Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ağustos '09

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
2066
 

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?
 

ERZURUM ÇAYEVİ' NİN İÇ GÖRÜNÜŞÜ


Sait Faik,

" Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım " der.

***

Bu durumda; tahsilimin yarım kalması bir yana, kara cahil bile sayılabilirim (!).

Çünkü, zorunlu olmadıkça kahvehane ortamlarında pek bulunmadım, hala da sevmem. Sigara dumanı (şimdi yasaklandı ama) ve kasvetli havası nedeniyle, içim sıkılır, başıma ağrı girer, kendimi dışarı zor atarım…

***

Ancak bir kahvehane var ki, benim yaşamımda özel bir yer tutar, tutardı ;

İstanbul’ un eski Galata Köprüsü altında öğrencilerin, nargilecilerin devam ettiği şirin bir kahvehane…

***

Kahvehane dediysem, öyle gözünüzde büyük bir yer canlanmasın,

İç ve dış kısımlarında birkaç masa olan, küçücük fıçıcık bir kahvehane güzeli.

Büyük bir eski Osmanlı kahvehanesinin, küçük ve şirin bir prototipi sanki…

***

İçeride; nargile müdavimlerinin sürekli kullandıkları kilitli marpuç dolapları vardı,

Birkaç da masa ile çay ocağı.

(Marpuç; nargile içmeye yarayan, iyisi genellikle deri olan, filtre görevi de gören ve ağızlık kısmından ayrılan borudur.)

Dışarıda ise, hemen deniz kenarında bulunan birkaç masadan ibaret...

İçerideki veya dışarıdaki masalara oturduğunuzda, aslında deniz üzerinde oturmuş oluyordunuz,

Çünkü, tüm kahvehane deniz üzerindeydi...

***

Orası aklıma geldikçe '' Dağların taşların bir sürü fotoğrafını çektim de, o şirin yerin bir kare fotoğrafını bile çekmedim. '' diye kendime kızarım…

***

O kadar farklı, o kadar kendine has bir yerdi ki; ona yıllar sonra ( o zamanlar yayınlanan ) Arredamento Dekorasyon adlı bir dekorasyon dergisinde, Türkiye’ deki kahvehaneleri anlatan bir yazı dizisinde tekrar rastlamıştım.

Onu uzun bir süre göremediğimden, eski bir dostu görmüş gibi de sevinmiştim…

***

O kahvehanenin şirinliğinin dışında, benim için ayrı bir yeri de vardı.

Çoook, çok uzun yılar önce,

(Eski Galata Köprüsü henüz yerindeyken)

İstanbul Tahtakale’ deki toptancılardan çeşitli ürünler alıp, Ankara’ daki müşterilerime toptan olarak veriyordum.

***

Bu iş benim için çok zevkliydi.

Hem zaten çok sevdiğim bir işi yapmış oluyordum, hem de tüm bu süreci kendim için keyifli bir hale getirmiştim.

***

Ankara’ dan akşam otobüs veya trene biniyor (genellikle tren tercih ediyordum),

Sabaha kadar kitap okuyarak yolculuk ediyor, özellikle kitabımın son kısmını bitirmiyor ve biraz kestiriyordum.

İstanbul’ a gelince, Tahtakale esnafı henüz dükkanlarını açmadığından;

Sıcak, sıcak sabah simitlerinden alıyor ve Galata Köprüsünün altındaki kahvehaneme gidiyordum.

***

Kahvehanede benim yerim her zaman belliydi; mutlaka kahvehanenin ön tarafındaki denize bakan birkaç masadan biri…

Önce, o saatlerde yeni demlenmiş olan çaydan (ince belli bir bardakta) bir tane söylüyordum.

Çay ve simit eşliğinde, sabahın o saatlerinde inanılmaz derecede sakin olan ve masanın zemininden ve köprü kenarından '' loang, loang '' diye vuran küçük dalga sesleri ve martı çığlıklarıyla kahvaltımı yapıyordum.

Bu arada, tüm kahvehane deniz üzerinde olduğu için de hafiften sallanıyorduk.

***

Can doyduktan sonra ise, sıra geliyordu canana ;

Aldığım simitlerin kalanını da martı dostlarımla paylaşıyordum.

Bana çığlıklar atarak teşekkür ediyorlardı, çok sevgi doluydular…

***

Son keyif çayımı da, kitabımın kalan kısmını okurken içerdim.

O arada Tahtakale’ deki esnafların dükkanlarını açma saati de gelirdi.

Martı dostlarıma veda edip, Tahtakale’ ye doğru yürümeye başlardım.

***

Tahtakale’ de öğlene kadar işlerimin önemli bir kısmını bitirip,

Esnafın açlıktan beyni döndüğü saatlerde de, oraları terk ederdim;

Esnafın açlığının bedelini ödememek için (!) …

***

Öğlen yemeğimi de, mutlaka yolumun üzerindeki Eminönü’ nde sandalda balık satanlardan yerdim.

***

İstanbul’ un Türkiye kapitalizminin başkenti olmasının, bence en önemli göstergesi de o balıkçılardı.

Gres yağından hallice, en iyi şartlarda motor yağı kıvamındaki yağlarda pişmiş ekmek arası balığınızı yerken,

Hemen yanında, peynir tenekesi içinde kabukları soyulmuş halde elma gibi tatlı soğanlar sizi beklemekteydi. Bu soğanlar ücretsiz ve limitsizdi…

Soğanınızı tuza batırıp; çatır, çatır yedikten sonra kapitalizm devreye girer ve size hizmet ederdi;

Aynı yerde bir çocuk, bir bidona su koymuş, yanında da sabun ve peçete ile sizi beklemekteydi. Belirli bir ücret karşılığı temizliğinizi yapar, kapitalizme dua ederdiniz (!)…

Elbette, öğleden sonraki iş görüşmelerimde Tahtakale esnafına daha mesafeli davranırdım, belki soğandan benim kadar hoşlanmayabilirlerdi (!) …

***

Unutmadan söyleyeyim; balık ekmek oracıkta ve sıcak, sıcak yenmeliydi. Yoksa aç kalabilirdiniz...

(Küçükken bir ara TCDD’ nin Menekşe Kampı’ nda tatil yapmıştık. Tok olmama rağmen, bizimkilere Eminönü’ nde sandalda balık satanlardan balık aldırmış ama yiyememiştim. Kampta acıkınca annem balığı getirmeye gitmiş ve mahcup bir vaziyette '' Balığı kediler yemiş '' demişti.)

***

Yemek sonrası yapacağım başka bir iş yoksa, tekrar kahvehaneme gider, birkaç keyif çayı daha içerdim.

Bazen işlerim erken biterse, dönüş yolculuğum öncesi de oraya uğramaya çalışırdım.

Bu durum, bir ritüel halinde yıllarca sürdü.

***

Gene böyle bir İstanbul yolculuğunda;

Sabaha kadar kitap okumak,

Tamam.

Kitabın son kısmını bitirmeyip, biraz kestirmek,

Tamam.

Sıcak, sıcak sabah simitlerinden alıp, Galata Köprüsünün altındaki kahvehaneme gitmek,

Taa...

Tamam değil..

???

***

Benim kahvehane tıklım, tıklım dolu.

İçeriye bakıyorum, bizim nargileciler sabahın köründe tüm masaları doldurmuş nargile içiyorlar.

Allah, Allah rüyanızda mı gördünüz? Sabahın bu saatinde nargile mi içilirmiş?

Gerçi, içeride oturmayı hiç düşünmedim ama istesem bile yer yok...

Dışarıya bakıyorum, tüm masalar dolu. Sadece bir masada tek başına oturan birisi var; büyük bir olasılıkla öğrenci
bir kız.

***

Ne yapsam?

İçeriye tekrar bakıyorum, yok olacak gibi değil.

Kapalı bir ortam, deniz yok, duman altı, martılar yok, kısacası anlamı yok, bizim ritüel yarım kalacak...

Dışarıya çıkıyorum.

Ya o kızın yanına oturmalıyım veya çekip gitmeliyim.

***

Dışarı çıkıp, bir iki yere bakıyorum,

I, ııh, yok olacak gibi değil. Geri dönüyorum.

E, ne yapacağım?

Kıza gidip '' Kusura bakmayın ben rahatsızım, burada oturup, kitap okuyup, çay içip kahvaltı yapmam, kalan simitlerle de martıları beslemem lazım. Bu masayı benim için boşaltır mısınız ? Yalnız kalmak istiyorum '' dersem, acep yılın ..... ödülüne hak kazanır mıyım? (Boşlukları sizin için boş bıraktım, yaratıcılığınızı rahatça kullanabilesiniz diye (!))

Ya da oturmak için izin isteyeceğim, klasik askıntı erkek karakterini canlandıracağım.

***

'' Eee, şey oturmak isterseniz oturabilirsiniz. ''

????

Kendi içimde hesaplaşırken, masa yakınına kadar gelmişim.

'' Mmm, şey teşekkürler. Sizi rahatsız etmeyeyim ? '' (Yalançıı (!))

'' Rica ederim.''

***

Masanın öbür ucunda, kızla aramızda sosyal mesafeden de fazla bir mesafe bırakarak bir köşeye ilişiyorum.

Siparişimi verip, kitabımı açıyorum. Tamamen kendi dünyama çekiliyorum.

Az sonra çay gelince, masa arkadaşıma simit ikram ediyorum.

Okuduğum kitapla ilgili bir şey soruyor hatırlayabildiğim kadarıyla ve öğrenci olup, olmadığımı?

O öğrenciymiş ve (sonradan farkediyorum da) bayağı da güzel bir öğrenci...

Laf lafı açıyor ve bizim ritüel güme gidiyor.

Neredeyse martılar bile aç kalacak,

Son anda fark ediyorum da, simitleri paylaşıyoruz...

***

Selaaam !

???

Selam.

***

Kızın erkek arkadaşı herhalde. (Nedense, kendimi evli bir kadınla uygunsuz bir durumdayken, kadının eşi tarafından basılan bir erkek gibi hissediyorum.)

Farkında olmadan, kalkmaya çalışıyorum.

Kız '' Biz sadece arkadaşız '' diyor,

Erkek de '' Biz sevgili değiliz '' diye tamamlıyor.

Hay Allah, demek çok belli oldu.

Artık saygısızlık etmemek için biraz daha oturup, birlikte sohbet ediyoruz.

Bir süre sonra da bir şeyler bahane edip kalkıyorum.

Ve kaçarcasına uzaklaşıyorum...

***

O günden sonra da işlerim başka türlü şekillendiğinden,

Bir daha kahvehaneme gidemedim.

Yıllar sonra da onun yerinden söküldüğünü,

Sanırım Haliç’ de bir yere '' atıldığını '' okudum.

***

Onu;

Eski Galata Köprüsü altındaki, şirin kahvehanemi gören var mı?

Hani diyorum; bir okur çıksa, bir fotoğrafını gönderse de özlem gidersem...

************

Yazıya yanıt, İstanbul Kadıköy' den geldi.

Milliyet Blog yazarlarından Sn. Esat SÖNMEZ' den.

İstanbul Üniversitesi sanat tarihi bölümü mezunu olan arkadaşımız, zamanında bizimle aynı kahvehanede çay içmiş, üşenmemiş, aramış ve elindeki fotoğrafları da göndermiş.

Eski Galata köprüsü, '' Bütün anılarımızla birlikte bir kısmı Hasköy-Ayvansaray. Bir kısmı (da) Sütlüce-Eyüp arasında duruyor. Sütlüce-Eyüp arasındakinin üzerinden kapalı olduğunda geçilebiliyor.'' diye bilgi eklemeyi de unutmamış.

Kahvehanemizin adı da Erzurum Çayevi' ymiş. (Hayal, meyal hatırlıyorum galiba)

Sağ olsun , var olsun...

***

Biz de yazımızı, son duruma göre güncelleyelim de, araştırmacı gazeteciliğimizi tam yapmış olalım dedik...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Cüneyt Bey, sizden sonra değerli dost Necip Köni Beyefendi de Galata Köprüsü hakkında bir yazı yayınladı. Siz Ankara'da, Necip Bey Adana'da. Eski Galata Köprüsünü merak etmişsiniz. Eh ben İstanbul'da olduğuma göre değerli blog dostlarıma bu fotoğrafları ulaştırmak benim için zevk oldu. Bu fotoğrafları 03.09.2009 tarihinde çektim. Ramazan dolayısıyla Feshane'de ve Sütlüce Kültür Merkezi'nde çeşitli etkinlikler var. O nedenle köprüyü bütünleştirmişler. Üzerinden yürünebiliyor. Fakat, bu ramazan gününde Eyüp Sultan'a deniz motoruyla gidenler Sütlüce'de inip eski köprünün üzerini yürüyor. Oldukça zahmetli. Bizim gibi eski Galata Köprüsü nostaljisini gidermek isteyenler için iyi bir fırsat. Fakat çok insan için bu köprüyü yürüyerek geçip Eyüp'e varmak eziyetten öte birşey değil. Fotoğraflar hoşunuza gidecektir umarım. Şimdi bu köprü Sütlüce-Eyüp arasında duruyor. Diğer iki başı ise ki onun Hasköy'deki başının resmini verdim. Hasköy-(Balat) Ayvansaray arasında duruyor. (Sevgilerimle)

ESAT SÖNMEZ 
 03.09.2009 22:15
Cevap :
Teşekkürler.  13.09.2009 17:33
 

Güne deniz kenarında İstanbul adlı kitabımı okuma arzusu ile başlarken tesadüfen blog yazınızı okuyunca cok keyif aldım.Elinize sağlık.Bu sabah gerceklestiremediğim arzumu mutlaka yarın gercekleştireceğim ancak İstanbul kıyılarında değilde Kocaeli sahilinde yada Sapanca Gölü kıyılarında...Balık mı dediniz,evet evet bu akşam yemekte olmalı :)

BELGIN ARSLAN 
 29.08.2009 10:23
Cevap :
Yorumunuz için teşekkürler.  29.08.2009 16:26
 

İstanbul dendiğinde akan sular durur. 1987- 1989 yıllarında birbuçuk yıl gibi kısa bir dönem kaldım ama aklım hep orada kaldı. Eski galata köprüsü şimdilerde fotoğraflarda kalan eski bir anı olsa da bloğunuzla bütünleşen hoş bir seda yaratmış. saygılar

Naile ASLAN 
 27.08.2009 22:50
Cevap :
Yorumunuz için teşekkürler. Sevgi ve saygılar...  27.08.2009 23:38
 

Yıllar öncesine götürdünüz beni :) Köprüden ada vapurları kalkardı, Yalova vapurunun saatine kadar oradaki kahvelerden birinin dışarı tarafında otururduk, annem babam çay içerdi biz gazoz içerdik. Yeni köprü hizmete girmeden önce Haliç tarafında çok oturmuşluğum vardır :) Başkaydı Galata Köprüsü, şimdi yok o tat :)

shalimar 
 26.08.2009 22:55
Cevap :
Bence de...  27.08.2009 1:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 64
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 5437
Kayıt tarihi
: 06.05.09
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster