Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ekim '20

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
41
 

..eskiden su içerdik testiden

2000 yılı Mayıs ayının bir günü geçirdiğim öfke buhranından sonra iş elbiselerimi çıkarıp vardiya amirliğimden istifamı sevgili işverenime sözle, biraz da sertçe bildirdikten sonra Küçükbalıklı'dan Sönmez İş Sarayına kadar yürümüş, hiç aklımda yokken, üzerinde 'Devren kiralık' yazan bir dükkanı, epey bir pazarlık yaptıktan sonra devralmıştım.
 
Kitapçılık hayatımın parlak zamanları, 2004 başlarında bu pasajdan çıkana kadar sürdü.
Herkesin eve bilgisayar almak için yarıştığı zamanlara kadar kitapçılık gayet saygı gören bir işti.
 
Şimdi neredeyse kitapçılık yaptığımızı söylemekten ar edecek hallere düştük.
O zamanların parlaklığını işin maddi boyutu değil, kitaba olan alaka belirler.
Ben o dönemde roman okur gibi ansiklopedi okuyan insanlar tanıdım.
 
Bırakın ders kitabını , bunun yanında alanı ile ilgili neredeyse tüm süreli, süresiz yayınları takip eden öğrencileri...
Aldığı torbalar dolusu kitabı taşımaları için dükkanın kapısını çekip otobüs durağına kadar yardım ettiğimiz okuyucuları..
Kendi ideolojisine karşıt fikirleri de okuyan, anlamaya çalışanları..
Kitaba alakanın azalmasını sadece bilgisayarlara bağlamak, kitabın yerini bilgisayarların doldurduğunu söyleyen ahmaklara hak vermek anlamına gelir. Bu yüzden söylediklerimi yanlış anlamayınız. İnternet dünyayı ayaklar altına serince, kişilik zaafı yaşayan çoğu insan, bu, önünde kabak çiçeği gibi açılan dünyayı taşıyamadı.
Kişilik erozyonları internetin gözümüze soktuğu başka kişilerin hayatlarına duyulan özentilerle katlandı. Ağzı yaya yaya konuşmak bundan önce sadece o dönemin bazı sanatçı geçinen işgüzarlarına özgü bir samimiyetsizlikti.
Ağız yaymanın yanı sıra bir de sahneyi dışarıya taşıyan tiyatro oyuncularının yaptığı gibi sesi öne alarak konuşmak moda oldu. Sokaklar, çay bahçeleri, konuşurken birbirine sesini çatlatan insanlarla dolup taştı.
Zannımca sahne sanatlarının yeterli ilgiyi bulamaması da bu sokaklarda dolaşan oyuncu müsveddeleri yüzündendir!
Herkesin bir idolü oldu.
Bu oturmamış kişilikler, idol olarak gördükleri kişilerin hemen her şeyini taklit ederek kendilerini bir tarz sahibi gibi göstermeye çalıştılar.
Halbuki 'Tarz' kelimesinin manasını saatlerce önünden kalkmadıkları bilgisayardan öğrenebilirlerdi!
 
Neyse!
O parlak zamanlarda çok iyi arkadaşlıklarımız oldu. Akşamları buluştuğumuz bir cafede güzel dostluklar edinmiştik. Hepimizin iyi kötü bir becerisi vardı. Ve birbirimizden çok şeyler öğreniyorduk.
Binlerce şiiri ezbere bilenler..
Bir enstrümanı hakkıyla çalanlar..
Okuyanlar, yazanlar...
Herkes güzel konuşurdu.
Kelimeler ağızdan yuvarlanarak çıkmaz, konuşanın sözü kesilmezdi..
Ben o dönemde yalnız yaşıyordum. Bazen bu cafeden topluca kalkılır bana gelinirdi. O zaman da kitaplar, plaklar ve müzik kasetlerimden başka ev eşyam pek yoktu.
Evin içinde belli başlı kurallarım vardı. Mesela içki olarak sadece çay içmek gibi.
Yeterli çoğunluk oluştuğunda oturulur, şiir okunurdu. O dönemde en çok okuduğumuz şair Orhan Veli idi. Hafif bir müzik eşliğinde okunan şiirlerle herkes susar, adeta kendinden geçerdi.
Bazen aramızdan kimsenin tanımadığı insanlar da evime gelirlerdi.
Bir yılbaşı gecesi eve gelmenin tek şartı olan çayı öne sürdükten sonra neredeyse cafenin yarısı peşime takılmıştı.
O gece bir kenarda oturan, okunan şiirleri buruk bir gülümsemeyle dinleyen, daha önce hiç görmediğim bir kız gözüme ilişti.
Bu kız gecenin ilerleyen saatlerinde, okunan şiiri yarıda kesmek pahasına, oturduğu yerden kalkıp bana sarılarak ağlamıştı.
Meğer parası olmadığı için memleketine gidememiş ve bu yılbaşı gecesini yurtta tek başına geçirmemek için kendisini dışarıya atmış, sonra da tesadüfen geldiği cafede bizi görüp peşimize takılmış.
Ağlamasının arasından içini çekerek, "Bu geceyi asla unutamayacağım" deyişi hala kulaklarımdadır.
Bir gece sabaha karşı, metronun çalışmaya başladığı bir saatte herkes dağıldı.
Hepsini kapıdan uğurladıktan sonra uykusuzluğun verdiği yorgunlukla yatak odama girerken salondan tanımadığım bir ses " Müthiş!" diye bağırdı.
Bu beklemediğim sesle tüm uykum adeta paçalarımdan aktı gitti.
Engel olamadığım bir korku hissiyle birlikte salona doğru yürüyüp kapıdan içeriye baktım.
Kitaplığın önündeki koltukta oturan bir adam, elinde tuttuğu kitabı bana doğru uzatıp, dudağını da bükerek, "Yahu bu adam ne müthiş bir yazar!" dedi.
Melek Koç bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 47
Kayıt tarihi
: 14.10.20
 
 

Kendimi anlatacak değilim. Dikkatli bir okuyucu zaten beni tanıyacaktır...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster