Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ocak '19

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
47
 

Erdem

Başa gelmemişlerle, yaşanmamışlarla, kulaktan dolma bilgilerle şiştikçe şişen benlik;  gün gelir “küçücük bir iğne ucu dokunuşu” ile bile acı verir “mükemmel (!)” sahibine…

Kişinin gün yüzüne çıkarmadan sakladığı benliğinin bir parçasını “erdem” olarak tanımlarsak, gün gelir o benliğin karşısına bir “sınav” çıkar ve işte o zaman olan olur!  

Bir iğne ucu;  “kendisine batmış” uç, başkasına batırılacak çuvaldızın tadını gösteriverir insana! …

Soru şu:

Her suskun insan erdemli midir? 
Ya her konuşan? ! ...

"Herkes eşit doğar, farkı doğum değil, erdem yaratır."
 Erdem, genellikle derin bir suskunluğu gerektirir. Öyle, birilerinin yanında susup başka birilerinin yanında konuşmak değil! Ona “ikiyüzlülük” denir.

Bir düşünür “Ego, sürekli ‘sahip olmak’ dürtüsüyle kişiyi erdemden uzaklaştırabilir” diyor. Eğer kişi, edindikleri ile sürekli övünmek eğiliminde ise, yine erdemden uzaklaşır.Ancakerdem, yalnızca “edinmek” üzerinden anlatılabilecek kadar basit değildir elbet.

Günlük yaşamdan şu örneğe bakalım:

İki küçük çocuğuyla anne alışveriştedir.
Çocuklardan birinin elinde çikolata vardır:

 -  Anne şekerimi yemek istiyorum.
 Diğer çocukta da aynından vardır ve “Ben de, ben de…” diye tutturmuştur.
 Anne son derece sakin bir tavırla;

 - Ama siz çikolatanızı burada yerseniz başka çocukların da canı çekebilir, ya onların çikolata alacak paraları yoksa hoş olur mu, biraz sabredin, evde yersiniz.

İşte, annenin bu davranışını "erdem" olarak, basitçe tanımlayabiliriz.

İpek böceği de örümcek de ağlarını örer; elbette ipek böceği daha sempatik geliyor. Oysa ipek böceği de örümcek de yaşamak için uğraşıyor.
Öyleyse İnsanın kendini bilmesi için, varlığının bir sebebi olduğunu, yaşamın da sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurgulanmış olduğunu özümsemiş olması yeterlidir, “Anne” örneğinde olduğu gibi…

İnsan, kendiliğinden dünyaya gelemediği gibi, kendiliğinden de gidemiyor. İlahi gücün karşısında insan, gerçekten de bir “hiç” değil midir?

Hâl bu iken kişinin, gücünü kuvvetini, kabiliyetini; kendine ait zannetmesi ne kadar doğrudur?
Şöyle bir düşünelim; insan, beynine, kalbine, böbreğine, midesine, iç organlarına hem sahip, hem de muhtaçtır ancak elini kolunu işletebildiği gibi, bunları dilediğince kendisi çalıştıramaz, dilediğinde durdurup yeniden “çalışın” diyemez. (Bu çok matrak geliyor değil mi?)

O bakımdan kişi, ancak aciz olduğunu idrak ettiğinde “erdem” olgusunu da içselleştirebilir.

Bir başka örnek; doğal felaketlerde binlerce kişi bir anda yok olabiliyor. Doğanın kudreti karşısında modern teknoloji acze düşmüyor mu, her şey bir anda çaresiz kalmıyor mu?

Demek istediğimiz odur ki; ömür su gibi akıp giderken geçen anın geri gelmeyeceğidir.  

Öyleyse anlık yaşamlar, ömrün tarlasıdır, herkes ne ekiyorsa onu biçiyor. Erdemli davranan da, kötülük eden de, aslında yalnızca kendine ediyor. Her bir ömür, Dünya’nınki 4,5 milyar yıl olarak hesaplanıyor olduğunu varsayarsak, trafikte sarı ışık gibi birkaç saniye yanıp sönen anlardan ibaret değil midir? Acı tatlı günler, varsıl yaşam, yokluk günleri, ne çabuk da gelip geçiyor.

Buradan çıkarabildiğimiz ders; insanoğlunun erdemi ilmi kadar, ilmi aklı kadar ise erdem, akıl ve edeptedir.

Bu yazımızda İnternet’te dolaşan birbirinden güzel paylaşımlardan da yararlandım, teşekkür ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 258
Toplam yorum
: 139
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 1005
Kayıt tarihi
: 19.11.12
 
 

Evli, 2 evlat babası, 1965'te doğdu, inançlı, müziksever, insansever, yurtsever, iyi yüzer, ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster