Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '07

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
32242
 

Ergenlik döneminin psiko - sosyal özellikler ve

Ergenlik döneminin psiko - sosyal özellikler ve
 

Ergenlik döneminin psiko - sosyal özellikler ve psikiyatrik bozuklukları ergenlik (adölesans)


Adölesans (ergenlik) çağı; çocuklukla erişkinlik arasında yer alan bedensel ve ruhsal alanda önemli değişikliklerin belirdiği, hızlı bir büyüme ve olgunlaşma çağıdır. Genel çizgileriyle 12–21 yaşları arasına rastlayan bu uzun dönemde fizyolojik ve psikolojik gerginliklerin yanı sıra, yeni bir kimliğe doğru gitmenin yarattığı sıkıntılar yaşanmaktadır. Batı dillerinde “ adolescence” diye bilinen bu dönemin sözlük anlamı “büyüme”dir.

Daha sonraki gelişme çağlarında ortaya çıkan psikiyatrik bozuklukların nispeten kalıcı olmasına karşın bu dönemdeki sorunlar geçicidir ve sağlıklı- normal bir kimlik kazanma yolun da atılan adımlar olarak kabul edilir. Bu dönemdeki çelişkili duyuş ve davranış özellikleri olağan karşılanır. Gençlerdeki bu coşkuyu, tedirginliği ve tutarsız davranışları en iyi tanımlayan terimi Türkçe’de buluyoruz: “delikanlılık” .

Genç insan; kongnitif, emosyonel ve seksüel olarak bir dolgunluk içindedir. Ancak bunların düzenlenmesi ve yetişkin kalıplarının içine girmesi zordur ve ancak kısmen başarılabilir. Bu noktada bir takım bocalamaların ortaya çıkması tabiidir. Üstelik genç yeni sorumluluklar almakta o güne kadar ebeveynin koyduğu duyuş ve davranış kalıplarını yetersiz bularak kendisini temelden değiştirecek bir var oluş bunalımı yaşamaktadır.

Lise yıllarına rastlayan ve Mid-Adolescence (orta ergenlik) dönemi olarak tanınan, genelde 15- 17 yaşları arasında yer alan bu dönem, büyüme ve toplumsallaşma süreçlerinin hakim olduğu dönemdir. Kendisini artık yetişkin bir birey olarak gören genç ebeveynden bağımsızlık peşinde koşmakta, yeni bir kimlik oluşturma kavgasına girmektedir. Lise sonrası eğitim kararı ve buna hazırlık, meslek arama ve hazırlama, yeni bir ekonomik ve sosyal bir role girme, nihayet bütün bunlara duyulan güven veya güvensizlik, bir lise öğrencisini çok fazla düşündüren şeyler olmakta ve bunalımlarını yoğunlaştırmaktadır. Bu noktada; klasik depresif reaksiyonlar sık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanında otoriteye karşı duyulan öfke nedeniyle evden ve okuldan kaçmalar, sigara ve alkol kullanma, suç işlemeler, psikoseksüel davranış bozukluklar, intihar girişimleri gibi değişik ergenlik sorunları sıkça gözlenir. (Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Kırkpınar, Dr. İsmet, Erzurum İl Merkezindeki Lise Öğrencilerinde Depresyon ve Diğer Adölesans (ergenlik) Çağı, Sorunları Üzerine Bir Araştırma, Erzurum, 1983 (Uzmanlık Tezi)

“Ergen” sözcüğü, Batı literatüründeki “Adölescent”ın karşılığı olarak kullanılmıştır. Latince’de büyümek, olgunlaşmak anlamında kullanılan Adolescere fiilinin kökünden gelmekte olan bu sözcük yapısı gereği bir durumu değil bir süreci belirtmektedir; günümüzde, bireyde gözlenebilen hızlı ve sürekli bir gelişme evresi olarak da tanımlanabilmektedir.

İnsanoğlu doğumu ve ölümü arasındaki ömür çizgisi içinde farklı dönemlerden geçmekte ve beden yapısına göre, için de bulunduğu yaşa göre bu dönemlerde farklı özellikler göstermektedir. İnsan hayatı genel olarak çocukluk, gençlik, yetişkinlik, orta yaşlılık, yaşlılık ve ihtiyarlık olmak üzere altı evreye ayrılabilir. Bu evreden diğerine geçişte kesin yaş sınırları yoktur. Bununla beraber belirli ve ardışık bir seyir izlenir. Bu gelişme seyri bütün insanlar için aynıdır. Gelişme sırasında geçilmesi gereken basamaklar atlanamaz. Bir önceki gelişme aşaması bir sonrakine basamak teşkil eder. İnsanın bütün yönleri ile nasıl birisi olacağı, saçının, tenin ve gözünü rengi, mizacı veya kişilik özellikleri, duygusal tepkileri, boyu ve kilosu veya zihinsel özellikleri soyunda aldığı mirasa ve içinde yaşadığı çevre şartlarına bağlıdır. Genel olarak “buluğa erme” çocukluktan ergenliğe geçişin bir işareti olarak kabul edilmektedir. (Kulaksızoğlu, 2002:s. 17 )

Ergenlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan bir gelişme ve olgunlaşmanın yer aldığı çocukluktan ergenliğe geçiş dönemidir. (Yavuzer 2001: s. 262)

Psikologlar, antropologlar filozoflar, ana-babalar ve hatta ergenlerin kendileri Ergenlik’i tanımlamayı çok uzun zaman dan beri denemektedirler. Modern ergenlik psikolojisinin babası olan G. Stanley Hall ergenliği “Fırtına ve stres” zamanı olarak betimledi ama bu görüş yeni araştırmalarla desteklenmedi. Ergenlik başkaları tarafından değişik biçimlerde de tanımlandı: “psikoseksüel gelişiminin dört evresinin sonuncusu...” (Blos, 1962:s1);. “İnsanda, bireyin yetişkine özgü ayrıcalıkların kendisine verilmediğini hissettiği zaman başlayan ve yetişkinin tüm gücü ve toplumsal konumu toplum tarafından bireye verildiği zaman sona eren gelişim dönemi...”(Sieg, 1971:s338); “Genç yetişkine değişik yetkinlik rollerini vatandaşlık sorumluluğunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalmadan denemesine izin verildiğinde yaşanılan normatif bunalım...”(Schulz, 1972, s 323)

Kullanılan tanım ne olursa olsun bir şey açıktır: Çevremizde pek çok ergen vardır. Nüfus bürosuna göre Amerika Birleşik Devletlerin e 1970’de 14–24 yaşlar arsındaki bireylerin sayısı yaklaşık 40 milyondu, on yıl önceki 25 milyondan %52 den daha fazla. (Onur, 1998, s. 404)

GENEL ÇİZGİLERİYLE ADÖLESANS (ERGENLİK) ÇAĞI
Adölesans (ergenlik) çağı, insanoğlunun çocuktan erişkinliğe geçişinde yer alan, çeşitli ve süratli büyümelerin rol oynadığı bir gelişim çağıdır. Çocuğun buluğa hazırlık çağından başlayarak buluğun tamamlandığı, bedensel büyüme ve olgunlaşmanın son şekline yaklaştığı, zihinsel ve duygusal gelişimin erişkinlik noktasına ulaştığı, genç- yetişkinlik çağına kadar uzanan ve genel çizgileriyle 12- 21 yaşları arasında kabul edilir.

Bazı kaynaklarda puberte (erinlik) ve adölesan (ergenlik) süreçleri bir arada ergenlik dönemi adı altında incelenirken, diğer bazı kaynaklar ergenliği, erinliği izleyen bir dönem olarak tanımlamaktadırlar. İki dönem birbirinden kesin çizgilerle ayrılamadığından ve ortak duyuş- davranış kalıplarına sahip olduğundan biz bu iki dönemi adölesans dönemi adı altında toplayan görüşe bağlı kalacağız.

İnsanın olgunlaşama dönemi diyebileceğimiz adölesans ve puberte de, gelişim psikolojisi ve psikopatolojisi, hayatın hiçbir döneminde rastlanmayan özellikler arz eder. Gelişim; biyolojik olarak yeniden şekillenme, psikososyal ve psikoseksüel olarak yeniden oluşum devrelerini kapsar. Yeni değerlerin takdiri ile birlikte o çağa kadar ki “gerçek değer” olarak bilinen şeyler kaybolur. Seksüel yeteneklerin kabarması, yetişkinlik iddiaları bunların toplumun istediği şekilde örgütlenmesi ve uyum bu devrenin başlıca özellikleridir.

Her şeyden önce gencin vücudundaki değişiklikler onu yeni vücut biçimiyle bir gösteriye, kimliğini yeniden ortaya koymaya zorlar. Adölesans, çok belirgin bir şekilde büyüme ve fizik değişmeleri içeren bir dönemdir. Erkeklerde daha anlamlı olmakla birlikte iki cinste de kas gücünde bir artış gözlenir. Erkek adölesansta kilo kaybeden erkek çocuk geç adölesansta kilo almaya başlar. Kızlar ise bütün dönem boyunca kilo almakta ve bunu önlemek için başvurdukları diyet yöntemleri genellikle başarısız kalmaktadır. Erkek çocukların çoğu kızların aksine vücutlarındaki bu değişiklerden memnundurlar.

Bütün bu somatik ve ruhsal değişimin başlatıcı kuvveti gonadlardan salgılanan hormanlardır. Hormonların itici gücüyle psikoseksüel gelişme belirecektir.

Ergenlik süreci, biyolojik olarak büyümenin hızlanması ve ikincil seks belirtilerini ortaya çıkmasıyla başlar, kemikleşmenin tamlanması ve seksüel olgunlaşma ile biter. Buluğa erme, kızlarda genellikle erkeklerden bir iki yıl önce başlar ve biter. Kızlarda ergenlik değişikleri, ortalama 13–14 yaşların da beliren ilk aybaşı kanaması ile doruğuna ulaşır. Erkeklerde ise ilk gece boşalımı ile doruğa varılır. İlk ıslak duş ya da gece boşalımı veya ilk aybaşı kanaması gençte ürküntü şaşkınlık, suçluluk ve utanç duyguları oluşturur. Aile ve kültürel değerlerin etkisiyle genç günah işlediğini, hasta olacağını, aklını yitireceğini sanır ve bunaltılar içerisine girer.

Araştırmalar, biyolojik faktörlerin psikolojik faktörler kadar etkili olmadığını, ergenlik sorunlarında sorumluluğun kültürel özelliklere bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Sosyologlara göre ergen “Marginal man= kıyıdaki adam”dır. Duyarlılık, bir aşırılıktan diğerine kolayca kayış gibi “kıyı adam” özelliklerinin tipik özellikleri ergende mevcuttur.

Ergenlik dönemi psikolojik olarak özetle; mental gelişme ve kişilik formasyonu ile özellik kazanır.

Ergenlik döneminin en önemli 3 psikososyal özelliği;

1. Özdeşleşme (Aynîleşme=identifikasyon)

2. Özerklik ( Muhtariyet= otonomi)

3. Sorumluluk ( mes’uliyet=responsibilite)


YAŞA BAĞLI İLGİ VE ÖZELLİKLER
Adölesans; 12 yaşlarında başlayan ve yaklaşık 21 yaşına kadar devam eden 3 safhalı bir süreç olarak tanımlanabilir:

1. Erken adölesans (early ad.) : 12–14 yaşları

2. Orta adölesans (middle ad.) : 15–17 yaşları

3. Geç adölesans (late ad.) : 18–21 yaşları


Her adölesansın bu yaşlardaki kişilik yapısı oldukça farklıdır.

1-Erken adölesans (12–14) : Yaklaşık olarak 12–14 yaşlarına rastlayan bu dönemde vücuttaki psikolojik ve strüktürel değişiklikler, major ilgiyi teşkil eder. Adölesanın zihni, devam olarak seksüel özelliklerindeki belirgin gelişimi ile meşguldür. Vücut kıllanımındaki artma, memeler, genital bölge ve vücut düzenindeki değişmeler, menstrüasyon ve seminal akıntı, genç adölesanın yolu üzerindeki en önemli kilometre taşıdır. Bu gelişimsel özelliklerde görülebilecek binlerce sapma bir sürü semptomatolojik problem doğurur. Daha geniş bir sosyal şebekeye geçmek için duyulan arzudan dolayı genç için önemli olan vücut değişimlerindeki sapmaların anlaşılması, anlamalı psikopatolojik problemlere kaynak olmadıkları için sağlıklı davranışlar olarak ele alınması gerekir.

Bu dönem de, öidipal döneme ait identifikasyon figürleri reddedilirken süperego istekleri de şüphe ile karşılanmaya başlanmıştır. Ancak, reddedilirse de süperego, öidipal döneme ait ebeveyn figürlerinin identifikasyonu iile inşa edilecek.

2-Orta Adölesans (15–17) : Yaklaşık 15–17 yaşları arasına rastlayan bu devrede, somatik büyüme daha fazla hızlanacak ve adölesan hem artan yetenekleri ve hem de sosyal durumundaki değişmeler nedeniyle daha geniş bir topluluğa girecektir. Bu dönem de, olgunlaşma faktörü de işe karışır. Genç artık kendini yetişkin olarak görebilmek için ebeveyn figürlerinden bağımsız olmaya çalışmaktadır. Böylece 12–14 yaşındaki adölesandan farklı olarak artık ebeveyn figürlerini reddetmeyecek aksine libido tarafından dürtülerek, parental figürlerin yerine geçecek kişileri araştıracaktır. Bu kişilere bağlılık ihtiyacı, adölesanın yakın çevresin de bulunan öğretmen, akraba gibi figürlerle aktör, sporcu gibi daha uzaktaki figürlere bağlılığı da görülür. Böylece genç, ailesi ile olan ilişkilerini yeni bir yola sokar, external identifikasyon figürleri geliştirilir ve değerler- mesleklerle ilgili soruları izah etmeye çalışır.


Bu dönem boyunca karşılaşılan zorluklar yüzünden oluşan kısmi regresyonlar, narsistik defansları etkiler ve stabil olmayan defans değişikliklerine sebep olunur. Obje açlığı, devamlı değişen yüzeyel ilgiler ve dini- sosyal arşitiplerin ( kahramanlar veliler ) identifikasyonu ve akranlarla erişkinlere karşı saygı duyulması sonuçlarını doğurur.

Genelde, orta- adölesans dönemi bir sessizlik ve sağlamlaştırma dönemidir. Bu yaş grubunda yapılan saha çalışmaların da hemen dikkati çeken şey bir bütün olarak grubun sükûnetidir.

3-Geç adölesans dönemi ( 18–21) : 18 yaşından başlayarak 21 ve daha yukarı yaşlara doğru uzanan bu dönemde primer problemler, gelişen kimlik ( identity ) duyguları ve daha geniş bir toplulukla ilişki kurmak gereğidir.


Bu dönem boyunca adölesan; meslek seçimi, seksüel otonomi, bunları ifade, gerçek dostluk ve paylaşılan aşklarla birlikte sorumluluk alma gibi güçlüklerle karşılaşmaktadır. Toplumumuzda genellikle askerlik üniversite veya ilk meslek ve evlilik yıllarına rastlayan bu dönemde sonuçları daha sonraki evlilik zorlukları e ilk çocuğun yetiştirilmesinde ciddi defektler olarak görülecek problemlerin tohumları atılacaktır. Böylece adölesans dönemi sapmaları ve problemleri ile adult yıllarına uzanan uzun bir gelişme dönemi oluşturur. (Kırkpınar, Dr. İsmet, Erzurum İl Merkezindeki Lise Öğrencilerinde Depresyon ve Diğer Adölesans (ergenlik) Çağı, Sorunları Üzerine Bir Araştırma, Erzurum, 1983)

BEDENSEL GELİŞİM

Büyüme ve gelişme döllenmeden başlayarak ergenlik dönemi sonuna kadar devam eder. Bu zaman boyunca büyüme ve gelişme hiç durmaz. Büyüme vücuttaki boy ve ağırlık artışı gibi ölçülebilen değerlerle ile ilgilidir. Gelişme ise vücuttaki yapı ve işleyişlerin olgunlaşması sonucu bazı biyolojik işlevlerin kazanılmasını ifade eder. (Kulaksızoğlu 2005: s. 37)

Boy Gelişimi

Ergenliğin başlangıcının en belirgin habercisi, hızlı boy uzamasıdır. Boy uzaması ile tüm büyüme ve gelişmeyi hipofiz bezinin ön yumrularından çıkan salgılar düzenlemektedir.

Ağırlık Gelişimi

Erinlik öncesinde kızlar, erkeklere oranlara daha hafiftirler. Erinliğin başlarında kızların erkeklerden biraz daha ağır oldukları görünür. Ancak erinliğin sonlarına doğru erkeklerin kızlardan daha ağır oldukları ve bu avantajlarını geri kalan yaşam evrelerinde de sürdükleri dikkati çeker.

İskelet ve Kas Gelişimi

Ergenlik döneminde ağırlık artışı, kas ve kemiklerin büyümesi ile gerçekleşir. Çocukluk döneminde kaslar vücudun toplam ağırlığının %30’unu, olgunlaşma sonucu ise %63’ünü oluştururlar. Ergenlik döneminde kemikler ağırlaştığı gibi, hacimce de büyürler.

Beden Şekli ve Oranları

Erkek ergen şekli, genellikle dümdüz uzanan bacaklar, dar kalça, geniş omuzlarla karakterize olurken, kızlardaki ergenlik dönemi şekli, eğilimli olarak uzanan bacaklar, geniş kalçalar, dar omuzlarla karakterize olur.


BİLİŞSEL GELİŞİM

11 yaşından sonra başlayan ve mantıksal düşünmenin yetişkinler düzeyine ulaştığı bu döneme “Formel-Soyut İşlemler Dönemi” denir. Bu dönemde çocuklar görüşlerini haklı gösterebilecek düşünce kurallarını ve mantık yollarını bulmaya başlarlar.

12 yaş ve üzerisi zihinsel gelişim çerçevesinde varsayımlar kurabilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir ve karmaşık sorunları sistemli biçimde çözebilir. Bu dönem gençleri kendi görüşlerini haklı gösterebilecek düşünce kurallarını ve mantık yollarını bulmaya başlarlar. (http://www.geocities.com/marufbecene/ergenlik.htm)

Çocukta düşüncenin Formel işlemler düzeyine ulaşmış olmasının göstergesi Piaget’ye göre çok sayıda probleme çözüm getirmesidir. 12 yaş dolaylarında çocuk bazı teklifler çerçevesinde mantık yürütmeye ve tartışmaya başlar. Örneğin çocuk: “şunlar, şunlar olursa şu sonuç ortaya çıkar, ” diyebilir. Ya da yüzen ve batan nesneleri gruplandırırken: “şu kadar metalin ağırlığına eşit olması için bu kadar odun olması gerekir, ” diye bir sonuca ulaşabilir.

DUYGUSAL GELİŞİM

Ergenin Duygusal Gelişimi
Ergenlik dönemi dengesiz ve düzensiz bir evredir. Bu evre “gence hiçbirşey anlatılamadığı için, anlatma çabasının yoğun olduğu bir dönem” olarak açıklanabilir. Dönem, bir çelişkiler dönemidir. Yalnızlıktan duyulan hazzın yanı sıra bir gruba katılma özlemi, yetişkini hor görme ama ona dayanma; endişe ve umutsuzluğa karşın geleceğe coşkuyla yöneliş bu çelişkilerin en belirginleridir. Bu evrede duyguların şiddet kazandığı görülür. Bunlar sinirlilik, öfke, bağırma, herşeye karşı gelme gibi özelliklerdir.

(http://www.geocities.com/marufbecene/ergenlik.htm)

Ergenin duygusal dünyasın da bazı çelişkiler dikkati çeker. Yalnızlıktan duyulan hazzın yanı sıra, bir grubuna katılma özlemi, yetişkini hor görme, ama ona dayanma; endişe ve umutsuzluğa karşım geleceğe coşkuyla yöneliş, bu evrenin belirgin çelişkili duyguları arasında sayılabilir.

Ergenin duygusal tepkilerini etkileyen başlıca faktörle sağlık durumu, zeka düzeyi, cinsiyet ve okul başarısı ve ayrıca sosyal kabul düzeyidir.

Özellikle sağlık koşuluyla duygusal tepkiler arasında önemli bir ilişki vardır. Kötü sağlık koşulları bünyeyi aşırı duygusal kılabilir.

Çevresinin istediği gibi davranmak ve duygularını gizlemek için ergen içine kapanır. Ergenin kontrol altında tuttuğu duyguları çoğunlukla sosyal grup tarafından hoş karşılanmayan korku, öfke ve kıskançlık gibi duygulardır. Ergenlikte çok görülen sertlik ve kabalık gibi davranış biçimlerinin ardında, diğer insanlara duyulan ilgi azlığı ve sadece kendi düşünce ve fikirleriyle ilgilenme gibi nedenler bulunmaktadır. (Yavuzer 2001: s. 264–269)

SOSYAL GELİŞİM

Bu dönemde genç; çabuk kurulan ve bozulan ilişkiler, kolay etkilenme, toplum içinde sivrilme, ilgi çekme ve rol sahibi olma çabası içindedir. Toplumda saygınlık kazanmaya ve statü sahibi olmaya gereksinme duyar. Toplumsal uyum geniş ölçüde bu gereksinimin karşılanmasına bağlıdır.

Gencin bu dönemde ailesiyle, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle olan ilişkileri de önemlidir. Özdeşleşme içine girerek aile bireylerine, çevredeki kişilere, düşüncelere genişleyen alanda, gencin benimsediği düşünce, davranış, tutum ve eylemleri oluşur. Gencin bu dönemde arkadaş ilişkileri çerçevesinde, ait olduğu grup önem kazanır ve grup normlarına uymada çaba harcar.

(http://www.geocities.com/marufbecene/ergenlik.htm)

CİNSEL GELİŞİM
Ergenlik bedensel değişmeleri, kızlara genç kız, erkeklere de, erkek görünümü kazandırır. Buna karşıt olarak hormonların çalışmasıyla erişkine özgü cinsel duygular belirir. Ergen bu yeni, yoğun ve güçlü duygularla tanışmak ve ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamak zorundadır. Bu ise, kendiliğinden oluvermez. Gençten gence değişen bir bocalama ve yadırganma döneminden sonra gerçekleşir. İlk ıslak düşünü yaşayan bir erkek ergen bundan şaşkınlıkla karışık bir haz duyar. Bu yoğun ve yabancı duygular onu allak bullak eder. Cinsel organıyla oynayarak bu hazzı yeniler, ama yasak, ayıp ve günah işlemiş gibi suçluluk duyar. Kendini kirli ve bayağı bulur. Yaptığı kötü işin ortaya çımasından korkar. Ana-babasının yüzüne bakınca işlediği suçu anlayacaklarını sanır. Çevreden edindiği yanlış b, ilgiler ve korkutmaların etkisiyle utancı büsbütün artar. Kendi kendine cinsel doyumun onu hasta edeceğini, aptallaştıracağını, hatta aklını oynatacağını sanır.

Genç kızlar genellikle özdoyuma erkeklerden daha seyrek olarak başvururlar ve daha büyük bir suçluluk duygusuna kapılırlar. Kızlara cinsel dürtüleri sürekli bastırmaları doğrudan ya da dolaylı yollardan öğretilmiştir.

İlk aybaşı kanaması çoğu genç kızı ansızın yakalar. Özellikle bunun anlamını bilmeyen genç kızlarda şaşkınlık ve korku büyük olur. Anneler kızlarına yeterli bilgi verirlerse, tepkileri daha hafif olur. Ergenliğe beklenmedik biçimde giren genç kızlarda ilk aybaşı kanaması daha çok tedirginlik ve bocalama yaratır. Sinir hastalığına elverişli olan kızlar, adet görme olayını çoğu zaman çirkin bir şey gibi düşünürler. Burada rol oynayan neden olgunluk yetersizliği değildir. Bu durum, daha önemli nedenlere dayanmaktadır. Bu nedenler, bütün yaşam boyunca etkilerini gösterirler.

Adet görmeyi çirkin bir şey gibi düşünenler aşırıya kaçan bir utanma duyarlar. Bu utanma, bazı hallerde patolojik bir şekil alır.

Kızlar, çoğu zaman adet gördüklerine inanmak istemezler. Adet gördüklerini kabul etmekten kaçınırlar. (Yörükoğlu, 2004; s.57)

AHLAK GELİŞİMİ
Zihinsel gelişmeye koşut olarak ahlak anlayışında da çocukluktan gençliğe doğru belli basamaklardan geçen bir gelişme gözlenmektedir. Kohlberg (1971) ahlak gelişmesinde belli başlı üç evre tanımlamaktadır: Okul öncesi çağda ki mantık öncesi sezgisel düşüncenin olduğu çağdır, çocuk kendi için iyi olan şeyi iyi, kendi için kötü veya acı veren her şeyi kötü olarak yargılar.

Ergenlik çağının başlangıcında mantıklı ve soyut düşüncenin başlamasıyla ahlak değeri akla kara gibi görülmez olur. Genç, işlenen bir kabahatin bilerek mi, bilmeyerek mi, yapıldığına bakar. Kişinin niyetine göre değişik yargılara varabilir. (Yörükoğlu, 2004; s.51-52)

Ergenlikte Gelişim Görevleri :


Bir insan bu günün ve geleceğin sorunlarıyla başarılı bir şekilde uğraşacaksa, bebeklikten ve ilk çocukluktan ergenliğe, ergenlikten ileri yetişkinliğe doğru özel davranış türlerinin kazanılması gerekmektedir. Ergenlik, bedensel, toplumsal, bilişsel olgunlaşma dönemidir. Bir ergenin başarması gereken yaşam görevleri bu bölümde incelenmektedir.

A) Bedensel Özelliklerini Kabul Etmek ve Bedenini Etkili Biçimde Kullanmak:


Ergenlik, bir dizi hızlı bedensel değişimle biyolojik olarak başlar; Bu değişimler büyük ölçüde bir insanın yetişkin boyuna, ağırlığına, bedensel ve cinsel özelliklerine kavuşmasını sağlar. Bunun sonuçlarından herkes hoşnut kalmaz. Bir kız ya da erkek çocuk, kendini çok kısa ya da çok uzun bulabilir. Umduğu kadar yakışıklı ya da güzel olmadığını düşünebilir. Buradaki gelişim görevi bedensel özelliklerini kabul etmeyi ve onları en iyisi sanmayı öğrenmektir.


B) Eril Ya da Dişil Bir Toplumsal Rolü Gerçekleştirmek:


Hala değişen bir dünyada bu görev bir ergenin bugün yapmak zorunda olduğu dönemlerin en önemlilerinden birini oluşturmaktadır. Bu davranış tarzını açıkça eril, diğerini açıkça dişil olarak etiketlediğimiz, yıllarda “bir erkek ya da kadının en uygun davranışı nedir?” sorusunu yanıtlamamız kolaydı. Oysa bugün birçok kişi cinsler arasındaki benzerlikleri farklılıklardan daha fazla vurgulamaktadır. Kumaş pantolonlar, blucinleri, unisex saf kesimlerini düşünelim. Kuşkusuz en büyük değişimler kadın rollerinde ortaya çıktı. Ama herkes aynı yönde hareket etmemektedir. Kimileri, toplumsal rollerini geleneksel çerçevede gerçekleştirme, kimileri eşitliği ve birbiriyle örtüşen davranışları savunmakta, kimileri aşırı uçlar arasındaki yerini korumaktadır. Anlaşılır bir biçimde ana-babaların, öğretmenlerin ve ergenlerin kendilerini, yakın geçmişten kesinlikle farklı olan bir şimdiki zamandan köklü biçimde ayrılan bir geleceğe hazırlanma konusunda kafaları karışmaktadır.


C) Her İki Cinsten Yaşıtlarıyla Yeni ve Daha Olgun İlişkiler Kurmak:


İlk ergenliğin büyük ölçüde aynı cinsten arkadaşlardan kurulan yaşıt grupları şimdi yerini daha olgun erkek kadın ilişkilerine bırakmalıdır. Ergen, karma bir grupta gülüşmeden, kızarmadan, terlemeden ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini, yetişkinlere özgü çeşitli toplumsal etkinliklere nasıl katılacağını öğrenmek zorundadır. Kültür, bu toplumsal ilişkilerin ne olduğunu büyük ölçüde belirler; bir toplumdan diğerine ve sınıflar arasında değişiklik gösterir.


D) Ana-babadan ve Diğer Yetişkinlerden Duygusal Bağımsızlığı Gerçekleştirmek:
Ana-babadan özellikle davranış, tutum ve ilgiler bakımından bağımsız olmaya girişen ergenler, genellikle önceden izin almadan, ardından da, ayrıntılı rapor vermek zorunda kalmadan bir şeyleri arkadaşlarıyla birlikte yapmak isterler. Daha çok çöplüğe benzeyen yatak odasının kapısına “özel mülkiyet”, “uzak durun” levhaları astığını belli sürelerde anımsarsınız. Fakat bağımsızlığın getirdiği özgürlükle birlikte, ana-babaya ve diğer yetişkinlere duyulan sevgi ve saygıyı veren bir başka boyut daha vardır. Bu boyut, vermeyi ve almayı her iki tarafı da anlamayı gerektirir. Havınghurst’un (1972) belirttiği gibi ergenler, ana-babalar, onların üzerinde otorite kurmaya kalkıştığında sıklıkla baş kaldırırlar. Ama ana-babalar onların sorumlu yetişkin gibi davranmaya yüreklendirdiğinde, bağımlılık göstermeye çalışırlar. Burada da kültür, önemli bir rol oynar. Bağımsızlık görevi alt sınıftan orta sınıftakinden daha kolay yerine getirilmektedir. Orta sınıf uzayan eğitimi, ekonomik desteği, geçilmiş olan evliliği, daha fazla kazımayı, özellikle ergen kızları vurgulamaktadır.


E) Evliliğe ve Aile Yaşamına Hazırlanma:
Bu gelişim görevi, birçok açıdan, az önce tartışılan yönü, dördüncü görevlerde ilerlemeler kaydedilmiş olmasına bağlıdır. “Deneme evliliği”, “birlikte yaşama” gibi toplumsal geleneklerdeki değişimler belki bu gücü çağdaş ergenler için daha zor ergenlerin çoğu büyük olasılıkla sonunda evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı beklemektedir. Ancak, Havıghurst’un belirttiği gibi bazen ergenler evliliği ve aile yaşamını zevkle beklerler. Bazıları ise, düşmanlık ya da korku hissederler. Açıkça bir bireyin bu alandaki tutumu, başarısı ya da başarısızlığı hem kültürden ve sosyo-ekonomik düzeyden hem de aile deneyimlerinden etkilenir. Birçok ergen fazla düşünmeden ya da hazırlanmadan ve çoğu zaman ev işleri ya da çocuk yetiştirmek için gerekli olan becerilere sahip olmadan evlenmekte ve çocuk yapmaktır. Bu olduğunda, lise veya üniversite düzeyinde gerekli kurslara ve rehberliğe başvurularak daha fazla çaba harcadığını görmekteyiz (Onur, 1998).


ergenlik dönemi pskiyatrik bozuklukları
ADÖLESANS (ERGENLİK) SORUNLARI

İnsan, yaşam boyunca sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Gençlik dönemi, belki de bu gelişim sürecinin en önemli evresini oluşturur. Çocukluktan erişkinliğe geçiş olan ergenlik dönemi, bireyde gözlenebilen sürekli ve süratli gelişimi kapsamaktadır.(Yavuzer 2005: s. 243)

Ergenlik çağının ruhsal bakımdan çalkantılı olduğu yolunda yaygın bir görüş olmakla birlikte bu dönemin sanıldığının aksine, bütün ergenler için bütün ergenler için fırtınalı bir dönem olmayıp küçük bir grup için sarsıntı verici olduğu, çoğunluğu oluşturan bu gençlerin çoğunluğu bu yılları kaygı verici olmayan büyüme ve gelişme krizleri ile atlattığı düşünülmektedir.

Büyüme ve cinsel gelişmenin getirdiği farklılıklara alışmak ve yeni duruma uygun davranışlar ve tutumları öğrenme sırasında ortaya çıkan gerginlikler, ergen yaştaki bir kısım bireyleri ruhsal bakımdan hassas yapmaktadır. (Kulaksızoğlu, 2002:235)

Bu çağda görülen sapmaları, kalıcı bir psikiyatrik bozukluk olmaktan çok döneme özgü ve kaynağını daha önceki yıllardan alan normal gelişimsel özellikler olarak ele almak gerekir. Bu sorunlar hem önceki gelişim çağları hatalarına bağlı eylem sapmalarının yeniden tekrarı hem de progressif olarak sonraki karakterolojik stabiliteyi ortaya çıkarıcı olarak rol oynarlar. Olaylar ve durumlar karşısın da yeniden yönelim girişimleri için serf edilen başarılı ve başarısız çabaların bir sonucu olarak kabul edilirler.

Adölesans çağının sorunları, genel bir başlık altın da: “Adölesanın Uyum Reaksiyonları” olarak da tanımlanmaktadır. Bu sorunlar APA ( Amerikan Psikiyatri Cemiyeti ) nin DSM-III sınıflanmasın da “Geçici Durumsal Bozukluklar” ve Dünya Sağlık Örgütünün ICD.9 sınıflandırılmasında “Çocukluk Ve Ergenliğin Özgül Duygusal Bozukluğu” başlığı altında tanımlanmıştır.

Harbauer, adölesan problemlerine şu başlıklar altında değinmektedir:
1- Otorite krizleri ( baba protestosu, kaçmalar, okul ilgisizliği vb. )

2- İdentiti krizleri ( depresyonlar, psikojen nöbetler, suicide, depersonalizasyon=kimliksizleşme )

3- Psikoseksüel bozukluklar ( puberte=ergen aksamaları, aşırı mastürbasyon, homoseksüalite, incest vs. )


Bu dönemdeki sorunlar değişik bir biçim de sınıflandırılmaktadır. Werkman, gelişimsel- kronolojik yaşa göre bir sınıflama yapar ve yaş dönemlerine göre aşağıdaki sorunları kaydeder.


1- Erken adölesans:

a- Çocukluk problemlerinin devamı (enüresis, inhibisyon )

b- Öğrenme problemleri ( soyutlama yeteneğinde defektler )

c- Obesite

d- Akne

e- Menstrual düzensizlikler

f- Anoreksiyanervosa

2- Orta adölesans:

a- İsyan ve kargaşa

b- Okuldan ve evden kaçmalar

c- Öğrenme problemleri ( primer düşünce bombardımanı )

d- Seksüel (cinsel) acting- out’lar

e- Suça eğilim

3- Geç adölesans

a- Şizofreni

b- Akut konfüzyonel (kafa karışıklığı) durumlar

c- Kariyer ve meslek seçiminde belirsizlikler

d- Suicide (özkıyım)

e- Depresyon


(Kırkpınar, Dr. İsmet, Erzurum İl Merkezindeki Lise Öğrencilerinde Depresyon ve Diğer Adölesans (Ergenlik) Çağı, Sorunları Üzerine Bir Araştırma, Erzurum, 1983)

1-Erken adölesans sorunları

1.1-Çocukluk problemlerinin devamı (enüresis, inhibisyon )
Enüresis: Yineleyici nitelikteki istem dışı işemedir. Çocuklarda sık, yetişkinlerde nadir görülmektedir. 5 yaşından sonra ayda en az iki kez gece yatağını, gündüz ise iç çamaşırlarını ıslatması bir bozukluk olarak değerlendirilmektedir.

Çocukların hemen hepsini idrar ve dışkı kontrolünü kazandıkları 4 yaşından sonra alt ıslatmanın hala devam etmesi “enüresis” adını alır. (Yavuzer, 2001: s. 234)

Enürezisin prevalans oranları araştırmalar arasında büyük ölçüde değişmekle birlikte, Büyük Britanya’da 5 yaşındaki çocuklarda %10 (her 10 çocuktan biri), 8 yaşındaki çocuklarda %4 (her 25 çocuktan biri) ve 14 yaşındaki ergenlerde %1 kadardır. EN ülkemizde çocuk psikiyatrisi polikliniklerine yapılan başvuruların en sık nedenleri arasındadır. Ankara’daki Çocuk Ruh Sağlığı bölümlerine getirilen çocuklardaki enürezis oranı %18–21 civarındadır.

Erkek çocuklarda kız çocuklardan daha fazla görülür. Ergenlik döneminde cinsiyet yönünden eşitlenir. (http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

1.2-Öğrenme problemleri ( soyutlama yeteneğinde defektler )
A. Zekâ Geriliği

Ortalamanın önemli derecede altında yani IQ testinde yaklaşık 70 puan veya daha altında bir IQ olması durumudur. Başlangıcı 18 yaşından öncedir. Kişinin, yaşı için beklenen ölçüleri karşılamadaki yetersizlikleri ve bozuklukları vardır. Kişi, iletişim, kendine bakım, ev yaşamı, toplumsal beceriler, toplumun sağladığı olanakları kullanma, kendi kendini yönetme, okuldaki beceriler, sağlık ve güvenlik alanlarında problem yaşar. Hafif, orta, ağır, ileri derece olarak sınıflandırması vardır.

B. Öğrenme Bozuklukları

a. Okuma Bozukluğu

Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır. Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.

b. Matematik Bozukluğu

Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematiksel becerileri beklenenin önemli ölçüde altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya matematik becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.

c. Yazılı Anlatım Bozukluğu

Kişinin kronolojik yaşı, zekâ düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, yazma becerileri beklenenin önemli derecede altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya yazılı metin derlemeyi gerektiren günlük yaşam etkinliklerini (dilbilgisi kuralları yönünden doğru cümleler ve iyi düzenlenmiş paragraflar yazma gibi) önemli ölçülerde bozmaktadır.

Kişilerde okuma bozukluğu, matematik bozukluğu, yazılı anlatım bozukluğu bir arada görülebilir. (http://www.armpsikiyatri.com/bebekCocuk.asp)

1.3-Obesite
Obesite (şişmanlık) enerji tüketiminin çok üzerinde enerji alımı dengesizliği olup, yağ kitlesinde artış görülür. Fizyolojik tanımı yeme bozukluğu olarak ifade edilmez. Daha çok genetik ve çevresel aktörler üzerinde durulmaktadır. Emosyonel yeme; üzüntü, mutluluk, kızgınlık veya yalnızlık gibi psikolojik durumlara tepki olarak, aç olmamasına rağmen yemedir. Kompulsif aşırı yeme daha ileri kilo alımına yol açacak düzeyde aşırı yeme söz konusudur. Bu durum BN veya tıkanırcasına yeme bozukluğuna neden olur (Binge eating disorder). Tıkanırcasına yeme bozukluğunda zorunlu çıkarma olmaksızın kompulsif aşırı yeme olur. Emosyonel yeme ve kompulsif aşırı yeme önceki psikolojik travma veya diğer psikiyatrik bozuklukların bir bulgusu olarak ortaya çıkabilir. (http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

Yeme bozukluklarının en sık rastlandığı dönem, ergenlik dönemidir. Ergenin beden imgesini yanlış değerlendirdiği, buna bağlı olarak kendisini şişman algıladığı, yemek yemeyi reddettiği ve bu nedenle aşırı kilo kaybına uğradığı dönemler olabilir. Aç kalma noktasına varan diyet programları, kendini kusturma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ve müshiller kullanılması gibi yöntemler sıkça gözlenebilir. Bu uğraş gencin başka alanlara odaklanmasını zorlaştıracağından, ilişkilerinde ve eğitim yaşantısında bozulmalara da neden olabilir. (http://www.sagmer.hacettepe.edu.tr/index.php)


Özellikle ergenlikte aşırı diyet, anorexia adı verilen yeme bozukluklarına neden olabileceğinden, aşırı diyetten kaçınılmalıdır.

Ev yemeğinden ayaküstü yemeklere geçiş, gazlı içecekler ve video-TV-internet-bilgisayar oyunları çocukları açık havada oynamaktan daha fazla cezbetmekte. Üstelik bu çocuklar psikolojik olarak da zor durumda ve ergenliklerinde şişman olanlar yetişkin olduklarında da şişman olacaklar. Daha da kötüsü hayatın erken evrelerinde başlayan şişmanlık yağ hücre sayısını arttırdığından inatçı bir seyir göstermektedir.

1.4-Akne
Aknenin oluşumunda çeşitli etkenler rol oynar. Bunlar arasında en önemlileri, yaşanan hormonal değişimler, çeşitli mikroorganizmalar, bazı ilaçlar, ruhsal nedenler ve kalıtımsal özelliklerdir.

Diğer bir önemli etmen de kozmetik maddelerin hatalı kullanımıdır. Özellikle yağlı kremler, merhemler, pudra gibi deride gözenekleri tıkayıcı maddeler, yağ bezlerinin deriye açıldığı kanalları tıkar ve akne oluşumunu artırabilir. Güneşin de akne oluşumunu arttırıcı etkisi olabilir. (Başkent Üniveristesi, Kolej Ayşeabla Okulları, Ergenlikte Gelişim Yolculuğu, Pdr Birimi, Ankara, 2005)

Ergenlik çağının önemli sorunlarından biri de cilt rahatsızlıklarıdır. Sivilce, ergenlik döneminin cinsel değişimine bağlı bir cilt hastalığıdır. Hadım edilmiş erkeklerde sivilce olmaması, ancak cinsel hormon takviyesi yapıldığında sivilce çıkması ve hormonun kesilmesiyle sivilcelerin de ortadan kalkması bunun kanıtıdır. Çoğu insanda sivilceler ergenliğin diğer belirtileri tamamlandıktan sonra da sürüp gider ve ancak ilk gençlik çağının tamamlanmasıyla ortadan kalkar. Bu o kadar yaygın bir sorundur ki, bir hastalık değil, normal bir gelişim olarak görülmesi daha doğru olacaktır.(http://www.turkstudent.net/art/2894)

1.5-Menstrüal düzensizlikler ve cinsel problemler
Adet kanamaları 9–16 yaşları arasında başlar. Spor yapan kızların yanında çok zayıf olan ve gelişmenin başladığı dönemlerde kilo veren kızlarda da menarş gecikebilir.

Bir ay daha fazla diğer ay çok daha az olabilir. Adet kanamaları vücut ağırlığına, diyet yapılmasına, heyecan, stres, egzersiz ve hastalıklardan etkilenerek düzensizleşebilir. İlk yıllarda adet sikluslarının uzunluğu değişir. İlk 1–2 yıl düzensiz adet görülmesi normaldir. Menarştan sonra üreme organları ve hormonların uyum içinde çalışmasının düzene girmesi zaman alır.(www.düzen.com)

İlk aybaşı kanaması çoğu genç kızı ansızın yakalar, özellikle bunun anlamını bilmeyen kızlarda şaşkınlık ve korku büyük olur. Anneler kızlarına yeterli bilgi vermişlerse tepkileri daha hafifi olur. Ergenliğe beklenmedik bir biçim de hızlı giren genç kızlarda ilk aybaşı kanaması daha çok tedirginlik ve bocalama yaratır, genç kız ağlayarak annesine koşar. Ruh sağlığı kliniğine, günlerce uykusuzluk çeken genç bir kızı getirmişlerdir. İlk görüşmede uykusuzluğunun nedeni ortaya çıkmıştır: kanamanın bir kaza sonucu kızlığını yitirmesinden ileri geldiğini sanmış, korkudan annesine açıklayamamıştır.(Yörükoğlu, 2004:s. 57)

1.6-Anoreksiyanervosa
Yeme bozuklukları ergenlerde özellikle kızlarda yaygın kronik hastalıklardandır. Yaygınlık kızlarda anoreksiya nevroza (AN) için %0, 5–3, 7, bulimia nevroza (BN) için %1, 1–4, 2 arasında değişmektedir (Powers ve Santana 2002). Eğer kısmi semptomları taşıyanlar düşünüldüğünde oran daha yüksek olmaktadır. Bu bozukluklar hem fiziksel hem de psikiyatrik olarak potansiyel lethalite taşırlar. Yeme bozuklukları biyopsikososyal bozukluklardır. Yaklaşım ve tedavilere multidisipliner yaklaşımlar gerektirmektedir.

DSM-IV TR’da yeme bozuklukları başlığı altında anoreksiya nevroza, bulimia nevroza ve başka türlü adlandırılamayan yeme bozukluğu (burada binge eating disorder-tıkanırcasına yeme bozukluğu da yer alır) yer alır. Bozukluk tanısı koyarken, bireye özgü yeme stilinden ayırt etmede güçlükler olur. İnsanların yeme stilleri genetik ve çevresel faktörlerden etkilenir. Yeme stilinin problem oluşunun karar verilmesi için klinik yargıya ihtiyaç vardır.

(http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

Anoreksiya nevroza, kilo almaktan aşırı korkma, bireyin vücut ağırlığını ve biçimini yanlış değerlendirmesi, bir deri bir kemik haine geldiği halde kendini hala şişman olarak değerlendirmesi gibi belirtilerle görülen bir rahatsızlıktır. Bulimiya nevroza, zaman zaman tekrarlayan aşırı yemek yeme durumudur. Hasta yeme krizi sırasında kontrolden çıkar ve kriz sonrasında kilo almaktan kurtulmak için bir süre hiç yemek yemez veya çeşitli yöntemler kullanarak yediklerini çıkarmaya çalışır. Her iki yemek bozukluğu da ağır bir ruhsal bozukluk olarak kabul edilmektedir. (Kulaksızoğlu, 2002: 238 )

Anoreksiya 10- 30 yaşları arasında, sıklıkla 12–18 yaşlarında görülen, kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre %95 fazla olan bir bozukluktur. Bulimiya 15–30 yaşları arasında görülür ve kadınlarda erkeklere oranla on kat daha fazla rastlanır. Görünürdeki şişmanlıktan kaçma arzusunun arkasında cinsel kimliğini reddetme derindeki psikolojik nedenlerden birisidir. (Kulaksızoğlu, 2002: 239 )

İstanbul Bakırköy’de 1992 yılında dört liseden seçilen 1022’si kız, 956’sı erkek 1978 öğrenci arsında yapılan taramada, yaş ortalaması 16.22 olan 14- 19 yaşları arasındaki gurubun %2, 52’sinde (4kişi) anoreksiya bulunmuştur.

Şişmanlık, açlık duygusu olmadan, devamlı yemek yeme sonucu ortaya çıkabilir. Şişman olma ergenin olumlu benlik kavramı kazanmasına ve arkadaşlarıyla uyumlu beraberlikler geliştirmesine engel olabilir. Bazı hallerde genç kızlarda cinsel kimliği reddetmesi arzusu, bedenlerini aşırı şişmanlaştırarak onu cinsel bakımdan çekici olmaktan çıkarma şeklinde ortaya çıkabilir. (Kulaksızoğlu, 2002: 239 )


2-Orta adölesans sorunları

2.1-İsyan ve kargaşa
*Karşıt olma veya karşı gelme bozukluğu; DSM-IV’te bu bozukluğa sahip ergenler sık sık hiddetlenip, büyükleri ile tartışmaya giren büyüklerinin, isteklerine uymayarak karşı gelen ve bunları reddeden, isteyerek başkalarını kızdıran, kendi yaptığı olumsuzca davranışlar için başkalarını suçlayan, kolayca kızdırılıp alınabilen, çoğunlukla başkalarına karşı gücenik içerlemiş olan, kin ve intikam isteği ile dolu bireyler” olarak tanımlanmakta ve yukarıdaki davranışların en az dördünü altı aydır göstermekte olan ergenlerin bu bozukluğa sahip olduğu kabul edilmektedir. (Kulaksızoğlu, 2002:238)
Ergenlikte görülen ruhsal kriz durumlarından biridir. Öfkenin yoğunluğu ve ergenin öfkelenmenin sonucunda sonucun da yaptığı saldırganlığın ve tahribatın derecesi bireyden bireye, öfkeyi doğuran nedenlere bağlı olarak değişir. Bu tür öfke patlamaları veya nöbetleri psikotik bir kriz değildir, ancak çok yoğun öfkelere sonucu ergen etrafını kırıp geçiriyorsa ağır bir ruhsal bozukluğun ilk belirtilerini gösteriyor olabilir. Öfke nöbetleri sırasında muhakeme, otokontrol ve gerçeği değerlendirme bozulmaktadır. Ergenin önceki bastırılmış öfke ve saldırganlık duygularının yoğunluğu, öfke patlamalarını tetikleyen olayın ergeni rencide edici olması, öfke patlamasını büyütebilir. Ergenin öfkesi bir kişiye yönelik de olabilir veya engellemelere ve hayal kırıklarına karşı ortaya çıkan çevreye yönelik yoğun tepkiler şeklin de de olabilir. Bu tip patlamalarda ergen çoğu kez öfkesini doğrudan öfkeyi doğuran kaynağa değil de kendinden güçsüzlere yöneliktir. Öfke krizi geçtikten sonra ergen yaptıklarından pişmanlık ve utanma duyabilir. Sıklıkla tekrarlanan öfke patlamaları bir hekim müdahalesini gerektirir. (Kulaksızoğlu, 2002: 238 )

2.2-Okuldan ve evden kaçmalar
Ayrılma anksiyetesinin bazı düzeyleri evrensel bir olgudur ve bir çocuğun normal gelişiminin beklenen bir parçasıdır. Bebekler ayrılma anksiyetesini yabancı anksiyetesi olarak 1 yaşından küçükken bebek ve anne ayrılığında yaşarlar. Okula başlayan küçük çocuklarda da bir miktar ayrılma anksiyetesi normaldir. Buna rağmen, bağlılık figüründen ayrılma ile ilgili, gelişimsel olarak uygunsuz ve aşırı anksiyete ortaya çıktığında ayrılma anksiyetesi bozukluğu söz konusu olur. Okuldan kaçınma ortaya çıkabilir. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu, bağlılık figüründen ayrılma ile ilgili aşırı kaygıya bağlı en az üç belirtinin varlığını gerektirir. Kaygılar okula gitmeyi reddetme, ayrılıkla ilgili korkular ve sıkıntı, ayrılık beklendiğinde baş ağrıları ve mide ağrıları gibi fiziksel belirtiler şeklinde tekrarlayan yakınmalar, ayrılık konuları ile ilgili kâbuslar şeklini alabilirler. Tanı ölçütleri en azından dört haftalık sürekliliği ve 18 yaşından önce başlangıcı içerir.

Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu küçük çocuklarda ergenlerden daha yaygındır ve erkek çocuklarda ve kız çocuklarda eşit sıklıkta rastlandığı bildirilmiştir. Başlangıç okul öncesi yıllarda olabilir, ancak en sık 7–8 yaşlarında görülür. Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğunun yaygınlığı okul çağı çocuklarda %3–4 ve tüm ergenlerde %1 olarak tahmin edilmektedir.


Evden kaçan gençlerin kendilerine göre tutarlı birçok sebepleri vardır: Alışagelmiş, tekdüze yaşam biçimini değiştirmek bir bakıma olgunlaşmak, geçici de olmak huzur bulmak ve kabul görmek, yeni bir yuva yani bir yaşam aramak bu nedenlerin başlıcalarındandır.

İşin garip yanı evden kaçan gençlerin çoğu ana-babasını sever ve sayar. Bu ayrılış düş kırıklığı sonucudur; ana- baba genci anlamamakta ya da beklentilerinde ve kurallarında son derece katı davranmaktadır ve ya dayanılması olanaksız bir kardeş vardır ya da genç ders notlarının zayıf olmasından dolayı cezalandırılmaktan korkmaktadır.

Kısaca, bir anti-sosyal davranış olan evden kaçmanın kökeninde, aile içinde psikososyal etkileşim yetersizliği bulunabildiği gibi, ergenlik dönemin özellikleri de yer alabilir. (Yavuzer, 2001; s. 299–300)

2.3-Öğrenme problemleri ( primer düşünce bombardımanı )
Genellikle çocuğun okula başlamasıyla birlikte, öğrenmeyle ilgili sorunlar ailenin gündemini işgal etmeye başlar. Aslında okul öncesi dönemde dikkatli ve ilgili bir aile, çocuğun yaşına uygun olarak öğrenip öğrenmediğini anlayabilir. Çocuğunun zor öğrendiğini farkeden ailelerin bir kısmı genellikle işi zamana bırakır, ancak derslerin ilerlemesiyle birlikte, problem daha dikkat çekici bir hal alır ve eğitimde geri kalan çocukları için harekete geçerler. Böylece sorunu fark etme zamanı, ergenlik dönemine kadar uzayabilir.

Zekâsı normal olduğu halde öğrenmede güçlük çeken ergenlerde ilk akla gelen dikkat bozukluğudur. Zor öğrenen ergenlerde diğer önemli bir sorun da öğrenme bozukluğudur. Bu durum maalesef dikkat eksikliği kadar tanınmamaktadır. Öğrenme bozukluğu; çocuğun öğrenmenin herhangi bir alanında zekâsı oranında başarı elde edememesi olarak tarif edilebilir. Yani çocuk, normal zekâ seviyesine sahiptir, yaşıtlarından zekâ olarak geri değildir. Yaşına uygun bir eğitim kurumunda eğitim gördüğü halde, beklenenin çok altında bir başarı elde etmektedir. Öğrenme bozukluğu okuma, yazma ve matematik gibi, öğrenmenin belli alanlarında gözlenebilir. Örneğin matematikte çok başarılı olduğu halde, ergenin okuması çok geri olabilir.

Önceleri disleksi olarak bilinen okuma bozukluğu, öğrenme bozukluğu içinde en çok bilinenidir. Okuma bozukluğu olan çocuklar, yaşıtlarına oranla okumaya çok zor geçerler. Okurken sık sık harf hataları yapar, yanlış, eksik ve yavaş okurlar. Öğrenme bozukluğu olan ergenler, bu durum bilinmez ise kolaylıkla zekâ geriliği varmış gibi değerlendirilirler. Bu nedenle öğretmenin ve ailenin tüm çabaları sonuçsuz kalabilir. Öğrenme bozukluğu tablosunu fark etmeyen aileler, ergenin derslerde zorlanmasını tembellik, isteksizlik, huysuzluk ve şımarıklık olarak algılar ve ergene baskı uygulayarak, zor kullanarak sorunu çözeceklerini sanırlar. Ergene uygulanacak her türlü baskı ve anlayışsız yaklaşım, sorunu çözeceği yerde daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Öğrenme bozukluğu olan ergenlerin önemli bir kısmının eğitim hayatları, erken teşhis ve tedavi şansları olmadıysa zorluklarla dolu geçer. Bir kısmı eğitimi yarıda bırakmak zorunda kalabilir.

Temel yanlışlık, öğrenmeyle ilgili zorlukların nedenini başka yerlerde aramaktan kaynaklanmaktadır. Toplumumuzda çocukta yaşanan her türlü zorluğun anne baba davranışlarından kaynaklandığı şeklinde yaygın ve yanlış bir düşünce hakimdir. Çocukta var olan ve nedeni anne-baba tutumuna bağlı olabilecek bazı duygusal sorunlar, çocuğun dersleriyle ilgilenmesini engelleyebilir. Ancak bu durum belli bir zaman dilimini kapsar. Örneğin çocuk, başarılı iken, aile içindeki sorunlar sebebiyle başarısız hale gelebilir. Çoğunlukla bu durumu izah edebilecek, aile içindeki bir sorunun varlığı göze çarpar. Oysa dikkat eksikliği ve öğrenme bozukluğu, belirtileri daha sonra ortaya çıkabilse dahi, doğuştan itibaren var olan bir sorundur. Gerek dikkat eksikliği gerekse öğrenme bozukluğu, çocuğun yapısal biyolojik bir sorunudur ve beyindeki öğrenme ve dikkat merkezlerinde işlev bozukluğuna bağlı oluşmaktadır.

Öğrenme bozukluğunun tedavisinde özel eğitim programları uygulanır. Ancak bu tedaviler çocuk psikiyatrisi ve psikologları denetiminde ve gözetiminde yürütülmelidir. Aileler tedavi konusunda bilinçli olmalıdır. Anne babalar, zor öğrenen çocukları konusunda mutlaka nedeni öğrenmeye yönelik çaba sarf etmelidirler. “Zamanla geçer, zamanla zihni açılır ya da dersleri sevmiyor ne yapabilirim?” gibi yaklaşımlar, çözümü geciktirmekten başka bir sonuca varmaz.

Öğrenme bozukluğu, erken teşhis ve tedavi edilmesi gereken bir sorundur. Ergenliğe kadar çocuğun birçok temel bilgiyi edinmesi beklenir. Oysa öğrenme bozukluğu, bu bilgilerin sağlıklı edinilmesini zorlaştıran bir durumdur. Ergenin zorlandığı alanların tespit edilmesi ve eğitimlerinin, öğrenme becerilerinin iyi olduğu alanlara kaydırılması gerekmektedir. Öğrenme bozukluğu yaşayan ergen, kendi durumunu farkındadır. Niçin zor öğrendiği, bazı derslerde neden zorlandığı sorularının cevabını arar. Bazen kendini yaşıtlarından daha az zeki ve yetersiz hissedebilir. Buna bir de yıllarca süren başarısızlıkları ve çevresinden aldığı olumsuz mesajlar eklenince, kendine güvenini yitirmiş bir ergen çıkar karşımıza. (http://www.ruhsagligi.org/altmenu)

2.4-Seksüel acting- out’lar
Adölesans da mastürbasyon, kabaran cinsel duyguların bir belirtisi olarak başlamakta, tatminle sonlanması bu yüzden seksüel aktiviteyi arttırması dolayısıyla çocukluk çağındaki genital bölgelerle oynama şeklindeki mastürbasyondan ayrılmaktadır. Ebeveyn tarafından empoze edilen kültüreol değerler nedeniyle suçluluk duyguları yerleşmekte ve giderek bu suçluluk duygusu artmaktadır. Genellikle anxieteleri nedeniyle mastürbasyon yapan gençlerde, mastürbasyon anxieteyi arttırıcı ve içerdiği suçluluk, günahkârlık duyguları ile depresif durumlar oluşturucu bir rol oynar. Bazı gençler, mastürbasyonu bir kompülsüyon olarak yapar ve bunun için dayanılmaz bir arzu duyar.


Teicher, bazı adölesanslarda, mastürbasyonun, kompilsif olarak kendini yaralama ve incitme, bu şekilde ekastre etmek amacına yönelik olduğunu söyleyerek, mastürbasyonu depresif bir fenomen olarak görür.


Homoseksüel girişimlerde, otörlerin çoğu zayıf ve silik baba ile sert ve baskın anne figürünü suçlamaktadır. Freud, anneye duyulan şiddetli fakat kısa sevgi fixationu ve onu seksüel obje olarak görmenin, homoseksüel oryentasyona neden olduğunu bunun narsistik bir temelde, kendini “annenin sevdiği gibi sevme” esasına dayandığını söylemektedir.


Hayvanlarla ilişki kurma (zoofili) ise, daha çok seksüel obje yoksunluğu ve seksüel tatmin vasıtalarının kısıtlanıldığında gelişen çevresel ve kültürel bir tecrübe olarak gözlenmektedir.(Kırkpınar, Dr. İsmet, Erzurum İl Merkezindeki Lise Öğrencilerinde Depresyon ve Diğer Adölesans (ergenlik) Çağı, Sorunları Üzerine Bir Araştırma, Erzurum, 1983)


2.5-Suça eğilim
Ergen suçluluğu, “18 yaşın altında bir kız ya da bir erkek tarafından işlenmiş ve yasal bir suç olarak kabul edilen eylem ya da davranış” anlamına gelir. (Onur 1998: s. 465)

Ülkemizde suçların yaklaşık yarısını, 25 yaşın altında ergenlerin işlemiş olması ve ileri yaşlarda suç işleyenlerin büyük bir bölümünün, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde de suça karışmaları, sorunun önemini daha da arttırmaktadır. (Yavuzer 2001: s. 299)

Suçluluğun gençlik grubu üyelerinin birbirleriyle etkileşiminden ortaya, gençlik grupların da grubun ön de gelen üyelerinin suçluluk davranışları sergilemesinin gruptaki diğer mensupları olumsuz yönde etkileyeceği ve grubun kurallarını ve ahlaki kabullerini de ona göre biçimlendireceğini bildirmektedir.

Suçlu ergenlerin önemli bir kısmının suçlu yetişkinlerin olduğu ailelerden gelmesi, suçun öğrenebilen bir davranış olduğunu bize göstermektedir.(Kulaksızoğlu 2002; s. 226)

Bütün dünyada yapılan araştırmalarda 18 yaşından önce işlenen suçların artıp yaygınlaştığı gözlenmiştir. Öyle ki işlenen suç nüfusu artan genç sayısını geçmektedir. Ayrıca suça yönelme yaşı gittikçe düştüğü gibi bireysel suçların yerini toplu suçlar almaktadır. Suç çeşitleri ülkeden ülkeye değişmektedir. Toplumdaki ve değer yargılarındaki hızlı değişme ve gelişmeler, siyasal çalkantılar, toplumdaki eşitsizlikler gençlerin suça yönelmelerine neden olmaktadır.

Son yıllarda ülkemizde suçlu çocuk sayısının arttığını söylemek yanıltıcı olmaz. Neticede geleceği konusunda kuşkuya düşen genç suça yönelmektedir.

Gençlerin suça yönelmelerinde aile içi sorunlar da bu konuda önemli bir neden olarak karşımıza çıkar. Aile baskısı ile bunalan gençler daha çok adi suçlara yönelmeleri kolay olmaktadır. İçlerindeki saldırganlık dürtülerini bir amaca yöneltmiş olmak bir bakıma suçluluk duygusunun azalmasına neden olmaktadır.

Suçlu çocukların çıktığı aileler incelendiğinde bu aileler genellikle ekonomik bakımdan yetersiz ve çok çocukludur. Çocuklar üzerinde ya çok baskılı, dayağa bağlı bir denetim vardır ya da tamamen çocuğa karşı ilgisizdirler. Ailenin durumu ne olursa olsun temel yıkıcılık anne sevgisinin olmayışından kaynaklanmaktadır. Her şeye rağmen anne sevgisi ile yetişen gençler bir bocalama devresinden sonra olumlu davranışlara yönelmektedirler.

Ekonomik durumu yerinde olan ailelerden de suçlu çocuk çıkar. Ancak bunlar çok az sayıdadır. Problemli çocuğun bir suçtan ceza görmesi suçluluğun artmasına zemin hazırlar.
Ailede sevgi bağı bu konuda oldukça isabetli fikir verir. Öyle ki uyumlu ve dengeli gibi görünen ailelerde sürekli kavgalar, ana babanın aksayan yönleri çocuğu suça iterse de sevecen bir annenin çocuğu uyumsuz gibi görünüp okulda başarısız olsa da suça yönelmez.


Birçok batılı ülkelerde çocuk mahkemelerinde çocuğun yargılanmasına değil, gencin haklarına, durumun gözden geçirilmesine öncelik verilir. Gence suçunu ödetmek yerine, toplumun gence olan borcunu ödetmek düşüncesi ön plana geçmiştir. (http://www.elbim.com.tr/htm/Rehberlik/genel/gen)

3-Geç adölesans sorunları

3.1-Şizofreni

Şizofreni sağlık sorunları arasında en ön sıralarda yer alan hastalıklardandır. Dünya nüfusunun yaklaşık %1’ini etkilediği ve hastalık belirtilerinin değişik derecelerde yaşam boyu sürdüğü düşünüldüğünde sorunun önemi tüm berraklığı ile ortaya çıkar. Şizofreninin trajik doğası kişileri en üretken çağlarında yakalamasıdır. Hastaların sosyal, mesleki, aile-içi ilişkilerini son derece olumsuz biçimde etkilemesi şizofreniyi toplumsal ve ekonomik açıdan
bedeli en ağır hastalıklar arasına sokmaktadır.


Çalışmalar toplumda her 100 kişiden 1’inin şizofreniye tutulacağını göstermektedir. Hastalığın en sık ortaya çıktığı yaş dönemleri erkekler için 15–25, kadınlar için 25-35’tir. Şizofreni çocuklarda ve ileri yaşlarda ortaya çıkabilmekteyse de 10 yaşından önce ve 50 yaşından sonra şizofreni başlangıcı son derece seyrektir. Hastalık dünya yüzünde tüm coğrafi bölgelerde, tüm sosyokültürel gelişmişlik düzeylerinde yaklaşık aynı sıklıklarda gözlenmektedir.

Şizofreni sinsi, yavaş seyirli bir şekilde gelişebilmekte ya da ani, son derce gürültülü bir şekilde ortaya çıkabilmektedir. Sinsi seyirde hastanın aylar, yıllar içinde gitgide içe-kapandığı, çevresine karşı ilgisinin azaldığı, metafizik gibi tek yönlü uğraşlara daldığı, gittikçe daha az yıkandığı, temizliğine, kişisel bakımına özensiz hale geldiği, odasından hiç çıkmamaya başladığı, adeta insan ilişkilerinden kaçar hale geldiği, pek az konuştuğu, duygusal olarak soğuklaştığı ifade edilir. Ani, gürültülü başlayan şekilde ise birdenbire ortaya çıkan çılgınca, dağınık davranışlar; saçma sapan konuşmalar; cümlelerde konu bütünlüğünün sağlanamaması; tuhaf giyim tarzı; bir anda öfkelenip bağırıp çağırma ya da nadiren de olsa saldırgan olabilme ya da kendine zarar verme gibi özellikler izlenir. Yavaş, sinsi başlayan şizofreni genellikle ergenlik çağında ortaya çıkar. Bu hastalar hastalık öncesi dönemlerinde genellikle sessiz ve edilgen, az arkadaşı olan, hayallere dalmayı seven, içedönük çocuklar olarak tanımlanırlar. Ergenlik ve erken erişkinlik dönemlerinde ise içine kapanık, toplumdan uzak yaşayan, acayip ve alışılagelmişin dışında davranışlar gösteren, sözlü iletişimde yetersizlikler gösteren, pek kendiliğinden davranmayan, duygusal iniş çıkışlarında kısıtlılıklar gösteren kişiler olarak bilinirler. (http://www.saglikplatformu.com/arastirmalar/showquestion)

DSM-IV’ de göre özgül belirtiler: bir aylık bir dönem boyunca (başarıyla tedavi edilmişse daha kısa bir süre), bu sürenin önemli bir kesimin de aşağıdakilerin ikisini (ya da daha fazlasının) bulunması:

· Hezeyanlar (sanrılar)

· Halüsinasyonlar (varsanılar)

· Darmadağın (dezorganize) konuşma (örn. Çağrışımlarda dağınıklık [sık sık konu dışı sapmalar gösterme] ya da enkoherans)

· İleri derecede darmadağın (dezorganize) ya da katotonik davranış)

· Negatif semptomlar, yani affektif donukluk (tekdüzelik), oaloji( konuşamamazlık) ya da avolisyon

Not: Hezeyanlara şaşılası (bizar) ise ya da halüsinasyonlar kişinin davranış ya da düşünceleri üzerine sürekli yorum yapmakta olan seslerden ya da iki ya da daha fazla sesin birbiriyle/birbirleriyle konuşmasından oluşuyorsa A Tanı Ölçütlerinden sadece bir semptomunun bulunması yeterlidir. (DSM-IV, 2000: s. 137)

3.2-Akut Konfüzyonel Durumlar

Genç bir hastanın sorununun depresyon mu yoksa kimlik bocalaması mı olduğunu sormak bir yanılgı olur. Çünkü biri klinik-betimleyici (deskriptif) bir durumu diğeri ise dinamik-çözümleyici (analitik) durumu tanımlamak için kullanılır. Kuşkusuz, klinik ve dinamik tanılar birbirlerini tamamlar. Erikson kimlik bocalamasını bir klinik tanı olarak düşünmemiş ve önermemiştir. Kendi ifadesiyle; “kimlik bocalaması elbette bir olgu değildir. Gelişimsel bir bunalım olarak değerlendirilebilir. “ Erikson için kimlik bocalaması kavramı betimleyici (descriptive) değil, çözümleyici (analytic) bir kavramdır.

Akut Kimlik Bocalaması
Dinamik açıdan bakıldığında;

· Egonun olumlu bir kimlik duygusu yaratmak konusunda açığa çıkmış yetmezliği ve pes edişi

· Öz tasarımda dağınıklık

· Nesne tasarımlarında dağınıklık

· Ego ülküsünde dağınıklık

· Süperego işlevlerinde bozukluk


Klinik-betimsel düzeyde; çeşitli nevrotik belirtilerden psikoza kadar uzanan bir tablo söz konusu olabilir. DSM-III’de kimlik bozukluğu tanısı birinci eksende yer almaktadır. DSM-III-R’da köklü bir düzeltme ile kimlik bozukluğu birinci eksen tanısı olmaktan çıkarılmış ve “kimlik bocalaması” adıyla ikinci eksene yerleştirilmiştir. DSM-IV’de “Klinik ilgi odağı olabilecek diğer durumlar”başlığı altında “kimlik sorunu” olarak yer almaktadır. Ancak bu sınıflandırmalarda açıklayıcı bilgi yer almamaktadır.

Akhtar (1984), kimlik bocalamasının tanı koyucu belirtilerini şöyle sıralamaktadır: çatışan karakter örüntüleri, özdeki zamansal süreksizlik, içtenliğin yitirilmesi, boşluk duyguları, cinsel bocalama, etnik kökenden kopmuşluk ve tutarlı değerler sistemine sahip olmama.

Kimlik Bocalamasının Öğeleri
1- Ruhsal Yapılardaki Sorunlar

· Öz tasarımda ve öz kavramda dağınıklık

· Nesne tasarımlarında ve nesne kavramlarında dağınıklık

· Ego ülküsü ve öz ülküsünde dağınıklık

· Süperego işlevlerinde bozukluk

2-Kimlik Duygusunda Sorunlar
· Özün zaman içindeki aynılık ve sürekliliği yaşantısının yitirilmesi

· Özün roller içindeki aynılık ve süreklilik yaşantısının yitirilmesi

· Özün başkalarının gözünde aynılık ve sürekliliği yaşantısının yitirilmesi

· Kendi yolunda yürüyor olma yaşantısının yitirilmesi

· Gerçekçi bir yaşam çizgisi belirleyip bu çizgiye yönelememe

· Tuttuğu yolu ya da var oluş tarzını tam olarak benimseyememe

· Toplumsal çevrede kendine tanınma sağlayamama


3-Aşamalı – Oluşum Evreleriyle İlişkili Sorunlar

· Zaman kargaşası

· Kendiyle uğraşma ve kendinden kuşku duyma

· Rol ketlenmesi ve kendini çelmeleyici bir role saplanma

· İşeyaramazlık duygusu ve çalışma felci

· Cinsel bocalama

· Otorite kargaşası

· Değerler kargaşası

4-Ters Kimlik Seçimi
· Topluca aranan ters kimlik seçenekleri

· Hasta kimliği

Bocalayan gençler çok zaman sorunlarının çözümünün bir önderle bütünleşmekten geçtiğine inanır ve onu ararlar. Bu yönelişin altında, önderin kılavuzluğunda her şeyi sil baştan yeniden öğrenme ve bu yolla kendini yeniden yaratma isteği yatar.

Çocukluk ve gençlik yılları boyunca görülen, tanınan ve özdeşim yapılan rol örnekleri arasında olumluların yanında olumsuzlar da yer alır. Her şeyden önce özdeşim bilinçli bir süreç değildir ve olumsuz rol örnekleriyle yapılan özdeşimlerden kaynaklanan bilinçdışı bir arzu-yasak ve ürkütücü yola sapma arzusu-çoğu kimsede bilinç düzeyine hiçbir zaman gelmeyecek olsa da derinde hep vardır. Başka deyişle “ters kimlik” (negative identity) her zaman vardır (Erikson 1982). Öç alıcı tarzda ters kimlik seçimi, hastalıklı ölçüde hırslı ebeveynlerin gencin önüne koydukları hedeflerin, onun gözünde ulaşılmaz olması durumunda da gündeme gelebilir.

Hasta kimliği (patient identity), psikiyatri kliniklerinde tedavi gören bocalama içindeki gençler için el altındaki bir ters kimlik seçeneğidir. Çünkü tedavi gerektiren ruhsal sorunları olduğu doktorlar tarafından onaylanmış ve çevreleri de kendilerine bu yüzle bakmaya başlamıştır. Bir anlamda, kendilerini bir ruh hastası olarak görmeleri ve toplum tarafından da öyle tanınmaları için her şey hazırdır. Tehlike, gencin bu rolü benimsenmesinde ve ruh hastası olarak kalmaya yönelmesinde yatmaktadır. Bir yönüyle ruh hastası olma nedeniyle her türlü yükümlülükten kurtulma amaçlanmaktadır. Bu tür ergenler tedavi sırasında da sorumluluktan kaçma ve tedavide oyalanma eğiliminde olabilirler.

(http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

3.3-Kariyer Ve Meslek Seçiminde Belirsizlikler
Meslek seçimi, kişinin hayatı boyunca yapacağı en önemli seçimlerden biridir ve tüm yaşamını etkiler. Kişi mesleğini seçmekle yaşayacağı çevreyi, bir anlamda ekonomik durumunu ve ilişkide bulunacağı insanları da seçmiş olmaktadır.

Meslek bireyin yaşamını sürdürebilmesi için yaptığı iştir. Süreklilik gerektirir; kişiye maddi ve manevi doyum sağlar. Belirli bir eğitim tecrübesini gerektirir ve toplumca kabul edilen ahlak ilkelerine göre sürdürülür.

Ergenlik dönemi, gencin bir sonraki okulunu ve mesleğini seçmek gibi hayatını etkileyen önemli kararların alındığı bir yaş dilimidir. Genç, lisede iken hangi alana yöneleceğini ve dolayısıyla da hangi yükseköğretim programlarına gireceğini belirlemek durumundadır.

Meslek ile kişilik özellikleri arasında önemli bir bağ vardır. Kendi kişiliğine uygun mesleği seçen bireyler yaptıkları işten daha fazla haz alırlar ve başarılı olurlar. Meslek seçimi ile olgunlaşma çocukluk döneminde hayal kurma ile başlar. Ön ergenlik döneminde ise gencin ilgileri ön plana çıkar. 17–18 yaşları gerçekçi seçimler yapma dönemidir. 25 yaş civarında iş ve kariyer konusunda belli ölçüde kararlılığa ulaşılır.


Bireylerin meslek seçimi birçok faktörden etkilenmektedir. Özellikle bireyin psikolojik özellikleri meslek seçiminde önemli rol oynar. Örneğin; zekâ, meslek gelişimi hususunda birkaç türlü etki yapmaktadır. Başarı ile sıkı sıkıya ilişkisi olan zekâ, bir kimsenin ne kadar öğrenim yapabileceğini tayin eden önemli bir etkendir. Ayrıca, bireyin meslek seçimine bireyin psikolojik özelliklerinin yanı sıra sosyo-ekonomik özellikleri de etki yapmaktadır. Şüphesiz, bireyler kendilerini en üst seviyede tatmin edici mesleği seçmek durumundadırlar. Bazen şartlar değişebilir, birey sosyo-ekonomik özellikleri yönünden çok istediği mesleği seçemeyebilir. Bu durumda, birey çatışma içerisine düşerek sevmediği bir işi yapma mecburiyetinde kalacağı için büyük ihtimalle başarısız olur.(Yrd. Doç. Dr. Ali TEMEL, Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi)


3.4-Suicide (özkıyım)

İntihar “bireyin duygusal, ruhsal ya da sosyal sebeplerin etkisiyle kendi hayatına son vermesi olarak tanımlanmaktadır. (National Center for Health Statistics, 1968–1991).

İntihar girişimlerinin nedenleri, çok geniş bir yelpaze içinde yer almaktadır. Sıklıkla cinsiyet, düşük sosyo ekonomik düzey, göç, anne-baba geçimsizliği, uyumsuzluk, ruhsal bozukluklar, saldırganlık, şiddete eğilim ve düşünce bozuklukları gibi risk faktörleri üzerinde durulmaktadır.

· Depresyonun yetişkinlerde olduğu gibi gençlerde de önemli bir risk faktörü olduğu

· Problem çözme becerilerinin yetersizliği, stres ve umutsuzluk duyguları ile de intiharın yakın ilişkisi olduğu gösterilmiştir.

· Mükemmelliyetçilik ve bilişsel faktörler de intihar girişimleri için risk kabul edilmektedir.

· Kendine gerçekçi olmayan standartlar ve hedefler koyma, başarısız olduğunda aldığı eleştiriye katlanamama gibi nedenler çocuk ve gençleri intihar girişimlerine yöneltmektedir. Özellikle ergenlerde mükemmeliyetçi tutumlarla birlikte eleştiriye karşı aşırı duyarlılığın da intihar düşüncelerini desteklediği üzerinde durulmaktadır.

· Göçler, ailenin parçalanması ve tek ebeveynle sosyal desteklerden yoksun kalarak yaşamak da intihar girişimleri nedenleri arasında sayılmaktadır

· İşsizlik ve buna bağlı olarak yaşanan ekonomik sorunlar, ailenin ya da çocuğun bağlı olduğu yer ve kişilerden ayrılması, sosyal ilişkilerin kesintiye ve değişime uğraması da intihar girişimleri için risk sayılmaktadır.

· Aile içindeki geçimsizlikler, ihmal ya da istismar da çocukların intihar girişimleri için risk faktörleri arasında yer almaktadır.

· Ayrıca, aile içi şiddet, ayrılık ve kayıp intihar riskini artıran öğeler arasındadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda, çocuk ve ergen intihar girişimlerinde sıklıkla aile içi sorunlar ve geçimsizliğin gözlendiği bildirilmiştir. (www.psikolog.org.tr)


Ergenin çözmesi gereken sorunları şöylece sıralamak mümkündür:

1. Çocukluğunda yarattığı güçlü ana-baba imajını yıkması gerektiğine inanır. Bunun temelinde ise, bağımsız hareket edebilme isteği vardır.

2. Toplumdaki değerlere uygun olarak davranmayı öğrenmeye çalışır. Fakat bazen bunalımı ortaya çıkabilir.

3. Yetişkinlerin bedensel özelliklerini kazanırken, toplumun ondan beklediği cinsiyet rolünü oynamayı öğrenmek ister.

4. Gelecekteki öğrenimini ve mesleğini seçmek zorundadır.

Bu tür sorunları çözmesi gerektiğini bilen ergen, rol kararsızlığı içindedir. Sürekli bir karamsarlık içine girer ve bazen bağımlılık göstererek gerilerken, bazen de bağımsız davranarak bunu yıkıcılığa kadar vardırabilir.

Gençlik döneminde intihar düşüncesi ve girişimleri oldukça çoktur. Özellikle en çok intihar girişimlerinin görüldüğü yaşlar 17 ve 18’dir. “Çoğu kez intihar, başka türlü başarılamayan hareketi ve değişikliği sağlayabilecek bir eylem olarak algılanır. Çünkü önemli olan, hangi biçimde olursa olsun ileriye doğru hareket edebilmek ve bir eylemde bulunabilmektir. Burada gerçekten ölmeyi arzulamak yanında, gerçekten yaşıyor olmayı hissedebilmek için hedefinden sapmış düşünceler de önemlidir”.

15–20 yaşları arsında intihar oranının 15 yaşın altındakilere göre 8–9 kat fazla olması gençlik dönemindeki intiharların boyutlarını açıkça göstermektedir. Ayrıca, girişimlerin de gerçek intiharlara oranla en çok bu dönemde olduğunu düşünürsek sorunun önemini bile vurgulamaya gerek kalmaz.

Çağdaş toplumlardaki işsizlik sorunu yanı sıra, umutsuz aşklar, istediği bir statüyü elde edemeyeceğine inanma ve işe yaramama duyguları gerçek intihar olaylarına neden olabilmektedir. Ayrıca, girişimlerde bu tür duygu ve düşüncelerinde destek ve yardım sağlama çabası yatmaktadır. (www.intihar.de/genc.htm)

Ergenlerin intihar girişimleri özellikle batı toplumları için ciddi bir sorun olmaktadır. Genç intiharına yol açan başlıca nedenler:

· Uzun süreli aile problemleri

· Ailede ilişki yokluğu

· Tırmanmakta olan aile içi sorunlar

· Sosyal ilişkilerde kopukluk ya da bozukluk

· Duyguların zayıf kontrolü

· Cinsel uyum zorlukları

· Sorunları çözmede başarısız çabalar

· Ailede veya gencin kendisinde depresyon veya diğer ruhsal bozukluklar (http://www.bsm.gov.tr/ruhsagligi/ergenlik.asp?sira=6))


Ergenlik intiharlarının nedenleri: intiharın en belirgin nedenlerinin başın da çocuklukta ki sevgi yoksunluğu gösterilmektedir. Büyüme sırasındaki baskı ve horlanmaları, reddedilme, sevilmeme ve benzeri nedenler ergenin mutsuz olmasına zemin hazırlar. Çocukluktaki depresyonların daha sonraki intihar girişimleri için önemli bir belirleyici olduğu ve çocukluk depresyonlarının erişkinlikteki depresyon için bir işaret olarak kabul edilmektedir.

İnsanların henüz yaşamlarının başındayken kendilerini öldürmeyi düşünmeleri, intihara kalkışmaları ve intihar ederek yaşamlarını sonlandırmaları oldukça trajik bir durumdur. Ülkemiz nüfusunun oldukça büyük bir bölümünü oluşturan gençlerdeki intiharları önlemek için, birincil olarak risk etkenlerinin kapsamlı çalışmalarla belirlenip, risk grubunu oluşturan ergenlere yönelik koruyucu çalışmalar yapılması, ikincil olarak tekrarlayan intihar girişimlerinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

(http://www.halksagligi.org/bulten/khb/khb_004_02_88.pdf)

3.5-Depresyon
Depresyon sık görülen bir ruhsal rahatsızlıktır. Depresyon ergenlerde sık gözlenir. Ancak depresyonun ergenlerde tanısı daha güç olabilir.

Depresyon, erişkinlikte çökkün duygudurum ile belirginleşirken, ergenlikte huzursuzluk ön plandadır. Ergenlerde depresyon belirtileri arasında zevk alamama, umutsuzluk, yerinde duramama, huysuzluk, somurtkanlık, saldırganlık, aile içi ilişki ve sorunlara ilgisizlik, sosyal aktivitelerden geri çekilme, evden kaçma, okul başarısızlığı, dış görünüşe önem vermeme, aşk ilişkilerindeki hayal kırıklığını çok şiddetli yaşama, negativistik tutum, antisosyal davranışlar, alkol/madde kötüye kullanımı. İşlevsellikteki kayıp her alana yansımaktadır. Sokağın getirdiği koşullar, aile ve başka destekleyici ortamların olmayışı, güvensizlik duygusu, geleceğin belirsiz olması sokakta yaşayan çocuklar arasında depresyon görülme sıklığını artırmaktadır. Öte yandan kullanılan maddelerin direkt etkisi nedeniyle de depresyon ortaya çıkabilmektedir.

Depresyon geçirenlerde intihar riskinin yüksek olması nedeniyle, depresyonlu çocukların yakından izlenmesi ve tedavi edilmesi büyük önem taşır. Depresyon geçirenlerde, yaşadıkları bu olumsuz duyguyla baş etmek için alkol ve madde kullanımı sıktır. (http://www.ruhsagligi.org/altmenu.asp)

Depresyonun görülme sıklığı ergenlerde % 3–9; çocuklarda ise %1–3 dolaylarındadır.

Yani her yüz ergenden 3 ile 9’u depresyon yaşamaktadır. Kızlarda depresyon riski erkeklerden yaklaşık 2 kat fazladır.

Gençlerde Depresyon Belirtileri
Önceleri rahat olan veya pek problemi bulunmayan bir genç artık;

· Çoğunlukla “huzursuz ve gergin” görünüyorsa, eski canlılığını yitirmişse,

· “ Çok mutsuzum, hayat boş ve sıkıcı, çok sıkılıyorum ve yapacak hiçbir şey yok” cümlelerini çok sık kullanıyorsa,

· Tüm hayatını etkileyen bir “sinirlilik” hali söz konusuysa ve kendini kontrol edemeyip ufak problemler bile öfke patlamalarına neden oluyorsa,

· Kurallara daha az uymaya başlamışsa,

· Sık sık halsizlikten, baş ve karın ağrılarından yakınıyorsa,

· Özgüveninde azalma, kendini değersiz bulma ve pek çok olaydan kendisini sorumlu tutma duyguları varsa,

· İştahlarında ve yeme alışkanlıklarında farklılık dikkati çekiyorsa ( daha çok yemek seçme, herkesle beraber sofraya oturmayı reddetme vb.) ,

· Uyku problemleri varsa (uykuya dalamama nedeniyle geceleri çok geç yatma, sabah kalkamama, uyku kalitesinin düşmesi ) ,

· Sık sık ağlıyorsa,

· Zamanının büyük çoğunluğunu odasında geçiriyorsa,

· Dikkatini toplamakta güçlük çekiyorsa ( en sevdiği diziyi seyrederken veya bilgisayar oyununu oynarken bile sıkılıp bırakma vb. ) ,

· Okul başarısında düşme varsa,

· Arkadaşlarıyla ilişkileri bozulmuşsa ( çok sevdiği arkadaşlarıyla bile küsme, olumsuz arkadaşlıklar kurma vb.) ve sık sık “ çok yalnızım” diyorsa,

· “ Kaçıp gideceğim, uzaklaşacağım buralardan” türü söylem veya düşünceleri varsa ve kendini öldürmekten bahsediyorsa


depresyonda olduğundan söz edebiliriz. Ancak tekrar etmek gerekir ki depresyon tanısı ancak bir uzman tarafından konabilir ve bu tanının konabilmesi için ergenin duygusal durumunun önemli oranda değişmiş olması, aile ya da arkadaş ilişkilerinde gözle görülür bir bozulmanın yaşanması veya okul başarısında önemli bir düşmenin görülüyor olması gerekir.

*Çocukluk ve gençlik depresyonuna gelişimsel psikopatoloji kavramlarıyla yaklaşma

Depresif bozuklukların gelişimin farklı dönemlerinde görülmesi, çeşitli risk faktörleriyle ve diğer patolojilerle ilişkili olması, bu bozuklukların ortaya çıkmasına ve devam etmesine neden olan gelişimsel süreçler hakkında sağlam bilgi edinmeyi önemli kılmaktadır. Gelişimcilerin depresif bozukluklarla özellikle ilgilenmesinin nedeni bu bozuklukların temelinde, psikolojik (örn. duyuşsal, bilişsel, sosyal-duygusal, sosyal-bilişsel), sosyal (örn. toplum, kültür) ve biyolojik (örn. kalıtsal, nörobiyolojik, nörofizyolojik, nörokimyasal, nöroendokrin) gibi karmaşık yapıların etkileşiminin olmasıdır. Depresif bozukluklara giden farklı süreçler bulunmaktadır ve depresyon için potansiyel risk faktörleri, depresyondan başka davranış problemlerine de yol açabilir.

Duygu durumu bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel (bilgi işleme, sosyal biliş vb.), sosyal-duygusal (benlik saygısı, kişilerarası-ilişkiler, suçluluk, duyuş kontrolü vb.), temsil edici (benlik-şeması, içsel temsil etme modelleri vb.), biyolojik (kalıtsal, beyinde yapısal bozukluklar vb.) sistemlerde farklılaşan düzeylerde sapmalar görülmektedir. Bu sistemler birbirinden ayrı değil, birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Normal fonksiyon gösteren kişilerde bu sistemler arısında tutarlı bir organizasyon vardır. Buna karşıt olarak depresif kişilerde, bu sistemler arasında tutarsız bir organizasyon ya da patolojik yapıların bir organizasyonu, diğer bir deyişle depresotipik organizasyon vardır. Bu organizasyon gelişimsel olarak ilerler ve yaşamın farklı dönemlerinde depresif bozukluk olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle, bu sistemler arasındaki ilişkileri anlamak, hem depresif bozuklukların doğasını hem de bu sistemlerin nasıl normal fonksiyon göstermeyi sağladıklarını anlamak açısından çok önemlidir.

Farklı sistemler depresif bozukluklardan etkilendiğine göre, gelişimsel yaklaşım dikkatleri, daha sonra ortaya çıkabilecek ve depresif semptomlarla ilişkili olabilecek, erken dönemlere yöneltir. Örneğin, duyuşsal kontrol mekanizmalarındaki aksaklıkları veya depresif kişilerin kendileri hakkındaki negatif atıfları anlama, bu özelliklerin erken gelişimini inceleyerek olabilir.( http://www.psikolog.org.tr/docs/genel/cocdep.html)

Unutulmamalıdır ki ; “ depresyon” intihar riski yüksek olan bir psikolojik sorundur.


Mevsim değişikliliklerine bağlı davranış değişiklikleri: Mevsim değişikliklerinde, özellikle bahar aylarına rastlayan günlerde bazı bireylerde birlikte ergenler de ruhsal bakımdan olumsuz olarak etkilenebilmektedirler.
Ruhsal durumda ve davranışlarında mevsim değişikliklerine bağlı olarak ortaya çıkan etkilemelerle ilgili olarak 1993–94 öğreti yılında sonbahar ve kış aylarında M: Ü: Tıp Fakültesi’nde okuyan 119’u erkek, 109’u kız 228 öğrenci üzerinde yapılan araştırmada, öğrencilerin %15, 8’inin hafif, %14’ünün orta, %8, 3’ünün belirgin ve %1, 3’ünün ciddi bir şekilde mevsim değişikliklerinden etkilendiği bulunmuştur.(Kulaksızoğlu, 2002: 239 ).

· Aile içi sorunlar, olumsuz yaşam deneyimleri, düşük benlik algısı ve okul başarısızlığı depresyona neden olabilir.

· Depresyon duygularda güvensizlik, karamsarlık ve çöküntünün oluşmasını, düşünce ve hareketlerdeki yavaşlamayı anlatan ruhsal bir rahatsızlık durumudur.

· Çocukluk döneminde depresyon çok az görülürken, çocukluktan ergenliğe geçişte depresyon artmaktadır.

· Ergenlikteki depresyon, daha çok kısa süreli ve belirli durumlara bağlı olarak görülmektedir. Kısa süreli depresyonda ergenler üzüntülüdür, anlaşılmadıklarını düşünürler, ama günlük hayatlarını devam ettirebilirler.


· Bu ruhsal karamsarlık kendiliğinden ortadan kalkacağı için müdahale gerektirmemektedir.


· Gerçek depresyonda ise ergende kendini değersiz bulma, kendini suçlama, üzüntülü ve ümitsiz olma, intiharı düşünme, öfke ve hırçınlık gösterme gibi belirtiler görülür.


· Bu duyguların süresi on beş günü geçiyorsa ve bu tabloya uyku bozuklukları, iştahsızlık ve kilo kaybı gibi bozukluklar ekleniyorsa ergenin gerçekten depresyonda olduğunu düşünmek gerekir.


· Depresif ergen yetersizlik ve çaresizlik içindedir.


Bu durumlarda ergenin psikiyatrik yardım alması gerekir.

4-Diğer adölesans sorunları

4.1- Madde ve ilaç bağımlılığı
· Sigara ve alkol kullanımının başlaması genellikle ergenlik döneminde olur.

· Müdürlüğümüzce yapılan bir araştırma da göstermiştir ki;

· Anne ya da baba sigara veya alkol kullanıyorsa,

· Arkadaş grubunda sigara ve alkol kullanan varsa,

· Öğretmenlerinin sigara veya alkol kullandığını okulda veya dışarıda görüyorsa, gencin kullanmaya başlama riski de artmaktadır.

Bu konuda öncelikle yetişkinlerin olumlu model olması gerekir.

(http://www.mersinram.gov.tr)


UYUŞTURUCU KULLANMAYA BAŞLAYAN GENCİ NASIL TANIYABİLİRİZ?

· Birden ortaya çıkan davranış değişikliği,


· Zaman zaman aşırı sinirlilik, gereksiz tepki, anlamsız kaygı, sıkıntı,


· Ağızda kuruluk, salyada azalma,


· Konuşmada güçlük, peltek konuşma,


· Yürümede dengesizlik, ellerde titreme,

· Terleme,

· Uyuklama, dalgınlık,

· Halsizlik, yorgunluk,


· Alışılmış arkadaş çevresi dışında yeni arkadaşlar edinme,

· Çevre değiştirme,

· Sorumluluklardan kaçma,

· Aşırı para harcama. (mersin ram)


4.2- Kuşak çatışması

Kuşak çatışması genel anlamda üzülecek, kaygılanılacak bir durum değil desteklenecek bir olgudur. Gençlerin atılganlıkları, coşkuları, hatta hayalperestlikleri; gelişmelerinin, yeniliklerin kaynağıdır. Gençlerde toplumsal yaşamda, sanatta ve yazımda, yeniliğin değişikliğin ardından koşmasalardı ilerleme olmazdı. Bu nedenle gençlerin yetişkinlerde karşıtlığını ortadan kaldırmak yararlı bir sonuç sağlamaz. Önemli olan bu çatışmayı toplum yararına dönüştürebilmektir.

Gençlerde yetişkinler aralarında yaşadıkları kuşak çatışmasını kontrol edemezlerse veya artar ve gene kendine zarar verecek eğilimler gösterdiğinde çatışmalar (evden kaçma, derslere ilgisizlik, eve geç saatlerde gelme, yanlış arkadaş gruplarına katılma gibi) çok büyük sorunlar yaşadıklarında bir uzmana başvurmaları önerilir.

(http://www.ruhsagligi.org/altmenu.asp?detay=1&AnaId=1167&AltID=a331756&def_dil_id=198&m_o=)

Yetişkinlerin gençlerden şikâyet etmeleri yeni bir olay değildir. Her devirde yetişkinler, gençleri saygısız, aceleci, güvenilmez, tembel olarak nitelemişler, gelecekte kendi görevlerini onlara nasıl devredecekleri konusundaki tereddütlerini belirtmişlerdir. Buna karşılık gençler, yetişkinleri geri kafalı, girişimsiz, çağa uymayan kişiler olarak görmüşlerdir. Gençler, yetişkinliği bilmemekle birlikte yetişkinler dünkü çatışmalarını çabuk unutmuş görünürler.

Bilim ve teknolojinin çağımızda hızlı gelişmesi sonucu her iki kuşak arasında aslında var olan ayrılık, gittikçe büyüdü, yeni boyutlar kazandı.

Çocuklar çağları gereği bağımsızlık isteklerini yerine getirmeye aile büyüklerinin değer yargılarını hiçe saymaktan başlarlar. Kendilerine söz hakkı veren hakçasına bir düzen belirgin ideolojilerdir. Aile düzenini düzeltmeyen genç, toplumsal düzeni değiştirmeye yönelir.

Gençteki yenilik isteği her zaman kötü davranışlarla sonuçlanmaz. Yeni bir kimlik arayışı içinde olan genç yeni ve değişik isteği ile orijinalliklere yönelir. Bazen garip duruma düşebilir ama bazen de yeni akımların, ekollerin yaratıcısı olur. Çünkü yeniyi deneme istek ve cesareti onun en önemli özelliğidir.

Oysa kent yaşamında bile ana babalar çocuklarının bağımsızlık isteklerini bilerek veya bilmeyerek köstekleyip bundan kıvanç duyarlar. Fakat yetişkinlik yaşamında beceriksizleşen evlatlarına şaşkınlıkla bakmalarını anlamak güçtür.

(http://www.elbim.com.tr/htm/Rehberlik/genel/gen)

Yapılan araştırmalar sonucunda gençlerin saç uzatmaktan eş seçimine kadar her konuda aileleriyle büyük çatışma yaşadıklarını ortaya koyuyor. Bir taraftan bağımsızlık elde etme çabası bir taraftan da özgürlük sınırları belirlenmiş olan gençler; ailelerinin kontrollerini devam ettirmeleri nedeniyle anne-babalarıyla çatışma taşıyorlar.


Ergen Ve Aile Arasında Sık Görülen Tartışmaların Nedenleri

· Saç, sakal uzatma

· Eve geç gelme

· Farklı giyinme tarzı

· Arkadaşlarla fazla gezme

· Karşı cinsle arkadaşlık kurma

· Gereğince ders çalışmama

· Fazla para harcama

· Meslek seçimi


4.3- Kimlik bunalımı

Sosyal olgunluğa erişmenin üç önemli boyutu olan bağımsızlık, kimlik ve cinsel kimliğe uygun olan davranışları kazanmak gençlik döneminde farkına varılan ve çocuklukta çözümlenmemiş sorunların çözümü için son şans olduğundan bu dönem insan yaşamında önem kazanmaktadır.

Gençlik döneminin en önemli bir sorunu kendi “benliğine” ilişkin kimliğini kazanmasıdır. Çağdaş bir toplumda yaşayan her insan üç ayrı kimlik kavramı geliştirir. Bunlar kişisel, ulusal ve evrensel kimlik kavramlarıdır. Bu kimlik kavramları birbirini karşılıklı etkileyerek ve tamamlayarak insan yaşamına anlam verir. Diğer önemli bir husus da gencin cinsel kimliğini kazanmasıdır. Cinsel kimliğin kazanılması, gençlik döneminde ortaya çıkan cinsiyete özgü fiziksel ve hormonal değişiklikleri, iki cins arasındaki belirgin farkları psikolojik olarak kabul etmek, kendi cinsine ilişkin davranış biçimlerini, cinsiyet rollerini benimsemek, karşı cinsle yakın ve sağlıklı ilişkiler kurabilmektir.

Ergenlik ve kimlik bocalaması; Ergenlik başkalaşım (metamorphose) ve dönüşüm (mutation) demektir. Ergenlik döneminde birey hem bedensel, hem ruhsal, hem de toplumsal alanda değişime ve dönüşüme uğrar.

Ergenlik dönemi bireyin, farklı yaşam alanlarında “ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı, yaşam içinde yürüyeceği yolu çizmeye başladığı bir evredir. Bu süreç “kimlik şekillenme” (identity formation) sürecidir ve ergen bu temel görevini yerine getirirken birçok sorun ve karmaşayla yüzyüze kalacaktır. Bu öyle bir evredir ki literatürde ve kuramlarda ergenlik stres ve karmaşa dönemi olarak betimlenmektedir.

Ergenlik terimi ile eşdeğer kullanılan terimler adolesan, puberte ( latincede puberscere: yani kıllarla kaplanmak), gençlik ve juvenil dir.

Ergenlik psikolojisi konusunda bugünkü anlamıyla, bilimsel diyecebileceğimiz ilk çalışmayı yapan ve Adolesence adlı kitabı yazan G. Stanley Hall’a göre ergenlik yeniden doğuş dönemdir. Hall, filogenetik (türün evrim içinde gelişimi) ile ontogenetik (bireyin yaşam süreci içinde gelişimi) gelişimi simetrik kabul eder. Hall, ergenlik dönemini insan yavrusunun, toplumun bir bireyi olacak şekilde uygarlaşma dönemi olarak görür. Fransız psikanalist Françoise Dolto da ergenliği ikinci doğum olarak tanımlar ve dönemde bireyin kırılgan olduğunu belirtir.

S. Freud’a göre ergenlik Ödipal çatışmanın yeniden yaşanmasıdır. Çocuğun 3-5 yaşları arasında yaşadığı Ödipal çatışma, dürtülerin bastırılması, cinsel kimliğe ulaşılması ve toplumsallaşmaya yönelik ilk adımların atılmasıyla çözümlenir. Ergenlik döneminde bu çatışma, biyolojik dürtülerin güçlenmesiyle yeniden ortaya çıkar ve yeniden bir toplumsallaşma süreci yaşanır.

Anna Freud ergenliği “fırtına ve stres dönemi” olarak tanımlarken ergenliği çelişkiler dönemi olarak görür. Peter Blos’a göre de ergenlik “ikinci ayrılma-bireyselleşme” dönemidir. Nesne ilişkileri kuramcılarından Jacobson’a göre ise bu evre “yas dönemi”dir. Anne-babadan ayrılma sürecinin ergende yas benzeri bir durum ortaya çıkardığı ve yasın çözümlenmesinin ego ideali gelişiminde önemini vurgular.

Kişiler-arası (interpersonal) ilişkiler kuramının öncüsü olan Sullivan, ergenliği cehenneme benzetir. Fakat son dönemlerde yazarlar ergenlik döneminin yaşamın diğer dönemlerinden daha stresli ve sorunlu olmadığını görüşünü savunmaktadırlar (Offer ve ark. 1990).

Ergenlik dönemi bilişsel-gelişimsel kuramda (Jean Piaget) “Soyut İşlem Evresi” içinde yer alır. David Elkind (1979) bilişsel gelişim içinde, ergenlerin soyut düşünme yeteneğiyle çocuklardan farklı biçimlendikleri benmerkezciliğe dikkat çekmektedir.

Ergen gelişiminin çok boyutlu olması (biyolojik, psikolojik ve toplumsal) ergenliğin sınırlarının net bir şekilde belirlenmesini engellemektedir. Yaş olarak bu süre genelde 12–21 yaş arası kabul edilmektedir (Marcia 1980).

Ergenlik kimlik şekillenmesi (identity formation) için temel evredir. (http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)


Benlik kavramı öne çıkmaktadır. Eskiden dış dünyayla ilgili olan çocuk, artık bir ergen olmuştur ve dikkati kendi iç dünyasına yönelmiştir. Dönem dönem kendini aşağılamakta dönem dönem yüceltmektedir. Adını, yürüyüşünü, konuşmasını, ellerini, saçını beğenmez. Benlik kavramıyla algısı arasında önemli bir ilişki bulunmaktadır. Benlik algısı bedensel algıları algılayış tarzımızdır; güzelim çirkininim, zayıfım.... Tarzında algılayışlardır. Benlik kavramı, insanın kendi bedensel imgelerini ağılayış ve kavrayış biçimi olarak tanımlamaktadır. Kişinin kendini nasıl gördüğü ve kendinin nasıl değerlendirdiğiyle ilgilidir. Bu değerlendirme gerçeklere uymayabilir. Kişi bazı olanlarda kendini yüceltirken bazı alanlarda aşağılayabilir. Benliğini tattığı dönem olup ana babasından, başkalarından ayıran özelliklerini öne çıkarmaya, benliğini öne çıkarmaya çalışmaktadır.

Benlik kavramının, bedensel imgesinin benimsenmesi benlik saygısını oluşturmaktadır. Benlik saygısı kendinin olduğundan aşağı ya da yukarıda görmemek kendinin olduğu gibi kabul etmesiyle oluşmaktadır.(mersin ram)

4.4- Ergenlik Çağı Obsesif Kompülsif Bozukluğu

Obsesyon, kişinin isteği dışında ortaya çıkan ve bilinç alanına zorla giren ısrarlı düşünceler, imajlar, kompulsiyon ise eyleme yönelik bir zorlama olarak tanımlanmaktadır. Obsesyonlar, tekrarlayıcı kelime, düşünceler, korku, anılar, resimler veya dramatik sahneler olabilir. Kompulsiyonlar ise obsesyon tarafından aktive edilen, bazı düşünceler, dürtüler, korkulardan kurtulmaya yönelik zorunlu eylemlerdir. Çocuklarda bazen obsesyon tanımlanmaksızın kompulsiyon olabilir. Hem obsesyon hem kompulsiyonların anlamsızlığı ve gereksizliği birey tarafından bilinmektedir. (http://www.ruhsagligi.org/altmenu)

Obsesyonlar (saplantı); kişinin kendi zihninin ürünü olarak tanımladığı (düşünce sokulmasından farklı olarak), yok varsaymaya veya bastırmaya ya da başka düşünce veya hareketlerle nötralize etmeye çalıştığı, benliği rahatsız eden (ego-distonik) yineleyeci ve ısrarlı her türlü düşünce, fikir, dürtü ve imgelemlerdir. Kompulsiyon (zorlantı); çoğu kez obsedan düşünceleri kovmak için yapılan irade dışı yineleyen hareketlerdir.

Genellikle ergenliğin başlangıç yaslarında baslarken çocukluk yaslarında da başlayabilmektedir. Hastaların üçte ikisinde belirtiler 25 yasinden önce baslar.% 15 ten az vakanın ise 35 yas sonrasında başladığı saptanmıştır. Ortalama başlangıç yası 20 olup, erkeklerde ortalama 19, kadınlarda ise ortalama başlangıç yaşı 22 olarak saptanmıştır

Çocuk ve ergenlerde görülen obsesyon ve kompulsiyonlar erişkinlere benzemektedir. En yaygın ritüel aşırı yıkanma, tekrar etme, kontrol etme, dokunma, sayma, düzenlemedir. Çocuk ve ergenlerle yapılan çalışmalarda ilkokul çağı çocuklarında en sık görülen kompulsiyon sayma ve simetri, erken ergenlikte aşırı yıkanma, geç ergenlikte seksüel düşünce ve ritüeller olduğu belirtilmiştir. Çocuk ve ergenlerin bir kısmı belirtilerini saklama eğilimindedir. Özellikle işlev düzeylerinde ciddi bozukluk yoksa, aile obsesif-kompulsif belirtileri fark etmeyebilir. Uzun saatler üretken olmayan bir biçimde ödev yapan, yazdıklarını sürekli silip yeniden yazan, kelimelere, harflere, ayrıntılara takılmadan ödevlerini bitirmekte güçlük çeken çocuklar, yıkanırken bol ve sabun tüketen, tuvalet kağıdını bol kullanan, yıkanmaktan kızarmış elleri olan, odalarına başkalarının girmesi ve eşyasını ellemeyi tolere edemeyen, bazı aktivitelerden kaçınmayı seçen çocuklarda obsesif kompulsif bozukluk açısından değerlendirmek gerekmektedir. Çocuklardaki OKB bazen ebeveynin benzer semptomları nedeniyle ebeveynin dikkatini çekmeyebilir. OKB’u olan çocukların %71’nin ebeveyninden birinde ya OKB ya da obsesyonlar görülmesi genetik geçişi desteklemektedir. (http://www.ruhsagligi.org/altmenu.asp?detay=1&AnaId=1166&AltID=a328931&def_dil_id=198&m_o)

Son yıllara kadar obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) çocuk ve ergenlerde nadir görüldüğüne inanılırdı. Ancak yeni çalışmalar bu bozukluğun sanıldığı kadar seyrek olmadığını göstermektedir (Swedo ve ark. 1992). Yapılan epidemiyolojik bir çalışmada OKB prevalansı yaklaşık % 0.05 bulunmuştur (Elkins ve ark. 1980). Flament ve arkadaşları(1989)yaptıkları epidemiyolojik bir çalışmada beş bin lise öğrencisinde yaşam boyu yaygınlığı % 2 olarak saptamışlardır. Yani her 200 genç kişiden biri OKB’ye sahiptir (Flament 1990). Retrospektif çalışmalarda yetişkinlikte OKB tanısı alanların 1/3–1/2’sinde hastalığın başlangıcının çocukluk veya ergenlik döneminde olduğu saptanmıştır (Karno ve ark.1988).

Erken başlangıçlı grup ve ergende en erken başlama yaşı 7, ortalama başlama yaşı 10, 2 yaştır (Swedo ve ark. 1989 ). Çalışmalarda OKB’ye erkek çocuklarda kızlardan daha sık görüldüğü bulunmuştur. OKB’ li erkek çocukları daha büyük olasılıkla prepubertal başlangıçlı olup ve aile üyelerinden birisi OKB veya tourette sendromlu iken, kızlarda büyük olasılıkla adolesans başlangıçlıdır (Rasmussen 1994).

Çocuk ve ergenlerdeki obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) klinik görüntüsü erişkinlerdekine çok benzemektedir. Ö.B.’da da belirtiler erişkin OKB belirtilerine benzer klinik belirtilerle ortaya çıkmıştır. Ayrıca çocukların çoğunda normal yaşla ilişkili obsesif kompulsif davranışlar gözlenebilmektedir (Gesell ve ark.1974).

Obsesif kompulsif bozukluğun 4 çeşit semptom örüntüsü vardır:

1. En sık görüleni bulaşma obsesyonudur. Bunu yıkama, yıkanma, temizleme yada bulaşık olduğu düşünülen nesneden kompulsif kaçınma izler. Korkulan nesne genellikle kaçınılması zor olan bir nesnedir (Feçes, idrar, toz ya da mikrop gibi). Korkulan nesneye karşı en çok duyulan duygusal tepki anksiyete olursa da obsesif utanç, iğrenme ve tiksinmede sık görülür.

2. En sık gözlenen ikinci semptom örüntüsü Kuşku obsesyonudur. Bunu kontrol etme kompulsiyonu izler.

3. En sık görülen üçüncü örüntü; bir kompulsiyon olmaksızın, zihne yerleşen obsesyonel düşüncelerin taşınmasıdır. Bu obsesyonlar genellikle cinsel yada saldırgan bir eylemle ilintili yineleyici düşüncelerdir ve hasta bu düşüncelerinden ötürü kendi kendini kınamaktadır.

4. En sık görülen dördüncü örüntü, bakışıklık (simetri) ya da kesin olma obsesyonudur. Bunu yavaşlama kompulsiyonu izler. Bu hastaların bir yemek yemeleri, traş olmaları saatler alır. Obsesif kompulsif hastalarda dinsel obsesyonlar ve istifçilikte sık gözlenir (Köroğlu.1995).

OKB olan çocuk ve ergenlerde en sık görülen obsesyon; yetişkinlere benzer şekilde kirleme ve mikrop bulaşma korkusudur. Kendine ve sevdiklerine zarar geleceği korkusu, simetri ve düzenle ilgili obsesyonlar, saldırganlık, cinsellik ve dinle ilgili obsesyonlar diğer sık görülen obsesyonlardır. Cinsel içerikli obsesyonlar çocuklardan çok ergenlerde gözlenir. Bizim olguda da daha çok cinsel içerikli obsesyonlar hakimdi.

Yapılan çalışmalarda OKB’si olan çocuk ve ergenlerin ailelerinde çeşitli psikopatolojilerin sık bulunduğunu gösterilmiştir. OKB’ si olan hastaların anne, baba ve yakın akrabalarında obsesif kişilik ve OKB başta olmak üzere belirgin psikopatoloji bulunmuştur. OKB’ u olan çocuk ve ergenlerde aynı tanıyı alan anne ve babalarını inceleyen çalışmalarda, hastalardaki obsesif kompulsif belirtilerin anne yada babalarındaki belirtilere benzemediği bulunmuş, obsesif ve kompulsif belirtilerin öğrenme veya örnek almaya bağlı olarak ortaya çıkmadığı belirtilmiştir (Lenanne ve ark.1990). Ö.B’nin babası obsesif kişilik özellikleri gösteriyordu. (http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

4.5- Ergenlerde Dikkat Eksikliği Ve Hiperaktivite Bozukluğu

Pediatristler, ergenlerde artan şekilde DEHB tanı ve tedavisiyle karşılaşmaktadır. “DEHB olan çocukların bu sorunlarını ergenliğe taşıdığına” dair görüşün artan gittikçe taraftarı vardır. Bu yazıda ergenlikteki DEHB’nda yaygın gözlenen sorunlardan bahsedilmesi amaçlanmıştır.. Dört sorun üzerine tartışılmıştır: (1) çocukluktan ergenliğe taşınan DEHB’nun doğal gidişi nasıldır? (2) ilk defa ergenlikte ortaya çıkan DEHB var mıdır? (3) çocukluktan ergenliğe taşınan DEHB’n tedavisinde farklılıklar var mıdır? (4) ergenlikte ilave problemler gelişir mi?

İleriye dönük izlem çalışmaları DEHB olan çocukların yaklaşık %78’inde, ergenlikte çoğu klinik belirtilerin gözlenmeye devam ettiğini göstermektedir (Barkley ve ark. 1990, Hart ve ark. 1995, Biederman ve ark. 1996). Dikkatsizlik ve impulsivite, fiziksel hiperaktiviteye oranla daha çok persiste (ısrarcı) kalır ve mental huzursuzluk haline dönüşür. Çocukluk DEHB’nun ergenliğe persiste olacağını 3 faktör yordar: (1) DEHB aile öyküsü, (2) aile içi olumsuzluklar, (3) psikiyatrik komorbiditenin varlığı (Biederman ve ark 1996). Ailelerinde DEHB olan (örneğin anne-baba, kardeşler), sık anne-baba ruhsal bozukluğuna ve aile çatışmalarına sahip olanlar ve kendilerinde komorbid olarak davranım bozukluğu, duygudurum ve anksiyete bozuklukları olan çocukların, bu sorunları olmayanlara oranla DEHB’nun ergenliğe taşınma olasılığı daha fazladır.

Bu izlem çalışmaları ergenlikte bu çocukların; psikiyatrik durum, akademik, duygusal, aile işlevleri, sürücülük (taşıt) konusunda sorunlara ve yüksek risk davranışlara eğilimli olduğuna işaret etmektedir. Psikiyatrik durum yönünden değerlendirildiğinde; DEHB olan ergenlerin %59-65’i karşıt olma bozukluğu, %22-%43 davranım bozukluğu, %29 major depresif bozukluk, %11 bipolar bozukluk, %27 birçok anksiyete bozukluğu ve 20 yaşına kadar çoğu kişilik bozuklukları ilaveten gösterirler (Barkley ve ark. 1990, Biederman ve ark. 1996). DEHB ve davranım bozukluğunun olduğu altgrup madde kullanımı için özellikle risk altındadır. Bunun yanında DEHB olan ergenlerin olmayanlara oranla iki yıl daha önce sigara kullanmaya başlama riski vardır (Milberger ve ark. 1997). Ergenlikte devam eden çocuklar daha sık okul başarısızlığı söz konusudur. Bu ergenlerde daha düşük not alması, okuldan uzaklaştırma veya okuldan atılma daha yüksek olasıdır (Barkley 1998). Benlik saygısında düşüklük ve duygusal sıkıntılar artar (Slombowski ve ark. 1995).

DEHB olan ailelerde anne-baba ile ergen ilişkilerinde; artmış çatışma, olumsuz iletişim ve uyuşmazlıklar DEHB olmayan ailelere oranla daha sıktır, özellikle karşıt olma bozukluğu komorbid durumlarda sıklık daha da artar (Barkley ve ark. 1991, 1992). DEHB olan ergenler daha kuralsız araba kullanma, daha sık trafik cezası ve trafik kazası yaparlar (Barkley ve ark. 1993, 1996). DEHB olmayan ergenlerle karşılaştırıldıklarında; yüksek riskli cinsel davranışları fazladır, ilk cinsel deneyimleri daha erken yaşta olur, daha sık cinsel partner değiştirirler, daha az doğum kontrolü uygularlar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar daha sıktır ve daha sık ergenlik gebelikleri görülür (Barkley 1998).

Okul Problemleri: DEHB olan ergenler aşağıdaki okul güçlüklerinin bir veya birkaçını gösterirler: (1) ev ödevlerini tamamlamama, (2) testlere kötü hazırlanma, (3) zayıf organizasyon becerisi, (4) materyali zayıf anlama, (5) sınıfta derslere katılmama veya yardım için öğretmene soru sormama, (6) Sınıfta yıkıcı davranışlar, (7) okuldan kaçma. DEHB olan çoğu ergende okuma, yazılı ifade veya matematikte öğrenme bozukluğu eşlik eder. Bu sorunların sonucu olarak, sınavlarda düşük not alır ve genç ailesi ile sürekli ders başarısızlığı nedeniyle çatışmaya girer. Ev ödevi en sık güçlük yaşanan alandır. Ev ödevi ve çalışma ergenle birlikte programlanması önemlidir.

(http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

4.6- Sınav Kaygısı
Kaygı Nedir?

Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.


Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini) oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o alanda var olan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu etkenlerden biri yüksek kaygıdır.

Öyleyse herhangi bir alanda başarılı olabilmek için hiç kaygı yaşamamak mı gerekir?
Hayır! Her duygu gibi kaygı da kişinin, yaşamını sürdürebilmesi ve yaşamdan doyum alabilmesi için gereklidir. Öyleyse amaç, kaygıyı tümüyle ortadan kaldırmak değil, kaygıya yenik düşmemek ve yaşanılan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak onu kendi yararımız için kullanmaktır.
Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Örneğin, bir konferans ya da bir konuşma için yaşadığımız orta düzeydeki bir kaygı, bu konuşmaya daha iyi hazırlanmamıza ve daha iyi bir performans göstermemize yardımcıdır. Hiç kaygı yaşamadığımız durumlarda ise, yapılacak olan işi elden geldiğince iyi yapmak için içimizde bir istek oluşmadığından sonuç genellikle olumsuz olur.

Yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin, enerjisini verimli bir biçimde kullanması, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesi engellenir. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performansa erişemez.

Kaygımız yükseldiği anda bedenimiz bazı sinyaller gönderir. Kalp atışlarında hızlanma, terleme ya da üşüme, yorgunluk; solunumda güçlük, titreme, mide ağrısı, baş ağrısı bunlardan bazılarıdır. Böyle durumlarda kullanacağımız bazı yöntemler kaygının başa çıkılabilir düzeye inmesi için bize yardımcı olabilir.


Sınav Kaygısı: Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir.


Sınav kaygısı iki ayrı boyutta ele alınabilir: Endişe ve yoğun duygulanım: Endişe performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Yoğun Duygulanım kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.


4.7- Sosyal Fobi

Bu kişiler çevrelerindeki kişilerin kendileri hakkında gergin, güçsüz, beceriksiz, aptal, yetersiz seklinde düşünceler içine gireceklerinden endişe ederler. Çevrelerindekilerin kendi ellerinin titrediğini, yüzlerinin kızardığını, seslerinin titrediğini, bozuk bir üslup ile şaşırarak konuşup rezil olacakları ve gerilimlerinin anlaşılacağı düşünceleri ile topluluk önünde konuşamaz, başkaları yanında yemek yiyemez, orta yerde yazı yazamaz hale gelebilirler. Bu durumlardan çeşitli bahanelerle kaçınır, böyle bir durumla mecburen karsılaşırlarsa yoğun gerilim, çarpıntı, terleme, sıcak basması, fenalık hissi, mide bulantısı, ishal gibi yakınmalar gösterirler.

Eğer bu tur bir olay önceden belirlenmiş ise olayın çok öncesinden itibaren bu yakınmalar olacak seklinde bir beklenti içine girerler ve olay öncesi her günü kaygı ile geçirirler. Bunun sonucunda kişinin toplumsal işlevselliği kısıtlanır ya da bozulur. Eğer korkulan durumlar ve ortamlar çok sayıda ise yaygın sosyal fobiden bahsedilir. Bu durumda da daha çok yanlış ve kusurlu durumlar sergileyip, daha çok sosyal becerilerde kayıp gösterirler.

Bu durumdaki kişilerde başkalarınca eleştirilme, olumsuz bir bakış acısı ile değerlendirilme ya da çevrelerince reddedilmeye karsı aşırı bir hassasiyet vardır. Kendi hakların savunmada çok yetersizdirler ve bunu başkalarının kendi adlarına yapmalarını beklerler. Kendilerini hafife alır, yeterince önemsemezler, kendilik saygıları düşük olup, bu durum halk arasında ‘aşağılık duygusu’ olarak bilinmektedir. Kişilerde değerlendirmeye tabi tutulacakları için sınav korkuları da on planda gelmektedir.

Toplumda % 2–3 oranında görülmektedir. 20 yas öncesi başlamakta olup, daha çok 11–15 yas arasında ilk belirtilerini göstermektedir. Kadınlarda daha çok görülmekte, ancak erkekler daha çok meslek sahibi olduklarından daha çok belirti göstermekte ve daha fazla tedaviye başvurmaktadır.(http://www.psikiyatrist.net/depresyon.htm)

Tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün önünde olabileceği toplumsal durumlarda bir eylemi gerçekleştirirken belirgin ve sürekli korku duymadır. Korkulan sosyal duruma maruz kalma anksiyete meydana getirir, utanma korkusu vardır ve sıklıkla panik atak görülebilir. Toplum önünde konuşma, sosyal toplantılara katılma, toplum içinde gösteri yapma, yabancılarla konuşma ve otorite figürüyle karşılaşma en sık görülen sosyal korkulardır. Çocuk ve ergenlerde anksiyete oluşturan durumlardan kaçınma görülebilir ve bu durum süregelen bir sıkıntıya yol açabilir. Ayrıca çocuk ve ergenler korkularının mantıksız ya da yoğun olduğunun farkına varmayabilirler.

Sosyal fobi yaklaşık çocuk ve ergenlerde %1 görülür. Yaşça büyük olan kesimde daha sıktır ve erişkinlerde en sık rastlanan anksiyete bozukluklarından birisidir. Çocuk ve ergenlerde sosyal fobinin tanınmadığı ve az tanın konulduğu, daha çok bu çocukların “utangaç” olarak geçiştirildiği bildirilmektedir. Klinik örneklemde %14, 9 gözlenir. Sosyal fobisi olan çocuk ve ergenler, başkalarının kendilerini aptal, garip, itici bulacağından ya da utanılacak aptalca bir şey yapacaklarından ya da söyleyeceklerinden korkarlar. Somatik belirtiler sıktır; kalp hızında artma, terleme, kızarma, titreme, gastaointestinal sıkıntı ve davranışlar üzerinde kontrolün azalması görülebilir. Sosyal fobisi olanlarda olumsuz biliş daha çok utanma, olumsuz değerlendirilme ve reddedilmeye yönelik yoğun kaygılara odaklanmıştır.

Seçici konuşmazlık, çocuğun konuşuyor olmasına karşın, konuşması beklenen belli sosyal durumlarda konuşmamasıdır. Bunun sosyal fobinin bir varyantı olduğu düşünülmektedir. Seçici konuşmazlığı olan çocuklarda utangaçlık, utanma korkusu ve sosyal çekilme sıklıkla görülür. Bu çocukların hemen hepsi sosyal fobi ya da çekingen bozukluk (avoidant disorder) tanısını almaktadır. Daha önceki bildirimlerin tersine, bu çocukların çoğunda erken dönemde travma ya da inatlaşma görülmemiştir. Çocuklarda ve ergenlerde görünüm farklı olabilir. Küçük çocuklarda sıklıkla öfke nöbetleri ya da anne babaya “yapışma” gözlenebilir. Okuldaki aktivitelere katılmayı reddedebilirler. Büyük çocuklar aile ya da sosyal toplantılarına katılmaktan uzak kalabilirler arkadaş ilişkilerine giremezler.

(http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

4.8- Yaygın Anksiyete Bozukluğu
Yaygın anksiyete bozukluğu yoğun ve kontrol edilemeyen kaygı ile karakterizedir. Yoğun ile kastedilen söz konusu duruma verilen tepkinin aşırı olduğu, kontrol edilemeyen ile kastedilen ise, kaygı/endişe başlayınca kişinin bu duygularını durduramamasıdır. Bu nedenle gelişimsel olarak gözlenen kaygı/endişenden, YAB, kaygının gerçekçi olmayan doğası ile ve uzun süre devam etmesi ile ayırt edilir. YAB tanısı için yoğun kaygı günlük işlevi bozmalıdır ve en az 6 ay sürmelidir. Yaygınlığı %2, 7 ile %4, 6 arasında değişmektedir.

Sıklıkla YAB’da kaygı bir alana sınırlı değildir. YAB olan çocuk ve ergenlerde tipik olarak gözlenen kaygılar, yeterlilik, onay görme ve eski davranışlarının uygunluğudur. Gelecek ile ilgili olaylar, yeni ya da tanıdık olmayan ortamlar diğer kaygı nedenleridir. Bir işi zamanında yerine getirmeyle ilgili kaygılar görülebilir. YAB olan çocuklar genellikle toplum kurallarına uyan ve mükemmeliyetçi çocuklardır; yetişkinler tarafından inatçı ya da katı (esnek olmayan) olarak tanımlanabilirler. YAB olan çocuk ve ergenlerin sıklıkla başkaları tarafından yatıştırılması (reassurence) gerekir, ancak bu durum kaygının azalmasında kısa süreli bir iyilik meydana getirir.

Çocuk ve ergenlerde YAB ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Çocukluk çağında E/K oranı eşitken, ergenlikte kızlarda daha sık gözlenir. Özellikle 7 yaşından küçük çocuklarda tanı koymada dikkatli olunmalıdır, çünkü yaklaşık 7–8 yaşında olan bilişsel değişikliklerin kaygı süreçlerine etkili olduğunu düşündüren bazı kanıtlar vardır.

4.9- Panik Bozukluk

Panik bozukluk, yineleyen beklenmedik panik atakların olması ve başka atakların olacağına dair sürekli kaygı duyma, atağın yol açabileceği sonuçlarla ilgili olarak üzüntü duyma (çıldıracağı, kontrolünü kaybedeceği, öleceği gibi) ve ataklarla ilgili olarak belirgin bir davranış değişikliğinin olması ile karakterize bir bozukluktur. DSM-IV’te panik atağın ayrı bir korku ve rahatsızlık döneminin olduğu, 10 dakika içinde en yüksek düzeye ulaştığı ve tanı için 13 somatik veya bilişsel belirtiden 4’ünün karşılanması gerektiği bildirilir. Somatik belirtiler nefes daralması, kalp hızında artma, göğüs ağrısı, boğulma (soluğun kesilme) hissi, baş dönmesi, uyuşma ya da karıncalanma, sıcak/soğuk basmaları (hot/cold flashes), terleme, titreme ve bulantıdır. Bilişsel belirtiler, ölüm, çıldırma ve kontrolünü kaybetme korkularıdır. Panik atak tipik olarak ani başlangıçlıdır ve 10 dakika kadar bir sürede belirtiler yoğunlaşır.

Panik bozukluğa agorofobi eşlik edebilir ya da etmeyebilir. Agorofobi kişinin, beklenmedik olarak panik atağı çıkabileceği, kaçmanın zor olabileceği ya da yardım alamayacağı yerlerde ya da durumlarda anksiyete duymasıdır. Yalnız başına dışarıda olma, kalabalıkta olma, sırada bekleme, köprü üstleri, otobüs, tren ya da otomobil ile seyahat etme, büyük alış veriş merkezleri, sinemalar agorofobik korkular arasındadır. Agorofobi ile yaygın bir kaçınma davranışı oluşur; ya da yoğun sıkıntıyla bu duruma katlanılır veya bu duruma katlanmak için eşlik eden birisine gereksinim duyulur.

Panik bozuklukla ilgili bilişsel teorilerden birisi somatik duyumların “katastrofik yanlış yorumlanmasına” dayandığından, çocuk ve ergenlerde panik bozukluk görülmesi tartışmalı olarak kabul edilir. Çünkü çocuk ve ergenler bu çeşit spontan panik ataklarla karakterize içsel katastrofik atıflarda bulunacak bilişsel kapasiteye erişmemişlerdir. Çocuklar, belirtilerini daha çok dıştan gelen nedenlere bağlama eğilimleri vardır (ör. Öğretmenimden hoşlanmadığım için kalbim hızlı çarpıyor). Bu nedenle çocuğun bilişsel yanıtları panik atağı başlatacak olaylar dizisine neden olmaz.

Toplumda ergenlerde panik atak %35, 9 ile %63, 3 arasında görülmektedir. Panik bozukluk ise %0, 6 ile %4, 7 arasındadır. Ergen ve erişkinlerde yapılan retrospektif çalışmalar, panik olgularının bir kısmının çocukluk çağında başladığını düşündürse de, ergenlik öncesi çocuklardaki yaygınlık bilinmemektedir.

Ergenler arasında en çok titreme, baş dönmesi/bayılacak hissi, kalp çarpıntısı, bulantı, nefes darlığı ve terleme görülür. Bilişsel belirtiler daha az bildirilmektedir. En sık birçok insanın bulunduğu yerlerden kaçınma davranışları bildirilir (ör. Lokantalar, kalabalıklar v.b). (http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/ARSIV.HTM)

4.10-Uyku Bozuklukları:

Ergenlikte uyku düzenlenmesi ile ilişkili değişiklikler oldukça karmaşıktır. Ergenlik öncesindeki kadar uyusalar bile, ergenlik döneminde gündüz uyuklamalarında önemli bir artış olur (Carskadon 1990).

Biyolojik olarak yaşamın ilk yılında, hızlı göz hareketleri (REM) baskındır, REM uykusu kısmi uyanmalar (arousals) ile ilişkili olması nedeniyle bebekler uykuyu sürdürmekle ilgili dissomniler göstermeleri sıktır. Okul öncesi ve okul çağı çocuklarında, uykunun derin dönemlerinin söz konusu olduğu NREM dönem 3 ve 4 uykusu baskındır. NREM parasomnileri, büyük olasılıkla derin uykudan REM uykusuna geçiş zamanlarında olduğu için, okul öncesi ve ilkokul yıllarında çok yaygındır ve ergenliğe doğru kaybolmaya eğilimlidir. Ergenlerde, uyku için artan fizyolojik gereksinimi, artmış akademik, sosyal ve iş istekleri ile çatışma doğurur, hem uyku-uyanıklık programının düzenliliği bozulur hem de saptanan günlük toplam uyku miktarı azalır (Carskadon 1990). Bundan dolayı ergenler sirkadian ritm dissomnileri için risktedir.

Sirkadian Ritm Uyku Bozukluğu: Uzamış uyku yoksunluğu dönemleri veya persisten uyku hijyeni düzensizlikleri kaçınılmaz olarak gecikmiş uyku faz sendromuna yol açar. Ergenler gittikçe daha geç saatlere kadar kalırlar ve sıklıkla hafta içi hergün yalnızca 6–7 saat uyumaya başlarlar. Tipik olarak kayıp uykunun telafisi için hafta sonunda uyku borçlarını ödemeye çalışırlar. Buna karşın kısa uykuyu takiben düzensiz uzun uyku periyotları zamanla biyolojik saati bozar. Bu programdaki düzensizliklere yalnızca kısa süre ve aralıklarda tahammül edilebilinir.

Gecikmiş uyku faz sendromu yaşayan bir ergen tipik olarak alışmış olduğu yatma zamanlarda uykuya geçmede sorun yaşar ve sabah sorumlu olduğu saatte kalkma sorunu yaşar. Aileler geç yatma ve sabah uyandırma çabaları, gündüz uyuklama, sık şekerleme yapma nedeniyle rahatsız olur. Bazal uyku seyri, ergenlerde, yatmanın ardından 60–90 dakikalık insomnia periyotları olarak kendini gösterir ve genellikle gece yarısından sonra olur. Saat 2.00 (gece) sonra uyku başlangıcı nadirdir. Uyur uyumaz uykuyu sürdürme biraz güçtür ve sabah uygun saatte uyanma zor olur. Toplam uyku süresi hafta içi günlerde çok azalmış ve hafta sonlarında uzamıştır, öğlene doğru uyanmalar olur. Sirkadian ritm bozulunca gecikmiş uyku faz sendromu sıklıkla tatillerde de devam eder, ancak önemsenmez. Zorlu yatma zamanlarının olduğu, yaz kampları gibi, gecikmiş uyku faz sendromu olan ergenler gece yarısından sonrasına kadar uyuyamazlar.

Gecikmiş uyku faz sendromu aylar hatta yıllarca sürebilir, sıklıkla tedaviye dirençlidir. Uykuya başlamaya yardımcı olmada trankilizan ve hipnotikler faydalı değildir. Ergenin bütün etkinliklerinin ayrıntılı değerlendirilmesi gerekir. MSLT uyku borcunun miktarını nicelendirmekte faydalıdır. Tedavi için istekli genç ve aile desteğim gerekir. Tedavide hem uyku borcunun ödenmesine hem de daha normal bir yatma zamanı, uyku başlangıç zamanı ve kalkış saatinin restore edilmesi üzerine odaklanılır. Tedavide ilk seçenek destekleyici yöndedir.

Destekleyici davranışsal yaklaşım problemi çözümlemez ise, kronoterapi veya biyolojik saatin yeniden ayarlanması (reset) endikedir. Çok sıklıkla, hergün bir iki saate kadar uyku ve kalkış saatlerini geciktirme rejimi (faz gecikme tedavisi) ile uyku başlangıç zamanını daha uygun zaman kaydırma amaçlanır. Biyolojik saatin ilerletilmesi (faz ilerleme tedavisi) bazı ergenlerde faydalı olduğu bildirilmiştir. Bu işlemin yavaş yapılması gerekir, her birkaç günde bir 15 dakika daha erken yatma gerekir. Haftada 15-30 dakikalık iyileşme olasıdır. Faz gecikme kronoterapisi ergen okuldayken yapılmamalıdır. İki-üç haftalık dönemleri yapılması için tercih edilmelidir.

Daha büyük çocuk ve ergenlerde major depresif bozukluk veya yaygın anksiyete bozukluğunda uykuya dalmada güçlük ve gece uyanmalar önemli derecede uyku borcuna ve gündüz uykululuğuna neden olabilir (Dahl 1995). Erişkinlerdeki depresif bozukluk uyku bozulma özellikleri, daha az belirgin olsa bile, çocuklarda gözlenir. Prepubertal depresyonlu çocuklarda büyük olasılıkla insomnia (%75) hipersomnia’ya (% 25) daha sık yaşanır, puberteden sonra hipersomnia ağır basar (Dahl 1995).

(http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/uyku.htm)

KAYNAKLAR:


1. ONUR, Bekir(Çeviri), Mary J. Gander/ Harry W. Gardiner, Çocuk Ve Ergen Gelişimi, 3. Baskı, İmge Kitap Evi, 1998, Ankara

2. YAVUZER, Haluk, Doğum Öncesinden Ergenlik Sorunu Çocuk Psikolojisi, 25. Basım, Remzi Kitabevi, 2001, İstanbul

3. KULAKSIZOĞLU, Adnan, Ergenlik Psikolojisi, Remzi Kitabevi, 7. Basım, 2005, İstanbul

4. YAVUZER, Haluk, Ana-Baba Ve Çocuk, Remzi Kitabevi, 18. Basım, 2005, İstanbul

5. GEÇTAN, Engin, Psikodinamik Psikiyatri Ve Normaldışı Davranışlar, Metis Y., 17. Basım, 2004, İstanbul

6. YILMAZ, Hasan, Gençler Bu Kitap Sizin İçin, Çizgi Kitabevi, 7. Baskı, Konya, 2004

7. KÖROĞLU, Ertuğrul (Çevr.), DSM-IV-TR Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı, Amerikan Psikiyatri Birliği, Ankara Hekimler Yayın Birliği, 2. Baskı, 2000

8. Kırkpınar, Dr. İsmet, (Uzmanlık Tezi), Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Erzurum İl Merkezindeki Lise Öğrencilerinde Depresyon Ve Diğer Adölesans (Ergenlik) Çağı, Sorunları Üzerine Bir Araştırma, , 1983, Erzurum

9. TEMEL, Ali, Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi

10. http://www.geocities.com/marufbecene/ergenlik.htm

11. http://www.turkstudent.net/art/2894

12. http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/arsıv.htm

13. http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/uyku.htm

14. http://www.ruhsagligi.org/altmenu

15. http://www.elbim.com.tr/htm/rehberlik/genel/gen

16. http://www.psikolog.org.tr

17. http://www.düzen.com

18. http://www.turkstudent.net/art/2894

19. http://www.mersinram.gov.tr

20. http://www.armpsikiyatri.com/bebekcocuk

21. http://www.sagmer.hacettepe.edu.tr/index.php

İzzet BAT (PSİKOLOJİK DANIŞMAN) Selim KEİYİNCİ (PSİKOLOJİK DANİSMAN)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 14356
Kayıt tarihi
: 09.01.07
 
 

Rehberlik ve psikolojik danışmalık mezunuyum. bir Psikolojik Danışman olarak paylaşım ve ifade al..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster