Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '14

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
662
 

Eskişehir'de bir Adam

Güneşin hafif hafif ısıttığı güzel bir Eylül sabahı erkenden uyanıyor ve evden çıkmak için hemen hazırlanıp taksi çağırıyoruz. Kahvaltı faslını Kabataş-Bostancı seferini yapan denizotobüsünde halledip iskelede bizi heyecan ve sabırsızlıkla bekleyen gezgin dostumuz Erol ile buluşup bizi Eskişehire götürecek hızlı trene binmek için Pendik’e doğru yola koyuluyoruz.

Pendik tren istasyonu – yoksa altgeçit mi demeliyim bilemedim - tam bir karambol, herkes her yerden her yere itiş kakış yürüme derdinde. Yürüyen merdiven var ise de biz bulamayıp elimizde çantalar insan seli içinde bir akıntıya kapıldık. Bilet ve güvenlik kontrolünden geçilecek fakat  yurdum insanı “sıra” nedir, nasıl yapılır bilmediğinden kenarda kalıp bir süre beklemeye karar veriyoruz. Ukalalık yapmak istemiyorum ama içimden, Devletimiz Demir Yolları  Kurumu “business class” hızlı tren bileti sattığına göre bi zahmet garda da bu yolcular için ayrı bir bekleme alanı ve güvenlikten kontrol geçiş bölümü yapsa ya diye düşünmeden de edemiyorum.
 
Ayakta beklemekten yorulan Ada seyahatlerimizin emektarı  “çekçek” çantamızın üstüne oturup dinleniyor. Nihayet 1 no.lu vagonu bulup koltuklarımıza yerleşiyoruz. Güleryüzlü bir hostes bizi karşılıyor ve biletlerimiz kontrol ediliyor. Üçümüzde en az Ada kadar heyecanlıyız, etrafı inceliyor ve trenin uçaktan bile daha rahat ve konforlu olduğuna karar veriyoruz. Koltuklar arasındaki genişlik, elektrik prizinin varlığı gibi yolcuyu memnun edecek detaylar var.  Ada kendine ait ekranı görünce keyifle kulaklıklarını takıp kanallar arası gezintiye çıkıyor, çok fazla seçenek yok ne yazıkki… Uçak seyahatlerinden aşina olduğu çocuk yolcu dergisi ve çocuk yolcu menüsü beklentisi karşılanamadıysa da keyifle sakızlı muhallebisini kaşıklıyor, ekrandan trenin hızının kaç kilometre olduğunu takip edip tren hızını arttırdıkça heyacanlanıyor.
 
Tren hiç rötar yapmadan tam saatinde Eskişehir garına giriyor ve bizi kocaman kazanıyla Nasreddin Hoca karşılıyor. Ada neşeyle koşup kazanın içine girmeye çalışırken ben itirazdayım, Nasreddin Hoca Akşehirlidir -keza bizde Akşehirliyiz– Eskişehir de ne işi var !! 3 günlük gezimiz sırasında karşımıza çıkan her Hoca heykelinde ve hediyelik ürün reyonunda bu itirazımı hararetle dile getiriyorum, hala da diyorum Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde doğmuş olabilir ama yaşadığı ve vefat ettiği yer Akşehirdir…
 
2 gece konakladığımız Porsuk çayı manzaralı Senna City hotelden, önbüro ekibinin ikramlı karşılamasından, odamızdaki konfordan ve kahvaltı büfesinin zenginliğinden çok memnun kalıyoruz.
 
Eskişehir’in genç ve temiz yüzlü nüfusunu, çay kenarındaki yeşilliklerde gitar çalan sohbet eden gençlerini, modern ve güzel heykellerle donatılmış pırıl pırıl sokaklarını, cafelerini, parklara gösterilen özeni gördükçe işte diyorum keyifle yaşanılacak kent. Büyükerşen’i ne kadar tebrik etsek azdır. Çarpık kentleşme ile mahvolmuş, yeşil alana hasret kalmış, her köşesine AVMler ve plazalar dikilmiş, Boğaz’ın kan ağladığı İstanbul’umuzu kurtaracak bir Büyükerşen gelir mi acaba? 
 
Eskişehir’deki ilk günümüzde önce tramway bileti edinip, Kent Parka’a gidiyoruz. Hava hafif serin ve kapalı olmasına rağmen gençler olimpik havuzdalar. Göletin keyfini ise  kocaman rengarenk balıklar, su kaplumbağaları  sürüyor. Binicilik alanı boş maalesef, belki atlar sadece yazın vardır.
 
Akşamüstü başlayan yağmur Odun pazarı evleri bölgesini gezme planımızı erteletiyor, ama yine de ara sokaklarda dolaşa dolaşa otelimize dönüp biraz dinleniyoruz. Akşam için planımız Varuna Memphis’te yemek yemek. Yolda tamamen tesadüfen karşımıza çıkan “altın ayaklar” ise günün belkide en keyifli anı oluyor. Espark AVM nin yanında ünlü futbolcularımızın isimleri ve ayaklarını görünce açlığını falan unutup kendinden geçiyor Ada, kare kare fotograf çekiyoruz.
 
Varuna Memphis bizden, dekorasyonu, menüsü, müzikleri ve servis elemanlarıyla artı puan alıyor. Ada seçtiği pizzayı iştahla yerken TVdeki spor karşılaşmasını izliyor,  bir yandan da Süleyman Seba’nın ayakları amma da kocamanmış dimi diye soruyor. Geceyi nefis ve leziz kızarmış dondurma ile bitiriyoruz.
 
Eskişehirdeki ikinci günümüze erken başlıyoruz, istikamet, Sazova Parkı.
 
Ahşap korsan gemisi tüm ihtişamıyla karşımızda. 8 yaşındaki bir erkek çocuğununun heyecanı ile koşup dümene geçiyor Ada ve sesleniyor, yelkenler foraaaa rüzgar alabandaaaaaa ! Geminin izin verilen her yerine girip çıkıyor, iyice inceliyor, direğine tırmanmanın yasak olduğunu duyunca da üzülüyor ve geminin bakımını yaptığını ögrendiğimiz görevliyi soru yağmuruna tutuyor oğlum. Mutlu gezgin dostumuz Esra’nın burada verdiği titanic pozlarını anımsayıp gülümsüyoruz.
 
Masal şatosu içindeki “kitap ev” bizi büyülüyor ve bu kez mutlu gezgin dostumuz Emine’nin kulaklarını çınlatıyoruz. Nihayet masal seansı başlıyor ve şatoyu gezmeye başlıyoruz. Kral Midas’ın altın sevdasının anlatıldığı masalın görsel canlandırılması çok başarılı. Sadece çocuklar değil biz yetişkinler de ilgiyle izliyoruz. Derken Nasreddin Hoca bizi karşılıyor. Kostümü ve makyajı ustalıkla yapılmış bir robot bu, ve öyle keyifle anlatıyor ki fıkralarını Ada en çok bu bölümü sevdiğini söylüyor. Şato’nun zindanında tek gözlü bir devi uyandırmadan, perilerin arasından geçmeye çalışıyoruz. Ama korkunç görünümlü dev uyanıyor ve ağlamaya başlayan minik bir kızı annesi zor sakinleştiriyor. Masal seansının sonunda Alice ve tavşanının peşinden girdiğimiz odada, ben ufalıp minicik kalırken Ada dev bir cüsse ile ekrana yansıyor. Halimize gülmekten karnımıza ağrılar giriyor. Masal turu bitiminde şatonun terasına çıkıp birbirinden farklı kuleler arasından (Kız kulesi – Galata kulesi – Adalet kulesi – Burgulu kule - Ulu kule - Çan kulesi) Sazova parkı manzarası keyfi yapıyoruz.
 
Bilim deney merkezinde ses – basınç – optik – dikkat – el becerisi – denge ve mekanik deneylerinin hepsini büyük bir neşe içerisinde tamamlıyor ve Uzay evine girip rahat koltuklara gömülüp yıldızların arasında olağanüstü bir yolculuk yapıyoruz. Yıldızların yaşam döngüsü ve evrendeki gök cisimlerini anlatan bir saatlik bu gösteriyi ilgiyle izliyoruz.
 
Günün en keyifli anı ise, Ada’nın bahçedeki anadol marka arabayı, elbetteki makara sistemi sayesinde, kaldırabilmesi oluyor.
 
Sualtı Dünyasında Kuzey Ege, Kızıldeniz, Atlas Okyanusu, Amazon Nehri ve Güney Amerika gölleri gibi dünyanın farklı noktalarından getirilen  84 farklı türden toplam 2150 adet balık ve deniz canlısını hayran hayran izliyoruz. Özellikle akvaryumun içine girip te köpekbalıklar üzerimizde yüzdüğünde Ada çok heyecanıyor, elinde makinası bol bol fotograf çekiyor.
 
Gün içinde verdiğimiz dinlenme ve çay molalarımızda ise, Ada,  arkadaşı  Damla, Dedesi ve Anneannesi için esprili resimler çizdiği kartpostallar hazırlıyor.
 
Akşam üstü şehir merkezine dönünce, bir gün önce yağmur nedeniyle yapamadığımız Porsuk çayında tekne turunu gerçekleştiriyoruz. Ne yazık ki çok kısa sürüyor ve tadı damağımızda kalıyor.  
 
Akşam yemeği için bu kez istikamet, Leman Kültür. “Altın ayaklar” yine yolumuz üzerinde olduğundan Ada çok mutlu oluyor, bıraksak saatlerce ayak izlerini inceleyecek.
 
Bezgin Bekir ve Kıllanan Adam ile fotograf çektirmek,  tavandan sarkan bir salıncakta sallanmak çok keyifli olsa da Leman Kültür maalesef bizden iyi puan alamıyor.  Çok orijinal güzel bir dekor ve gayet leziz doyurucu bir menü var ancak servis kalitesi o kadar düşük ki, mekanın çok fazla tercih edilmemesine şaşırmıyoruz. 
 
Eskişehirdeki son günümüze postahane arayışı ile başlıyoruz, malum Ada kartlar hazırladı, onları postalayacağız. Neyseki işimiz çabuk bitiyor ve hemen Balmumu müzesine giriyoruz.
 
Balmumu müzesinde, bizzat Büyükerşen tarafından yapılmış olan  yerli ve yabancı yüzden fazla ünlü kişinin heykellerini görmek mümkün. Özellikle Atatürk’ün ve diğer siyasi liderlerin heykellerinden etkileniyor oğlum. Atatürk’ün ailesinin heykellerinin olduğu bölümün önünde oldukça uzun bir zaman geçiriyor ve bana, annesi, babası, kız kardeşi hakkında okulda Hatice öğretmeninden öğrendiklerini anlatıyor heyecanla. Ve en can alıcı sorusu geliyor, Kemal ismini veren öğretmeninin heykelini niye yapmamışlar ! Sporcular, sanatçılar, devlet adamları birebir boyutlarıyla capcanlı karşımızdalar.  
 
Cam Sanatları Müzesinden içeri girdiğim anda nefesim kesiliyor. Eski Osmanlı mimarisi ve avlu öyle güzel ve keyifli ki. Her odada ise birbirinden güzel cam eserler sergileniyor. Ada önce biraz avluda dinleniyor, sonra elinde makinası her eseri görüntülüyor.
 
Odunpazarı girişinde henüz ismi bile olmayan, ufak ama sevimli bir mekanda soluklanıp sahibi ile keyifli bir sohbet eşliğinde  ev yapımı leziz kızılcık şerbetimizi yudumlıyoruz. Masalar, iskemler her sey tasarım ve orijinal bir aile işletmesi mekanı burası.  İçerdeki atölyede cam ustasının çalıştığını öğrenen  Ada da izin isteyip uzun ve renkli cam çubukların nasıl eritilip şekillendirildiğini hayranlıkla seyrediyor. Hatta kendisi de denemek istiyor da 1000 küsür derecelik ısı  üreten bir şalümo önünde deneme yapmasına tabiki de izin vermiyorum.
 
19. Yüzyıl mimarisinin en güzel örnekleri olan kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli, bitişik düzenli cumbalı evleri ile Odunpazarı evleri arasında keyifle dolaşıyoruz. Cam atölyeleri, lületaşı atölyeleri derken bir ebru atölyesi görüp heyecanlanıyorum. Eskişehirli genç bir kadın tamamen kendi imkanları ile açmış burayı. Kurumuş yaprakları, ebru ve cam sanatı ile birleştirip hepsi birbirinden güzel eserler yapıyor. Atölyeyi gezmek istediğimde minicik ama güçlü bir papağanın hışmına uğruyorum. Ada çok eğleniyor ben bir papağan tarafından esir alındığımda. Nihayet bu güzel renkli kuş sahibesi tarafından tepemden alınıyor ve biraz sohbet etme şansı buluyoruz.
 
Şelale parkta manzaraya nazır çiböreklerimizi de yedikten otelimize dönüp çantalarımızı alıyor, tren istasyonuna doğru yürürken de Eskişehir’e veda ediyoruz. Eminiz ki bir kez daha geleceğiz çünkü bu üç gün bize yetmedi. Daha göremediğimiz bir sürü yer kaldı, Cumhuriyet Tarihi müzesi, uçak müzesi, karikatür müzesi, japon bahçeleri, hamamlar, devrim otomobili ….. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel anlatmışsınız, Eskişehir gerçekten eski bir şehirden şahane bir şehire dönüştüren Büyükerşen ANKARA da neler yapardı. Ankarada yaşadığımız sıkıntılar anlatılamaz.Teşekkürler.

K FEZA YILMAZ 
 02.11.2014 18:33
Cevap :
Ben teşekkür ederim güzel yorumunuz için.  03.11.2014 11:14
 

Eskişehir, Sayın Büyükerşen sayesinde artık bir efsane şehir oldu çıktı. Büşükerşen orada bir uygarlık dersi veriyor ve vizyonunu konuşturarak "Şehircilik"in nasıl yapılması gerektiğine ilişkin canlı bir örnek veriyor. Eskişehir, her Belediye Başkanının en az bir ay ders görmesi gereken bir yer. Bu aynı zamanda , Türkiye'nin nasıl kalkındırılmasına ilişkin de güzel bir ipucudur, bir örnektir. Çünkü Anadolu kurtulmadan İstanbul kurtulamaz! Saygılar. Teşekkürler.

Erdal Ceyhan 
 04.10.2014 23:38
 

Çok güzel bir anlatı. Eskişehir Mevlevihanesi ve Külliyeyi galiba gezmeye vaktiniz olmadı. Bir daha ki sefere kaçırmayın derim. Esenlikler

Erol İrdelmen 
 28.09.2014 21:48
Cevap :
Hemen onları da listeye ekleyelim. Çok teşekkürler güzel yorumunuz için.  29.09.2014 11:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 43
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 311
Kayıt tarihi
: 24.04.12
 
 

Notre Dame de Sion Lisesi ve İstanbul İktisat Fakültesi İktisat Bölümü mezunu, hayatla mücadelesi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster