Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Şubat '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
785
 

Erdem'in zamansız ve haksız iflası...

Erdem'in zamansız ve haksız iflası...
 

Erdem ve bazı değerler; "düşen son yapraklar gibiler" Görsel:www.keklikoluk.org


Yalnız yaşayan, 47 yaşının ortalarındaki Erdem, doktor bir anne babanın tek çocuğuydu. Onları da üniversite mezuniyetini takip eden beş yıl içinde ardı ardına kaybetmişti. Uzaklarda, yurtdışında yaşayan teyzesi ve halasından başka da hiçbir akrabası yoktu.

Erdem, özellikle son 30 yılda yüzeysellik, muhafazakârlık, sanallık, belirsizlik, süreksizlik ve tüketim çılgınlığı ekseninde süratle yeni mevziler kazanan, kimilerinin post-modern dedikleri sistemle pek de barışık olmayan bir insandı. İyi eğitimi sayesinde üniversite son sınıfta keşfedilerek rica minnet girdiği finans sektöründeki fiyakalı, hızlı ve tantanalı iş yaşamına ancak iki buçuk yıl dayanabilmişti. Çalışkandı. Fakat dürüst çalışkanlığını kırışmalı-kapışmalı iş dünyasında layıkıyla sergileme şansı bulamamıştı. Daha sonra girdiği bir sendikadaki sosyal güvenlik uzmanlığı alanında sahip olduğu değerlere biraz daha yakın bir çalışma ortamında idare edip gitmekteydi. Kendini daha çok doğa gezilerine, okumaya ve yazmaya vermişti.

Tutumlu yaşamı sayesinde, şansının da yaver gittiği 12 yıllık bir kooperatif üyeliği sonucu bir ev sahibi de olabilmişti. Tutumluluğu, aşırı tasarrufçuluktan çok bazı içgüdüsel ya da moda istekler adına kolay harca(n)maları gerektiren sızıntıları kolayca tıkayabilen iradesinin de bir sonucuydu. Erdem daha sonra bu kooperatif evini de satarak daha mutena bir semtte hiç de fena olmayan yeni bir daire sahibi de olmuştu. Ahirete yönelik ciddi bir imanı pek olmasa da dünyada ele avuç açtırmayacak, başını dikçe tutup sokabileceği bir mekân sahibi olabilmişti. Aylık düzenli kazancına kuvvetli kalemiyle dergilere yazıp çizdiklerinden, şiir, öykü ve deneme alanlarında ödül kazanmış kitaplarının telifleriyle elde ettiklerini de katık ediyordu. Öyle içkisi, kumarı, barı, pavyonu olmayınca sade ve nitelikli yaşamını mali açıdan başı sıkışmadan sürdürüp gidebiliyordu. Gıda, ulaşım ve geziler dışında en önemli gider kalemi kitap ve dergilere yönelikti.(*)

Sade bir yaşamı, kişisel ve toplumsal sorumluluklarıyla dengelediği özgürlük anlayışı, anne babasının görevi gereği bulunduğu taşralı çocukluk yıllarında tadına vardığı, o yıllara ait imece yaşamın iz değeri halinde süren bir dayanışma duygusu vardı.

Başından üç yıllık kısa ve çocuksuz bir evlilik de geçmişti. Eşinin de -hemen her kadın gibi- içinde; eş, anne, çocuk, sevilmeyi bekleyen duygusal masum kadın, beğenilmeyi ve arzulanmayı isteyen dişi ve kaprisli kadın gibi birçok kadın yaşadığını görmüş ve bilmişdi. Sevip de aşık olmadan, boş bulunup arkadaş telkinleriyle evlendiğinden olsa gerek bunların tümüne birden hitap edebilecek bir orkestranın tek ve uyumlu sesini -sürekli- çıkartabilmeyi başaramamıştı. Sonrasında birçok kadın daha tanıdı. Çoğu, onları önce insan tarlası, sonra haz aracı, kimisi de tüketim düzeninin en büyük dişlisi olarak düşünen erkek egemen dünyanın bakış açısını içselleştirmiş kadınlardı. Bu durum karşısında daha sonra şansını fazla zorlamadı. İkinci evliliğini yapmadı. Dolayısıyla çocuk sahibi de olamadı. Ama zaman, zaman sahip olduğu değerlerini aktarabileceği doğmamış çocuğuna içinden mektuplar yazmayı da engelleyemedi. Ornella Fallaci’ye nazire yaparcasına… Hem de bir erkek olarak!

Yazgı denen şeyi efendinin sözünde değil, bezelyenin özünde, hatta çekirdeğinde aramak gerektiğini gösteren bilime olan sağlam inancı, onu, yaratıcıyı da göklerde değil menekşenin hücrelerinde, hücrenin çekirdeğinde aramak gerektiği düşüncesine sevk ediyordu (**). Yaşamın gerçeklerini doğaüstü bir etkilenimle anlama kavuşturan sanatı ise her yönüyle seviyor ve bir varoluş gerçeği olarak benimsiyordu.

Erdem'in yazıp çizerken de ilginç bir özelliği vardı; hissettiği bir duygunun (örneğin 'hayata bırakılıvermek','kaygı, korku'vb.) ya da gözlemlediği bir olayın yarattığı çağrışımların peşine takılarak yazıp çiziyor sonrasında da tesadüfen rastladığında "Aaa! bu Heidegger'in felsefesiymiş", "Aaa! Şunu yazarken Kierkegaard'la aynı şeyi düşünmüşüm" diyordu. İşte böyle anlarında bilineni kendi kendine keşfettiğine mi sevinse yoksa onca uğraşısına rağmen gideremediği kısmi cehalatine mi üzülse biemiyordu! Ama yine de bu durum onun kendiliğinden oluşan ve artık kanıksadığı bulmaca tarzı olmuştu.

Efendiydi. İnsanı doğaya ve ilkel içgüdülerine tutsaklıktan evrenin efendiliğine yükselten şeylerin neler olduğunu iyi tahlil etmiş, kendi kişiliğinde bu yöndeki mikro dönüşümleri sürekli gerçekleştirerek bu sıfatı hak etmişti. Efendiliği, arkadaşlarının dar çıkarcılık ekseninde, özellikle de hovardalık yönündeki taleplerini sürekli geri çevirerek dizginlemesine neden oluyor, bu durumda arkadaş çevresinin iyice daralması sonucunu doğuruyordu.

Mutluluk ise sanki bir tür seraptı onun için. Bunun, insanın yaşamda kendi amacını yaratıp uygulama şansı bulabilirse gerçekleşebileceğine inanıyordu. Ama iyi bir insanın mutlu olabilmesi için yaşadığı şartların, çağın geçerli değerlerinin de ona uygun olması gerektiğini de biliyordu (***). Bu açıdan şansızdı. Pek de ait olmadığı bir dünyada, büyük ölçüde ona ait olmayan bir hayatı yaşamak insana ne kadar mutluluk verirse o kadar mutluydu işte… Fakat Erdem’in yine de ruhunun ait olduğunu düşündüğü dünyaya dair içten içe bir mutluluğu vardı! Pek ait olmadığını düşündüğü dünyada yaşayan bedenine sürekli akıttığı, onu dirençli kılan türden bir mutluluktu bu!

Özenli, sade, şık ve temiz giyinirdi. Ama nedense bedenine giysi gibi giyindiği bir hüznü de vardı hep… En çok da gözlerinden okunan…

50’sine çeyrek kala, içinde sinsi, sinsi ve hızla gelişen amansız hastalığa direnemeyerek genç denilebilecek bir yaşta hayata veda etti. Pankreas kanseri teşhisi konulmasıyla geçici yeryüzü misafirliğinin sona erdiği an arasında sadece iki buçuk ay geçti.

Öldüğünde bir hafta süreyle evinin kapısı çalınmadı. Oluşan kokudan rahatsız olan komşularının polise haber vermesiyle ulaşılabilen cansız bedeni belediye tarafından kimsesizler kabristanında toprağa verildi.

Öldüğünde bir kuruş borcu yoktu. Eş dost sandıklarından senetsiz, sepetsiz alacakları ise çoktu. Defin sonrası kimse bankalara ve otomatik ödeme talimatlarının bulunduğu kurumlara haber verip gerekli işlemleri yaptırmamıştı. Gerek bu talimatların gerekse cüzi kredi kartı borçlarının tam iki buçuk yıl süreyle işlemesi sonucu katlanarak büyüyen önemli bir borç meblağı oluşmuştu! Evine hacze gelenler kırdırarak girdikleri kapıdan, bomboş bir evde, muhatap olabilecekleri kimseyi bulamadılar.

Sistem, ait olmadığını düşündüğü bir dünyada, kendi işleyiş çarklarına teslim olmaksızın yaşayan bir kişiden adeta öcünü alıyordu. Bu öç duygusu, hacze gelen kurum avukatlarının gözlerine yansıyan ve olay karşısındaki şaşkınlıklarını bile geri plana iten acil tahsilât hırsından da okunuyordu.Erdem'in 12 yıllık bekleyişinin, birikiminin, azminin ürünü olan kooperatif evinden türettiği evi de icrada satılmıştı. Neyse ki Erdem bunu görmedi...

Son sözü yine sistem söylemişti. Cari hayat tarzlarımıza maalesef hemen her yönüyle egemen olmaya çalışan sistem!

Erdemin yaşamı boyu kendi kendine verdiği tüm sözlerin, onurlu yaşam biçiminin aksine!

Devir Erdem’lerin devri değildi. Hem de hiç değildi.

İ.Ersin Kabaoğlu

1 Şubat 2011, Ankara

Not:

(*) Konfüçyüs'a göreyse erdemli insanların dokuz düşüncesi vardır; "...Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler, dinlediklerinde iyi duymayı düşünürler, görünüşleri bakımından cana yakın olmayı düşünürler, davranışlarında saygılı olmayı düşünürler, konuşmalarında doğru sözlü olmayı düşünürler, işlerinde ciddi olmayı düşünürler, kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler, öfkelendiklerinde sorunları düşünürler ve kazancı gördüklerinde adaleti düşünürler..."

(**) Bu konuda ayrıntı için bkz. : http://blog.milliyet.com.tr/Bir_Adam__Bir_Kitap__Tarih_ve_Gelecek_Uzerine___/Blog/?BlogNo=202588

(***) Bu konuda ayrıntı için bkz.: http://blog.milliyet.com.tr/_Iyi_insan__mi_olmak__yoksa__kotu_insan__mi__Hangisi_/Blog/?BlogNo=107988

zeki etferat bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

bir ''tutunamayan'' daha...geldi ve geçti...selamlar...eyvallah...

nedim üstün 
 04.02.2011 14:39
Cevap :
Oğuz Atay'ın ünü kendini aşmış, unutulmaz yapıtına, adeta kutsal kitabına, başucu eserine saygıyla! Erdem'in adı yok ama kendi hep var orada.. Günseli ve Selim Işık'a da bir arada ve ayrı ayrı aşık oluyor insan. (Günselim kavramını çıkartıyor ortaya) İnsanın içindeki "disconnectus erectusu" da ortaya çıkarttığı gibi. Biz de "Erdemim" diyelim izninizle. Saygıyla ve dostça selamlarımla...  04.02.2011 15:12
 

Sistemler uğruna ne güneşler sönüyor, ne canlar yanıyor, ne emekler hiç oluyor!!! Yaşasın kaos, diye haykırası geliyor insanın. Hüzünlendim Ersin Beyciğim. Emeğinize sağlık. Selamla, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 03.02.2011 23:43
Cevap :
Haklısınız sevgi ve saygıdeğer Mehmet beyciğim. 'Hüzün' oluyor. Ama itiraf etmeliyim ki, dünyayı ve evreni tümüyle kavrayan ve bizlerle paylaşan o derin bilincinize de yakışıyor bu tür soylu 'hüzünler'. Bizlerin hissetmediğimiz ama maalesef iyice yaygınlaşan -ve insalığa yakışmayan- 'hüzün' ise; neo-liberal dönemin yücelttiği, "hemen şimdi ve burada" tatmin vaat eden, ama daha tüketilirken, ürettiği kültürel öğelerle, yeni bir tatminsizlik ve yeniden tüketim arzuları yaratan "mükemmel metalara ulaşılamadığında" duyulan 'hüzün' olsa gerek! En içten saygım, sevgi ve dostça selamlarımla...  04.02.2011 9:27
 

İsmiyle uygun bir kişilik,ve hayat sergileyen değerli Erdem Bey'in yollarının ışık olması dileğim desem de,zaten o,farlarının ışığını çok uzaklara,galaksiler ötesi uzaklara yakmış,bu dünyadayken.Ne mutlu,her türlü rezilliğin sunulduğu günümüzde,o,isminin anlamından ödün vermeden yaşamayı başarabilmiş.Her şeye rağmen,vazgeçilmeyen ERDEM le tamamladığı hayatının önünde saygı durarak,ışıklı dünyalarından,dünyaya ışık tutsun diliyorum.Sabır dileklerimle,içtenliklerimle...

Şerife Mutlu 
 03.02.2011 14:18
Cevap :
O (z)arif ve bilge kişiliğinizle ne de güzel yorumlamış ve uğurlamışsınız Erdem'i sevgideğer Şerife hanım. İnsan, hayatı yalnızca bir canlı gibi yaşamaz! 'Ölüm' gerçeğini bilerek "İyi bir yaşam nasıl olur?" sorusuna verdiği yanıtlara uymaya çalışarak yaşar. Diğer bir deyişle insan -özü itibariyle- varoluşa, adalete ve ahlaka ilişkin ilkelere göre yaşamaya çalışır. Zayıf bir hayvan olarak, insan doğada ancak, bencilliğini aşarak, toplumsallaşarak, kendi yaşamını toplumun yaşamı (iş bölümü ve dayanışma) içinde sürdürmeye çalışarak ve bu şekilde anlamlandırarak var olabilmiştir. Böyle bir yaşam için gerekli ilkelerin ve ahlakın dayanabileceği evrensel, değişmez (bilgiyi aşan) değerlere sahip olması gerekeceği açıktır. Diğer bir deyişle, insan yaşamının temel ilkeleri bir evrensel hakikatler sistemine dayanmak zorundadır. Erdem'de tüm bu gerçekleri biliyor ve uygulamaya çalışıyordu. Ama "sistem" bunu ona çok gördü! En içten sevgi, saygı ve daimi esenlik dileklerimle...  03.02.2011 16:43
 

Sofistlerin, kapitalizmin son yapısal krizi döneminde, bu kez kapitalizme ve onun egemen sınıflarına hizmet etmek üzere ortaya postmodernizm ile çıktığını gördük. Çağdaş sofistler "postmodern" dönemlerde yaşadığımızdan hareketle, evrensel hakikatleri yadsıyan, her "hakikati" hizmet ettiği iktidarın "yalanı" olarak değerlendiren bir yaklaşımı ileri sürdüler. "Yalnızca bedenler ve dil (kültürler) vardır" iddiasını dünya halkları postmodern sofistlerden öğrendi. Bedenlere ve kültürlere ilişkin bu sav da geçen 30 yılın hazcı tüketimi körükleme ve hakikatlere sadık özneleri ezerek, bireyleştirme dinamiklerinin taşıyıcısı oldu. Postmodern sofistlerin her fırsatta, ilkeleri için ölümü göze alan, doğru yaşanmış bir yaşam uğruna, yaşamını, en değerli şeyini vermekten kaçınmamış olan devrimci önderleri karalamaya çabalamaları da bundandır.Çünkü tarih boyunca, ilkeleri için ölenlerin yaşamı, bu günün sofistlerinin yaşamının insani özünü kaybetmişliğinin hiç ortadan kalkmayan kanıtıdır.(Son yazısı

Ersin Kabaoglu 
 03.02.2011 12:06
Cevap :
Onca cicili-bicili blog arasında gözlerden ve gönüllerden ırak (okunma ve yorum fakiri) "acı bir gerçek" gibi duran bu öykümde kullandığım imgelerin ("hakikat", efendilik-beden-ahlak ilişkisi, hazcı tüketimin körüklenmesi vb.), zamanın (son otuz yıl) ve zamanın ruhunun (zeitgeist; 'postmodernizm') öykü(m)den iki gün sonra kaleme alınan " Arınç, sofistler ve sosyalistler" başlıklı bir Ergin Yıldızoğlu yazısının -yukarıda yer verdiğim-bir paragrafında çok güzel bir anlam bütünlüğü içinde yer almasından duyduğum onur ve sevinci de sizlerle paylaşmak isterim.  03.02.2011 15:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 351
Toplam yorum
: 3309
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2368
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster