Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mart '08

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
3546
 

Et kokarsa tuz, tuz kokarsa ne?

Et kokarsa tuz, tuz kokarsa ne?
 

Öncelikle bir şeyi belirtmem gerekiyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Ne, hakkında kapatma davası açılan bir iktidar güçlü icraatları bundan sonra yapabilir, ne de böyle bir iktidarı ilgililer muhatap olarak kabul ederek uzun vadeli işlere girebilirler. Ülkenin karanlık bir tünele girdiğini söylemek için müneccim olmaya gerek yok sanırım.

Peki, iktidar partisi diye, %47 oy aldı diye, piyasalar bozulacak diye, dünya kızacak diye hiçbir şekilde dava açılmaması mı gerekiyordu? Ya da Yargıtay Başsavcısı bu mahzurları da düşünmek zorunda mıydı? Tabii ki hayır. Can Dündar'ın görüşlerine aynen katılıyorum.

O halde bu tartışmalar niye? Aslında tartışmaların nedeni belli. Ama kimse açıktan söyleme cesareti gösteremiyor. Herkes sonuçlarla uğraşıyor, olmaması gerektiğini söylüyor, kulağını arkadan göstermeye çalışıyor. Nedenini ben söyleyeyim; geçmiş uygulamalar ve söylemler nedeniyle yargıya olan güvenin erozyona uğramış olmasıdır. Hiç kimse açılan davanın gerekçelerinin hukuki olduğuna inanmamaktadır.

Bazıları da, tam tersine, zaten böyle bir gelişmeyi iple çektiklerinden başsavcının gönüllü avukatlığına soyundular.

Hürriyet'ten Yılmaz Özdil, komik bir şekilde, başsavcının adından yola çıkarak, adının Abdürrahman olduğunu, Abdürrahman'ın da Rahman'ın yanı acıyanın kulu anlamına geldiğini, bu nedenle başsavcının elit olamayacağını yazdı. Başsavcı halk çocuğuymuş! Abdürrahman'lar elit olamazlarmış!!!

Ertüğrul Özkök gibi bazıları da davanın açılmasını yanlış bulmakla beraber, başsavcıyı yıldırımlardan, şimşeklerden şefkatle korumaya çalışıyorlar ve savunuyorlar.

Ertüğrul Günay'ın; " Ama öyle anlıyorum ki, Türkiye'nin iyiye gitmesini ve ileriye gitmesini istemeyen çevreler çok önemli yerlere sızmışlar." açıklamasını Ertüğrul Özkök şiddetli bir şekilde eleştiriyor ve;

"Yani bu ülkenin üniversitesinden mezün olmuş, bu ülkenin yargısında yıllarca görev yapmış, bu ülkenin kanunlarına göre başsavcılığa yükselmiş bir insan için nasıl "sızmak" kelimesi kullanılabilir" diyor.

Oysa Ertuğrul Özkök'ün Genel Yayın Yönetmeni olduğu Hürriyet gazetesi, dava açıldıktan sonra çıkan ilk sayısında, davanın sonucuyla ilgili tahmin yürütmek için, Anayasa Mahkemesi üyelerinin çetelesini çıkartarak okuyucularına sundu. Üyelerinin 8'i Sezer tarafından atanmıştı. Bu sayı da davanın kabul edilmesi için, yani AKP'nin kapatılması için yeterliydi.

Bu hesaba göre başsavcıyı da Sezer, görevinin son anında, adeta gider ayak, son dakika gölü olarak atamıştı. Hem de yargıtay üyelerinden, atadığı bu savcıdan neredeyse iki kat daha fazla oy almış başka bir aday olduğu halde. Sonradan, cumhurbaşkanı seçilemediğinden, görev süresi uzamıştı.

Hukuk da böyle birşey olabilir mi? Hukuk her ne kadar yoruma musait olsa da, hukukun kabul edilmiş evrensel prensipleri vardır. Hukuk içerisinde kalınarak yorum yapılır. Yani hukukun iddiaları ve gerekçeleri hukuksaldır ve hukuk normlarına dayanır.

Nasıl oluyor da kendilerini atayan kişiye göre yorumlar, kararlar, içtihatlar değişebiliyor?

Yani Özal'ın, Demirel'in atadığı adaylar çoğunlukta olsaydı dava red mi edilecekti? O zaman adalet bunun neresinde? Somutlaştırırsak bir hakime göre idam edilen bir sanık diğerine göre beraat ediyor, sırf hakimleri farklı kişiler görevlendirdiler diye!

Sadece bu olay bile yüksek yargının siyasallaştığının en açık bir örneğidir.

Başka bir örnek; kaleminin kılıçtan keskin olduğu bir dönemde Emin Çölaşan, eşi Tansel Çölaşan'ın yüksek yargıda önemli bir makama seçilebilmesi için kulis faaliyetleri yapıyor. Kendisinin eleştirilmesi üzerine de;

"Türkiye'de işler böyle yürüyor, ne yapmamı bekliyordunuz?" mealinde cevap vererek itirafta bulunuyor!

Böyle bir yargı sistemi olabilir mi? Buna bağımsız yargı denebilir mi? Yüksek yargıya atanacak kişide aranacak özellik dürüstlük ve liyakat olmalıdır. Meslekteki birikimleri ve başarıları olmalıdır. Eğer siyasi özellikleri aranıyorsa atanan kişiden de siyasi kararlar vermesi bekleniyor demektir!

Türkiye'de uygulama bu yönde olduğu için cumhurbaşkanlığı makamına kale gözüyle bakıldı. Ve kale düşüyor ifadeleri kullanıldı. Bununla yeni cumhurbaşkanının onların siyasi görüşlerine uygun atamalar yapmayacağını kastediyorlardı. Ve yine bazı çevrelerce dile getirilen H.S.Y.K.'nda Adalet Bakanı ve müsteşarının olmasının yargıyı siyasallaştıracağı itirazları hep yargıya siyasi mülehazalarla işlemler yapacakları önyargısına dayanmaktadır.

Oysa tüm çağdaş demokratik ülkelerde yüksek yargı atamalarında ve işlemlerinde siyasilerin rolü olmakta ama bü ülkelerin hiçbirinde yargının siyasallaşması sorunu yaşanmamaktadır.

Demek ki sorun bizim sistemimizden kaynaklanmamaktadır. Sorun, belli bir görüşün egemen olması için yargının, egemen çevrelerce, işlevsel bir kurum olarak görülmesi ve kullanılmasıdır. Tarihsel örnekler vermek istiyorum;

Yakın tarihimizde yapılan askeri darbelerde yargıyı her zaman darbecilerin yanında görüyoruz. En azından karşı durmamışlardır. Darbeler bir hukuksuzluksa, hukuku savunmak ve korumak durumunda olan yargı hukuksuzluğun yanında nasıl olabilir? Bu bizatihi kendini inkar değil midir?

27 Mayıs darbesinde kurulan mahkemeler, verilen kararlar hukuka uygun mudur? Darbeciler, sırf bazı kişileri idam sehpasına götürebilmek için, tartışmasız ceza hukuku üstadı olarak kabul edilen Ordünaryüs Profesör Sülhü Dönmezer hocaya bile, evrensel ceza hukuku prensibi olan "ceza kanunları sanık aleyhine geriye doğru yürütülemez" kuralını çiğnetebilmişseler, gerçekte idam sehpasında asılan hukukun kendisi değil midir? Hem de kendi evlatları, yani hukukçular tarafından!

Ve yine şimdi yüksek yargının çok önemli bir mensubu, Danıştıy başsavcısı Tansel Çölaşan 27 Mayıs darbesine övgüler sıralıyor ve adeta tekrarı için teşvik ve cesaret vermeye çalışıyor. Bizatihi darbeyi yapanlar bile, aradan yıllar geçtikten sonra, hata yaptıklarını itiraf ederlerken, bugün yargının tepesindeki bu kişi, mevcüt anayasal düzeni yerle bir etmiş 27 Mayıs için "darbe değildi, devrimdi!" diyor. Ve toplum tarafından coşkuyla karşılanmıştı diye de ekliyor. Peki, toplum tarafından coşkuyla karşılanan yönetim nasıl oluyor da toplum tarafından ilk seçimde tasfiye ediliyor. Bu nasıl mantıktır? Yoksa toplumdan kastedilen küçük bir elit kesim midir? Diğerleri önemli olmayan ikinci sınıf insanlar mıdır?

28 Şubat sürecinde kışlada yüksek yargı mensuplarına brifing verilmesi ve brifing sonunda brifingi veren komutanın yüksek yargı mensuplarınca ayakta, dakikalarca alkışlanması ayrı bir ilginç örnektir.

28 Şubat'ın meşhur savcısı Vural Savaş'ın emekli olduktan sonra yazdığı "Militan Demokrasi" adlı kitabında savunduğu görüşleri, sahip olunulan ve halen uygulanan hukuk anlayışı hakkında açık fikirler vermektedir. Hukukun evrensel prensipleri vardır. Hukuk bunların dışına çıkamaz ve asla militan olamaz.

Geçtiğimiz yıl, cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili, 367 kararı ve bu kararla ilgili tartışmalar ve 22 Temmuz seçimleri sonrasında, çok daha haklı gerekçeleri olmasına rağmen referandumla ilgili iptal isteminin red edilmek zorunda kalınması çok tartışılmıştır.

Demek ki tartışılan yargı kurumu değildir, yargının oluşumudur, politize olmasıdır. Yapılan uygulamalarla ve alınan kararlarla yargıya olan güvenin erozyona uğramış olmasıdır. Bir hakimin vereceği kararı tahmin için kim tarafından atanmış olduğunu araştırıyorsak söylenecek söz kalmamış demektir.

Oysa adalet mülkün temelidir. Ve adaleti tesis eden yargı kurumu en önemli kurumdur. Bir yüksek yargı mensubumuz: "Yürütme ve Yasama bedenin kalp ve beyinleriyse yargı da akciğerleridir" demişti. Yani yargı olmadan ne yasama olabilir ne de yürütme. Sonuna kadar katılıyorum.

Dünyanın tek süper gücü Amerika'nın eski başkanı Bill Clinton en popüler olduğu bir zamanda, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkileri nedeniyle savcının karşısında ifade verirken ne kadar da acınacak bir haldeydi. Televizyonlardan naklen yayınlandı. Tüm dünyayı yönetiyordu ama bir savcının karşısında çaresiz kalmıştı. Korkudan titriyordu ve yüzü kıpkırmızıydı. Amerika'da buna kimse itiraz etmedi; "Ne oluyor, başkanımızın karizması çiziliyor, olmaz böyle bir şey" demedi, diyemedi. Amerika'nın sırrı işte bunda gizliydi.

Bizim olayımıza gelecek olursak, başta da söylediğim gibi, hiçbir mazeret yargının önünü kesemez. Çünkü yargının önünü kesmekten doğacak zararlar hiçbir şeyle kıyaslanamaz, telafi edilemez. Ama biz yargının önünü keselim demiyoruz ki. Millet adına karar veren yargının millete güven vermesini ve kamu vicdanlarını tatmin etmesini istiyoruz. Hisleriyle değil, somut delillerle karar vermesini bekliyoruz. Bir kişiyi, 15 sene önce söylediklerini ele alıp, bugün de başka bir amaçla söylediği "ben değişemem" sözünü onun üzerine koyarak mahküm edemezsiniz.

Bu, suç yerinde bulunan eski bir katile "siz zaten katilsiniz, bu cinayeti de siz işlemişsinizdir" demeye benziyor.

Yine hukukun bir evrensel prensibi vardır; "Şüpheden sanık istifade eder"

Yani bu cinayeti %90 bu kişi işlemiştir ama %10 işlememiş de olabilir ise eğer, sanık beraat eder. Hukukta "beraatı zimmet" esastır. Mahkümiyet için kesin delil gerekir.

AKP'yi kapatma davası baştan aşağıya şüphelere, dedikodulara ve zorlama yorumlara dayanmaktadır. Tek somut delil türban ile ilgili söylemler ve bununla ilgili son Anayasa değişiklikleridir. Burada türbanla laiklik arasındaki illiyet bağının, yani neden-sonuç ilişkisinin ispat edilmesi gerekir. Sokakta takılan ve laikliğe zarar vermeyen türban üniversitede neden zarar veriyor veya aykırı oluyor?

Anayasa değişikliği tartışmaları yaşanmadan önce neredeyse herkes "türban yasağına karşıyız" diyordu. Sonradan bazıları "karşıyız ama..." demeye başladılar. Türban yasağının en ateşli savunucusu Baykal bile son konuşmasında; türbanın dinin kesin emri olmadığı ama isteyenin takabileceği fetvasını verdikten sonra "türban sorununu ancak bizim iktidarımız çözebilir. Çünkü bu iktidar sabıkalıdır" dedi. Demek istiyordu ki Baykal, bu iktidar laikliğe karşı olduğu için yasağı kaldırırsa bu laikliğe aykırılık olarak algılanır ama biz zaten laikçi olduğumuzdan böyle algılanmaz. Yani Baykal da gerçekte türbanla laiklik arasında illiyet bağının olmadığını söylüyor.

Eğer başsavcı böyle bir illiyet bağının varlığını iddia ediyorsa basından başlamak üzere tüm partilere kapatma davası açması gerekmiyor mu!

Tekrar ediyorum; hukuk teknik bir konudur. Objektiftir. Somut delillere dayanır. Evrensel ilkeleri vardır. Kişilere göre değişmez. Ve hukuk olmadan bir arada yaşamak imkansızdır. Her sorunun, her ihtilafın çözüm adresi hukuktur. Hukukun da uygulayıcısı yargı kurumudur. Yargıçlar, cübbelerini giymek üzere ceketlerini çıkarıp bir kenara koyarlarken siyasi görüşlerini de ceketleriyle beraber çıkarmalıdırlar, çıkarabilmelidirler.

Bana göre geri kalmışlığımızın en önemli nedeni de yargıdır. Siyasi konularda bu kadar cesur ve atak olan yargı yolsuzluklarda neden etkisiz kalmıştır? Zaten geçmiş iktidarların usulsüz ve yolsuz icraatları engellenebilseydi eğer bugünkü iktidar da olmayacaktı, dolayısıyla laiklik sorunu da olmayacaktı!

Et kokmasın diye tuz kullanılır. Demokrasi rejiminin tuzu yargıdır.

Et kokarsa tuz, tuz kokarsa ne? Tabii ki felaket.

Bu nedenle yargıya olan güveni zedelememek, tartışılır hale getirmemek gerekir. Bu konuda en fazla hassasiyet göstermesi gerekenler de bizatihi yargı mensupları olmalıdır.





Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

analizleriniz çok yerinde elinize sağlık, saygılarımla..

Salih ERDAGI 
 22.03.2008 9:11
Cevap :
Yorumunuz için teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla.  22.03.2008 11:38
 

Sizler tabiri caizse gerçek hukukçular olarak böyle düşünüyorsunuz. İşte siyaset yapanlar o hukukçuları atayınca....Bende vatandaş gözüyle rahatsızlığımın hat safhaya çıktığı bir sabah umutsuzlukla birazda sinirle yazmıştım "Kahvaltı sonrası zehrimi içtim" başlıklı bloğumu. Siyasetçiyi seçeriz hukuku koruyamayız. Acaba hukukçuyu seçsek siyaseti koruyabilirmiyiz? Elzem olan dürüstlük ve eşitlikse idealist bir hukukçu siyasete bulaşmadan hukuku koruyabilirmi? Artık anladık ki siyaset hukuku koruyamıyor...

RMZSM Meliha Karaoğlu 
 19.03.2008 8:46
Cevap :
Tabii ki çözüm gerçek demokrasiye geçmektir. Hep vesayet rejimi deniyordu. Doğru olduğu bir kez daha ispatlandı. Esas panik cumhurbaşkanlığı makamının kontrollerinden çıkmış olmasıdır. Çünkü yüksek bürokrasiyi, özellikle de yüksek yargıyı o atıyor. Bu nedenle bir komedi olarak o da iddianame içerisinde yerini almış. Bu arada yazinızı okudum ve çok beğendim. Selam ve saygılarımla.  19.03.2008 14:01
 

Siz yargıya ve hukukta saygılı olmaktan bahsedenlerin hukuku, umursadıklarını mı sanıyorsunuz? Hukuk onların, yeri geldiğinde kullanabilecekleri bir iş makinasıdır, bir dozerdir. Önlerindeki engelleri temizler, yıkar, devirir, düzler. Sonra da rejimin değişmez ve değiştirilemez muhafızlarına iktidarı teslim eder. Çünkü, rejimin değişmez ve değiştirilemez muhafızlarının başka türlü iktidar olma ve varlıklarını koruma imkanı yoktur. Kendileri iktidarsızdırlar. Bunun için bazan tanklardan, bazan da yargıdan destek alarak ayakta dururlar. Bu ali cengiz oyununa hukuk diyenlere, demokrasiyi, laikliği, insan haklarını ve cumhuriyeti bu ilkel mantıkla yorumlayanlara lanet olsun diyorum. Selamlar. Umarım "selamlar" dedim diye hakkımda dava açılmaz. Öyle ya laiklik tehlikede. O zaman, tünaydınlar.

Hüseyin Atacan 
 18.03.2008 18:19
Cevap :
Hüseyin Bey, yorumunuz ve katkılarınız için çok teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla.  19.03.2008 23:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 337
Toplam yorum
: 1342
Toplam mesaj
: 70
Ort. okunma sayısı
: 3614
Kayıt tarihi
: 03.08.07
 
 

Hukukçuyum... Hukukun üstünlüğünün ve hukukçunun saygınlığının ülkemde gelişmesini ve kalıcı olma..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster