lâzımdır. Ve fakat Bülent Beyin, Rahmetli hocanın, Tansu Çiller’in yakın dönem siyaset tarihinde, çok önemli rolleri olduğunu ve bu rollerini fena da oynamadıklarını, Yüz sene sonraki tarih yazacaktır. Bugün Rahmetli hakkında o kadar müspet sözler edildi ki; O sözleri edenlerin, Rahmetli için hayattayken dediklerine hayret etmemek, akıl dışı bir hâle geldi. Tabii bilinçli medya mensubîni ve siyasetçiler, kantarın topunu kaçırmadılar. Her zamanki gibi sözün kararında kaldılar. Açıkça bir gerçek vardır ki; 

Türk milleti yaşayanın da ölenin de arkasından abartma huyunu bırakmadıkça muasır medeniyetler muvacehesindeki son km. taşına ulaşamayacaktır. Zira erdemli olmanın yolu, gereksiz yere yermemek ve övmemek ve de abartmamaktan geçer. 

Hoca, Rahmet-i Rahman’a çok tuhaf bir tarihte nail oldu. İlim ehli, bu türden işleri bir ilâhî işaret olarak kabul eder. Hiçbir şey olmasa bile, söz konusu tarih, mutlaka câlib-i dikkattir. Allah Necmeddin kulunun, taksiratını affetsin, kendisine Rahmet eylesin, mezarını pür nur makamını Cennet eylesin. Hakkında yapılan ibadet ve duaları da Ravza-i Mutahhara’da yapılan ibadet ve dualara ilhak ile kabul eylesin. Ailesine de ecr-i sabır ihsan etsin. Tabii bu duadan sonra bendeniz burada, Hatim indirmeyeceğim. Ve tabiî yakın siyaset tarihimiz açısından, kendisinin iktidar yada hükümete ortaklığı konularında, fazla bir söz de etmeyeceğim. O sözlerin zaten bugün lüzumlu lüzumsuz fazlası ile hepsi edildi. Ancak bendeniz, Türkiye için neredeyse artık ahval-i adîden olan, ciddi bir konu üzerine, efkâr-ı umumînin dikkatini bir kez daha, hatta son kez çekmek isteyeceğim. 

En zor yönetilen toplumlar, hafızaları zayıf olan toplumlardır. Ve Türk toplumu, sanki özenle hafızası zayıf olanlardan seçilmiş bir toplum gibidir. 

Akılda kalması için Bir daha özetleyelim ki; OnYediBin faili meçhul cinayet, İdamlar, ihanetler, kanaat önderlerinin katledilmeleri, ordudan ihraçlar, iflaslar, fişlemeler, içi boşaltılan bankalar, sayısız mevduat mağdurları, yok edilmeye çalışılan ve edilen tecrübeli emektarlar, bitmeyen bir türban teranesi, bir türlü kurulamayan ekonomik sistemler. ElliBin ölü, çakma şeyhler ve sevgililer, sürekli kapatılan partiler, Müsliman olduğu için tahkîr edilenler, amansızsa süregelen iç ve de dış tehditler, çağ atlaması onar senelik darbelerle ertelenmiş Türkiye ve milyonlarca kişinin bizzat gördüğü ağır zararlar!.. Neredeyse yarısı şizofren edilmiş bir toplum. Akıl almaz karşıt görüşler ve karmakarışık değerler.. Ve tüm bunların karşılığında, BirKaçYüz zanlı için, şimdi kopartılan kıyametler. Hanımefendi ve Beyefendiler, O zanlıların hepsinin en asgarî suçları: Suçlandıkları fiilleri engellememiş olmaktan ötürüdür! VE İNSAN OLAN, HERKES, BU KADAR SUÇ KARŞISINDA DAHÎ, SES ÇIKARTMAYA UTANIR!.. Arif olan, sadece ve sabırla, adaletin ne yönde tecelli edeceğini bekler?!. 

Çok büyük Bir ülkede, babanın muhatap olduğuna evlât hatta torun da muhatap oluyorsa; O ülke maymunlar cehenneminden beter bir ülke demektir. 

Yukarıda adı geçen Merhum da, bu sıkıntılar içinden, büyük bir sabırla gelip geçmiş zatlardan biridir. Yanılmıyorsam partisi, dört kez kapatılıp, isim değiştirmek sureti ile tekrardan açılmış bir partidir. Kim ya da hangi parti, bu kadar büyük bir haksızlığa lâyıktır? Bu tür olayların silsilesi sonrası, o partiden ne tür bir hayır gelebilir? Kaldı ki; dünya üzerinde hangi millet “maalesef hepsi doğru olan” yukarıda saydığım ağır zulümlere lâyık olarak, yaşamaya mahkûm edilebilir?!. Tabiî ki hiçbir millet... Ancak, Türk milletinin Cumhuriyet tarihi, ne yazıktır ki böyle olaylarla geçmiştir. Bu süreç hiçbir veçhile mazur gösterilebilir ve kabul edilebilir bir süreç değildir, ama artık olması da mümkün görülmeyen bir kâbus süreçtir... 

Dünü tahlil sayesinde yarını tahmin edip, tedbirini almayan siyasiler, dünya tarihinden silinmeye ve hatta milletlerini de silmeye mahkûm kalırlar. 

Şimdi akılları başa toplayıp, bu işe önayak olarak en başta: TSK, YARSAV, YARGITAY, DANIŞTAY, SAYIŞDAY, ANAYASA MAHKEMESİ olmak üzre: Bütün DEVLET KURUMLARININ ve tabiî tüm MEDYANIN millet önünde ve Türk milletine taahhüden: İade-i itibar etmeleri için, büyük bir şans ve zaman gelmiştir. Her devlet kuruluşu tek, tek gayet açık ve tamamen anlaşılır bir dille, kendi aslî görevlerine çekildiklerini ve asla bir daha siyasete hem alet, hem muhatap, hem de taraf, olmayacaklarını, ilân etmelidir. Seçimler sonrası, yeniden sıfır Anayasaya ve yeni yapılanmaya da karışmamalıdırlar. Artık ve ebediyen, kayıtsız şartsız egemenliğin millete ait bulunduğunu, bu millin de demokrasiye lâyık olduğunu teslim etmelidirler. Bu takdirde ve çok kısa bir süre sonra: Cumhuriyet mitinglerindeki zümre ile bugün cenazede olanların tümü, CHP’nin isteğinin tam tersine, asla karşı karşıya gelmeden; bu cennet ülkede ve cancana, kolkola: Hemen kurulabilir olan, hür, seküler ve lâik, demokratik, hukuk devleti muvacehesinde, gayet mutlu olarak yaşayacak olduklarına inanlardanım ben. 

Zamanında millete teslim edilmeyen hakların halk tarafından alınacağı gerçeği her kimin aklına zarar veriyorsa, O kişi ya da zümre hain sınıfındandır. 

Birkaç patlak beyaz boya alsak. Her hataya karşı, hepsini karıştırıp bir beyaz boya ortalaması tuttursak. Bu boyayı hiç kırmadan, önceden boyanmak için hazır edilmiş bir köşkü, baştan aşağıya kadar boyasak. Köşk ne renk olur? Tabiî beyaz renkte bir köşk olur. Pek iyi de; köşk gerçekten beyaz mıdır? İlk bakışta tabiî ki beyazdır. Ancak bu kabul, bizim her zaman için ön kabulümüzdür. Oysa biraz dikkat edecek olursak, günün her saatinde, bu köşkün ayrı renklerde olduğunu, kolayca algılarız. Zira günün her saatine göre ya da binanın baktığı yöne göre, üzerine yansıyan ışığın yanış harareti: 3200K ile 5800K arasında değişeceği için, binanın da beyaz rengi sürekli değişecektir. Bu binanın durumu ile çevresinin durumu da aynıdır. Ancak ışık yansımasının etkisi, tabiîdir ki; en fazla beyaz üzerinde rahatlıkla belli olur. Kısacası beyaz olmak zor iştir. Çünkü, her kim ki, ne ki, beyazdır; O sürekli olarak muhatabını ya da çevresini çok daha fazla yansıtandır. 

İnsanlar da (Siyasîler de) beyaz boyalı köşkler gibidir. Onlar da üzerlerine yansıyanların ışığı ile görüntü değeri bulurlar. 

Genç dinç ve de neş’eli, gezmek tozmaktan da geri kalmak niyetinde olmadığımız günlerde, her gece bir yerlerde yemek yiyip, başka bir yerlerde dans edeceğimiz kesindi de; her gece için seçilecek o yer, neresi idi?.. Buna karar vermekte sürekli zorluk çekilmekteydi. Aman yanlış anlaşılmasın. O zaman İstanbul’da bugün olduğu halde, adım üstü pıtrak gibi eğlence dinlence mekânları yoktu. Teras katında kafayı bul, temel katında pisti doldur gibi bir şans da yoktu. İstanbul’un ne tarafında başlarsan, boynunu kırıp o tarafında devam etme gereği vardı. Hele yanındaki hatunu bir de evine bırakacaksan, anadan doğma yandığın günlerdi o günler. Zira arada Boğaz köprüsü falan da hayâldi. Zaten herkesin altında araba da yoktu. Taksi herkes için pek ulaşılabilir de değildi. Arabalı sırası da bir ömür törpüsüydü. Demek oluyordu ki; şartlar açıkça belliydi. Ben bu şartları ve de birlikte çıktığım/çıkacağım hanımın ve de insanların durumunu dikkate alarak, kafamda genel bir plân geliştirmiş, ona göre gidebileceğim semt ve mekânları, oturup cetvel kalem bir sefer düşünmüş ve sıraya koymuş olarak yaşıyordum. Ama diğer arkadaşlar, pek fazla bir seçenek olmamasına rağmen, her sefer gidecekleri yerleri tartışıyorlardı. Ve tabiî bu tartışmaların sonunda, çoğunlukla benim ilk teklif ettiğim yerlere gidiliyordu. Bir gün gruba yeni giren zevzek bir hatun ortaya atılıp, “-Sonunda hep senin istediğin yerlere gidiyoruz. Sen Tanrı mısın? Sen istediğin yere git. Biz ister geliriz ister gelmeyiz.” dedi. O tarihler edepli ve efendi davranma devirleriydi. Hatunun kendine değil; kimin yanında olduğuna bakılır, her iki şıkta da susulur ve tabiî meseleyi o hatunu üstlenen erkek çözer ya da mesele çözülene kadar, bu çift grup dışında tutulurdu. O lâfın edildiği gün, ben nereye gideceğimi söyleyerek, yanımdaki hatunu da alıp gittim. Sonraki günlerde de hep aynını yaptım. Onlar ise, iki özgür deneme ve perişân olmanın dışında, her seferinde benim ardımdan aynı yerlere geldiler. Çünkü aklın ve sistemin yolu birdir.. Ve akıllıca kurulmuş sistemler üzerine, sistem keşif etmeye kalkmak, bu uğurda daha iyi netice alınmayacak uğraşlara girmek, akıllı işi hiç değildir. 

Yaradan Kâinatını, zerreden sonsuza kadar, büyük bir akılla ve hiç değişmeyecek en basit sistemler üzerine kurmuştur. O İlâh bu iktidara sahipken, O’na bakarak sıradan bir konu için sistem kuramayanlara, hep şaşırmışımdır. (İşin daha da vahimi: Düzgün yapıldığı kanıtlanmış işler varken siyasilerin yeni sistemler önerip, onları keşif için uğraşmalarıdır.) 

İnsan benim gibi zevzek olunca ya yazar ya da yazamadığı zamanlar gevezelik eder. Bazen her ikisi de çok işe yarar. Bazen de hiçbiri bir işe yaramaz. Bu vesile ile beni adam yerine koyup okuyanlara, tenkit ve taktirlerini benden esirgemeyenlere, ziyadesi ile teşekkür ederim. Ancak her zaman durum aynı olmuyor. Bazen bu durumdan eşler sıkılıyor. Tabiî eşlerin de hakkını teslim etmek gerekir. Zîra Onlar, insanların bir kez okuduğu ya da dinlediğini, birkaç kez dinledikleri için, neticede sıkılıyor olabilirler de. Herhalde eşimin üzerinde, böyle bir durum hasıl etmiş olacağım ki; bir gün karşıma geçip, “-Devamlı sen konuşuyorsun. Biraz bırak da başkaları da konuşsun.” dedi. Bu tutum bana, tabiî yukarıda bilgilerinize arz ettiğim, eşlerin haklı sıkıntısını açıkça anlatmış oldu. Evet eşimin derdini anlatmak için seçtiği sözler başkaydı ama satır araların da, benim algıladığım diğer mesajı da vardı. Ve esasen o mesaj, eşimin dile getirdiği konudan daha da önemliydi. Tabiî sustum. Gelenler, gidenler, eş, dost, misafirler, ama bende bana sorulmadıkça çıt yok! Bu hâlim ile yakın çevrede bir sıkıntı doğmadı değil tabiî. Bu sıkıntıyı dışa vuranlar da hatta alınanlar da oldu. Ancak ben, eşimin bu tutumum karşısında, ne neticeye varacağını merakla bekliyordum?! Sonunda bir gün beklediğim süreden de önce eşim patladı. Ve “- Konuş Allah rızası için Sen konuş. Sen konuşmayınca ne sohbet oluyor ne de öğrendiğim bir şey. Sadece dedikodu kabilinden bir konuşma oluyor. Hayret çok hayret doğrusu. İnsanların bu kadar mı konusu yok?.. Özür dilerim ama ne olur konuş...” dedi. Ve ben bu emirle tekrar konuşmaya başladım. Ancak eşimin tekraren dinlediği konularda, özellikle başka anlatım tarzlarını ve yorum yollarını tercih ettim. Bu durum da eşimin daha az sıkılmasına sebep teşkil ederken, bana da üslup derinliği kazandırdı tabiî. 

Aile içinde konuşup sohbet etmeyi bilmeyen milletler, konuşunca galiz ya da çaresiz sözler eden insanları (siyasileri) yaratırlar. Bu kişiler sınıf ve mevkilerine göre: Evlâtlarını öldürmekten, parti kapatmaya, gladyo yaratmaya, siyasileri asmaya ve daha ilerisine kadar işleri büyütebilirler. 

Orta Doğu’da artık iş uzun. Büyük uyanış Bir kere başladı ama Yüz seneden önce bitmeyecektir. Aynen ve halen, bizim de en son demlerini yaşamakta olduğumuz ve bir kesimin yaşananları halâ anlamakta oldukça zorluk çektiği, “Osmanlı’dan Türk’e geçiş sürecimiz” de olduğu ve olacağı gibi olacaktır her şey, bu günün Orta Doğu cehenneminde. Cumhuriyetin 100.Yılı yaklaştığı için, bizim yakamız paçamız artık düzelmeye başlamıştır. Aksi halde postalla cüppeyle daha çok uğraşır, daha çok adam asar, parti kapatır, fail-i meçhuller yaşardık. Anlaşılacağı üzre: Biz o sayfayı, epey ter döktükten sonra ancak kapatmaktayız. Orta Doğu da tabiî çok ter dökecektir. İran Otuz sene sonra, halâ patladı patlayacak bir durumdadır. Bu hep böyle olmuştur. Ve böyle de olacaktır. Çünkü halk, içinde bulunduğu durumun nimetlerini, ancak Yüz senelik bir ibret sürecinde idrak etmekle; kendine, ülkesine, milletine, sahip çıkarak, devletini gerçekten demokratik lâik bir hukuk devletinin makul haline dönüştürebiliyor. Bunun aksi de mümkün değil. Dünya’da bir aksi görülmüş de değildir. Fransız ihtilâli dünden yarına, Fransa’nın bu günlerini yaratmamıştır. Ancak, bu durumun istisnası, bir gün İran’da olacağı şekli ile de mümkün olabilir. Yani erdem sahibi halk İran’da çoktan beri “-Biz ne büyük bir hata yaptık?! Bu işi nasıl geriye döndürebiliriz?!.” diye, kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Ve Orta Doğu’nun içinde yaşadığı bu durum, Onlar için de tetikleyici, olabilecek, çok büyük ve mühim bir fırsattır. Şayet İran halkı molla hegemonyasından çark edebilirlerse, Şah sonrası yaşadıkları ilk Otuz sene sayesinde, sonraki Yetmiş senede demokrasi nimetlerine kavuşmaları daha kolaylıkla mümkün olacaktır. Ayrıca molla müessesesi dışında kalan münevver İranlı’ların alt yapıları da, kültürleri de, Dünya’yı okumaları da bunun üstesinden gelmeye firede firede muktedir durumdadır. Dün kimsenin beğenmediği Şah döneminde, kültür ve zenginlik açısından İran’ın yaşadığı Enternasyonâl vasattaki süreç, Avrupa’nın bile hayâli dışında kalabilecek kadar debdebeli tantanalı çok modern ve verimli bir süreçti. O muhteşem süreci yaşayanların, bugün mevcut olan sürece katlanmaları, gerçekten çok zordur. 

Zaman değeri, insanlar için başka, kurumlar için başka, ülkeler için başka, Dünya için başka, Galaksi için başka, Kâinat için başka, Yaradan için başkadır. Yaradan’ın bir anı bizim ElliBin yılımızdır. Kendinizle Yaradan arasında mevcut olan bu zaman değerini bir düşünün. Sonra kararlar verin. Bu sebeple ve insan aklı ile bugünden yarına, bir ülke için netice almayı beklemek, sadece saflığa ya da salaklığa işarettir.  

Fransız’ları hiç sevmem. Alayı megalomani tornasından geçmiş, berbat bir millettir. Bu sebeple de, Onlar bu huylarını ortaya koymadan önce, ben çok daha ağır bir megalomani çerçevesinde davranarak, bu zamana kadar her Fransız’ı, Fransız doğduğuna pişman etmişimdir. Kaldı ki; haddini bilmeyen her Avrupalı’yı, da itin en münasip yerine sokmakta, hiçbir beis görmemişimdir. Bundan sonra da görmem. Ve bu tür davranışımın her seferinde, hayretle şuna şahit olmuşumdur ki; başta Fransız’lar olmak üzre, bu Avrupalı megalomanlar zümresi, süratle hizaya gelmişlerdir. Ve de hadlerini bilip, kaideleri üzerine oturmuşlardır. Kısaca Avrupalı iki yüzlü olduğu için, Siz tek yüzlü davrandığınız zaman, geri adım atar. Ve bir daha Sizinle dalaşmaz. Fransız yarı-başkanının ülkemize Altı saatlik ziyaretinde de kendisine, belli oranda benim tavrım ile davranıldı. Son derecede iyi de edildi. Haddini bilsin kerata. Gerektiği yere, gerektiği şekilde otursun. Ancak şunu da ilâve etmeden geçemeyeceğim. Sayın Cumhur Reisi ile basına beyanat verirlerken, bir gazeteci hanımın kendisine sorduğu, oldukça ağır bir suali cevaplayış tarzı, “ciddi bir devlet adamı” olmanın, ne tür esneklikleri ve esprileri taşıması gerektiğini göstermesi açısından, bizim yarma ya da sonradan olma siyasetçilerimiz için, ciddi bir ders olmalıdır. Keza, bir yanda Fransa ve Almanya, uluorta Türkiye’nin AB’ye girmesini istemezken, Fransız Yarı-başkanının Türkiye için sarf ettiği mükemmel sözleri de, tesadüfen muhalefet dediklerimizin, duyması ve anlamasında da çok ciddi yararlar vardır. Çünkü muhalefet olarak gördüğümüz, bu aslen yoklar, nifak üretmekle sürdürdükleri ağır işçilik sebebi ile mamul gerçeği kavrayamamakta olduklarından, belki bu gerçeklerin ithâli ile tatmin olurlar da; akla gelen her konuda, olmadık şekilde saçmalamazlar, diye düşünüyorum. 

İster muhalefet ol, ister iktidar; gerçeği anlamamak ve yansıtamamak en rezil acizden başka bir şey değildir! 

Bu Fransız megalomanisi, Fransa nezle olduğu zaman, hemen hapşıran Belçika’da da, aşırı derecede dikkat çeker bir mahiyettedir. NATO ve Dünya için oldukça önemli olan, hap kadar bir ülkede, İki etnik grup, Valon ve Flâman olanlar, İki ayrı ana dil yüzünden, birbirlerine girmektedirler. Ve bu yüzden devlet durduğundan, hükümet dahî kurulamadığından, ülke tam rezalet bir hâl aldığından; bu insanlar doğal olarak iş yapamamanın ve de topraklarını ayırmanın eşiğine gelmiş durumdadırlar. Hap kadar Belçika bölünürse ne olur? Bunu ben bilemem. Ya da Avrupa rezil olur. Ne olacağı beni de hiç ilgilendirmez. Nasıl olsa bu iki yarım hapı Avrupa ya yutar ya da besler. Ancak anadil yüzünden Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunlara “-Evet” demek çılgınlık olur. Valon Flâman aklına göre: Türkiye OtuzAltı parçaya bölünür ki; her bölümün haline köpekler bile güler. Ve fakat tabiî herkes kendi ana dilini öğrenmekte ve göğsünü gere gere kullanmakta, mutlaka serbest olmalıdır. Herkese bu hak da tanınmalıdır. Ancak, o münhasır dilde veya başka bir dilde tahsil yapılması, asla kabul edilebilir bir husus değildir. Yani bugün İngilizce eğitim yapan üniversitelerin, eğitim yaptığını zannetmek bile tamamen saf dilliliktir. Dünya böyle bir eğitim yapmamaktadır. Zira hiçbir insan, o ülkede yaygın olarak konuşulan dilin dışında, bir başka dil ile her ne okursa okusun; okuduğu konuyu, derde çare olabilecek nitelikte, asla anlayamaz, öğrenemez, öğretemez ve herhangi bir fikri fiiliyata geçiremez. Bu konuda ısrarı olan Kürt vatandaşlarımızın, bu meseleyi baştan düşünmeleri ve güttükleri siyaset uğruna, kendi etnik gruplarına ihanet etmemeleri gerektiğini anlamaları şarttır. Tabiî bizim de süratle İngilizce öğrenim yapan fakülteleri Türkçe’ye çevirmemiz de esas olmalıdır. 

Kendi lisanını bilmeyen tayfaların başka bir lisanla öğrendikleri ilimden geleceği zannedilen fayda Hoca Nasreddin’in göle yoğurt çalmasındaki ümidi bile aşar. 

Bazı beyaz ya da bembeyaz Türk’ler, Dünya ve Orta Doğu’da neler olduğunu halâ anlamasalar da, utanmadan Orta Doğu’da olanların Türkiye’de de olmasını isteseler de; eninde sonunda “-Türkiye Orta Doğu için neden ve nasıl rol model olacaktır?!” sualini anlamak mecburiyetinde kalacaklardır. Kaldı ki; bunu anlamak, tabii hiç de zor değildir. Zîra Türkiye’nin geçmiş durumu, tarihî misyonu, bölgeye hakim tavrı, Arap milletlerine pek fazla benzememekle birlikte, Türkiye de Padişahlıktan cumhuriyete geçmiş olmak ve sonra da lâik demokratik seküler bir hukuk devleti olma yoluna girmiş bulunmakla: Tabiî Türkiye, bir zamanlar hükümranı olduğu ve de dindaş bulunduğu, Orta Doğu milletleri için doğal bir rol modeldir. Ön tekerlek nereye giderse, arka tekerleğin onu takip etmesi kadar, doğal bir şey de yoktur. Kaldı ki; bütün o yörelerde Osmanlı adaleti ve devletinin yüceliği, her Arap tarafından fevkalâde mükemmel bir şekilde bilinmektedir. Araplar tarafından bu bilgi, Osmanlı sonrası o topraklara maalesef hükümran olan ecnebiler tarafından, Arap milletlerinin tümüne, burunlarından fitil fitil getirilerek ve her tarafları iyice sömürülerek öğretilmiş, bu sayede de Arap’lar, Osmanlı’nın kazuratını bile arar duruma gelmişlerdir. Bunun dışında bugün, Türkiye’nin Dünya üzerinde nerede ve hangi itibar ile durduğu da, çok önemlidir tabii?.. Bu itibarın önemli km. taşlarından birkaçı da, Türkiye ile İsrail arasında mevcut olan durumdur. Bu duruma da beyaz ve hatta bembeyaz Türk’ler karşıdır. Ve hatta bazıları alenen İsrail’in yanında saf tutmaktadırlar. Ama bu durum böyle devam edecek, İsrail İsrail olalı ilk def’a haddini bilecek. Hem geri adım atacak, hem de insan haklarına ve tüm Evrensel kurallara uymakla yükümlü bir millet ve de devlet olması gerektiğini süratle idrak edecektir. Aksi halde, o akılda bir milletin, Orta Doğu’da bulunması, Tüm Orta Doğu’ya huzur ve demokrasi gelmemesi için yeterli sebeptir. Bu sebep de, zannımca bundan sonraki Dünya düzeninde, Amerika’nın bile işine gelemeyecek cinstendir. 

Bir ülkenin halkı, o ülkelerinin düşünce önderlerinin hangi haysiyetli davranış ya da hangi şerefsiz mesele yanında durduklarına çok dikkat etmelidirler. O düşünce önderleri de, konuşup yazarken halka dikkat etmelidirler. Zirâ her zaman ve sonunda kazanacak olan taraf halktır. 

Sabahtan akşama kadar ekranlarda, ne kadar çok bilir bilmez ama konuşan insan varsa karşımızdalar. Ve tabiî ne kadar çok, olmayacak sualleri olmayacak insanlara soranlar var. Tabiî bu kişilerin sorduğu sualin garabetine mukabil, aldığı cevapta da durum ile imtizaç eder nitelikli mantıkî bir cevap olmuyor. Ama sual sorulmuş ve de şeklen bir cevap alınmış oluyor. Aklı olan, bu tür suallere zaten cevap vermiyor. Ya da pek çaktırmadan alenen ters cevaplar veriyor. Büyük ve neon harflerle bilinmesini isterim ki; sual sormak, cevap vermekten daha büyük bir meseledir. Ve tabiî çok ciddi bir erdeme işaret eden bir mes’eledir. Hele olmadık bir adama, olmadık bir zamanda, olmadık bir sual sorarsan; Seni aşan bir çok konuda ve başkalarının üzerine taşan, hiç istenmeyen neticeler alırsın. Artık medya da, bu konularda, kendine bir çeki düzen vermelidir. Çiklet çiğneyen akıllarla sorulan sualler, çoğu zaman vahim neticeler yaratmaktadır. Kılıçtaroğlu’na biri bir mikrofon uzattı. Ardından da bir sual sordu. Bütün ömrü evi ile işi arasında geçmiş olan bu zat, daha yeni yeni ülkesini ve bir iki yurt dışı yerleri görmenin, birkaç yeni kişi tanımanın, derlenip toparlanamamış aklı ile sual soranlara öyle cevaplar verdi ki; Libya’da canını kurtarmaya çalışan vatandaşlarımızın çoğunu, bu cevaplar çok zor durumlara soktu. Üstelik Kemâl Beyin ne yapacağı belli olamayacağı için, kendisine hükümet tarafından geniş bilgi verildiği halde, bu rezalet oldu. Ve gerek uçaktan inen, gerekse gemiden inen çok kişi, süratle bu meseleyi dile getirdi ki; zat-ı muhterem sussun da; Libya’da kalanların başına başka belâlar gelmesin. Medya mensubîni artık çok iyi bilmelidir ki; ciddi sualler sadece ciddi devlet ve siyaset adamlarına sorulur. Siyasetle, mesuliyetle, devletle ve ciddiyetle hiçbir alâkası olmayanlara, sadece sıradan sualler sormak, herkes için yeter de artar bile. 

Arif kişi odur ki; sualini sorarken, cevabını da sual içre tutar. Keza makbul kişi de odur ki; cevap verirken muhatap aklında birçok suale kapı açar. 

Bu son yıllarda Türkiye, Dünya ve Orta Doğu’nun içinde bulunduğu durumlar sebebi ile ekrana çıkan tüm medya mensubîni ile bazı üniversite ve meslek mensuplarının tümü, önceden bana makul gibi görünseler de; giderek asla öyle olmadıkları ortaya çıktığı gibi, sonradan gözümde mücber sınıflara da ayrılmaya başladılar. Buna göre: 

A Sınıfı: Bu sınıf, gerçekten tarafsızlar ve/veya demokrat liberâllerden oluşuyor. Onlar, taraflı olsalar dahî, her konuya her kişi ve müesseseye ve tabiî millete, devlete tarafsız bakan, her yöne aynı mesafede duran, saygın kişilerden oluşuyor. Bu kişiler bilmediği konuda konuşmayan, konuştuğu konuyu çok iyi bilen adam gibi adam olan kişiler. Ve muhatabından da öğrenmek, öğrenirken cemiyete de çok şeyler öğretmek isteyen münevverler insanlar. Adetleri bir düzineyi bile geçmeyen bu çok kısıtlı zümrenin, herhangi bir konuda bilmediklerini de, çok büyük bir rahatlıkla ekran önünde “-Bilmiyorum.” demesini bildiğini, tabii saygı ile burada ilâve etmek istiyorum. Oysa Türk milleti bilmediğine “-Bilmiyorum.” demesini bilmez. Bu değerli zümrenin tümü, yüksek kültürlü ve tecrübeli, gerçek münevver insanlardan oluşmaktadır. 

A/B Sınıfı: Bu sınıfın fertleri makul tarafsız ya da demokrat liberaldir. Çoğunlukla yukarıdaki sınıfa fazlası ile yakın düşseler dahî, çok az da olsa kendilerinden hiç beklenmeyen, fazla zararı olmasa da, bazı yanlış yaklaşımlar yaptıkları ya da iddialarda bulundukları görülen kişilerdir. A grubundakiler kadar yüksek bir kültürleri olmamakla birlikte, bu kişilerin ciddi pratikleri olduğu inkâr edilemez. İyi niyet sahibi oldukları da alenen görülmektedir. Birbirleri ile bazen anlaşamasalar da, birbirlerini kabul babında hiç bir sıkıntıları yoktur. 

B Sınıfı: Bu kişiler orta sınıf alışılmış açık oturumculardır. Çoğunlukla ortanın-devleti ya da ortanın-demokrasisi taraflında olan kişilerdir. Taraflı olduklarını da, taraf tutarak belli eden ya da tarafsız olduklarını zaman zaman söyleyen, bazıları oldukça samimî olan, öyle de davranan kişilerdir. Ancak bu grup içinde, çok muhtelif taraflara dahil olanlar olduğu için, zaman zaman tartışmalar esnasında, sıkıntı yaşandığı da görülebilmektedir. 

B/C Sınıfı: Bu kişiler orta ve ortanın altı açık oturumculardır. Bu sınıfta bazı partilere kayıtlı, köşe yazarlarının da olduğu dikkate alındığında; burada izaha lüzum görmediğim ciddi sıkıntıların, neler olabileceği de ortadadır? Bu zümrenin içine, zaman zaman emekli asker zümresi de dahildir. Bu kişilerin bulunduğu bilumum açık oturumların çok ciddi görünümlü olmasına mukabil, gayet gayr-ı ciddi olduğu kesindir. 

C Sınıfı: Bu zevat deve veya Hind horozu dövüşünü andıran bir sınıftır. Taraflar çok kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmış kişilerdir. Arada kalana zaten yazık olacağı da kesin olduğundan; genellikle o oturumlarda bu kişilerin dışında başkaları da bulunmamaktadır. Bu zevatın da sayısı bir düzine civarındadır. Hem kendilerine yazıktır. Hem de Onları dinleyenlere ve dinlediklerine inanlara çok yazıktır. Bu zümre esasen olmasa da olur. Hatta olmasalar çok daha iyi olur. Ekranlardaki bu genel manzara karşısında, söylenebilecek tek bir söz vardır. Bu kişileri dinlerken, seçimini doğru düzgün yapmayan herkes, akıl diyaresi olur!... 

Ne dediği önemli olmaksızın, Türkiye’de ağzı olan herkes konuşmaktadır. Oysa, hem konuşanların, hem yazanların hem de oturum yapanların bu milletin karşısında, gerçekten hadlerini bilmeleri gerekmektedir ki; Türkiye önünde bir dağ gibi çözüm bekleyen meselelerini Cumhuriyetin 100.Yılına kadar süratle çözebilsin. 

Haydar Volkan / Çiftehavızlar: 28.02.2011 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 480
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster