Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '16

 
Kategori
Kentleşme
Okunma Sayısı
56
 

Ev arayışı!

Eski sakinlerinin “cennet bu şehrin altında mı, üstünde mi” tartışmalarını hatırladıkları, nüfusu artmayan bir zümrüt şehirden ayrıldım. Gri, suratı asık, kravatların insanları boğduğu bir büyük şehre taşındım. İki yıldır oturacak, evim evim güzel evim diyebileceğim, dışarı çıkınca insanlarla selamlaşabileceğim, sadece dört duvarıyla değil, sokağıyla, mahallesiyle benimseyebileceğim bir ev arıyorum. Henüz bulamadım. İşte ev ararken karşıma çıkanlar ve düşündürdükleri:

Taşındığım şehir, estetik ve insani hiçbir yanı olmayan binlerce yapıdan oluşmuş. İnsan yüzlü, yaşanabilir şehirler teklifi yapan bilge mimar Turgut Cansever, bu şehri ve bu ülkeyi yönetenlerin dilinde sadece bir cedel, karşısındakini susturma malzemesi. Şehirlerin siluetlerini bozanlar, korkunç, kunt ve devasa yapılar inşa edenler, bu yapılara izin verenler hala utanmadan dikey değil yatay şehirlerden bahsedebiliyorlar. Bu ülkede güzel diyebileceğimiz bir şehirden vazgeçtik, bir kasaba, hatta kasabayı bırakın bir sokak gösterebilir misiniz? Bir medeniyetten, şehirlerden bahsetmiyorum, güzel diyebileceğimiz tek bir sokak, tek bir sokak?

Ev arayışım sırasında toplumumuzun arabalarını çocuklarından ve anne-babalarından daha çok sevdiklerini fark ettim. Yeni arabalarına gösterdikleri özeni, yeni çıkan bir model karşısında duydukları hayranlığı çocuklara karşı göstermiyorlar. Bunun en somut örneği evler. Hemen her evin kapalı ya da açık bir araba garajı var. Ama çocuklar için oyun parkı, oyun alanı yok. Olanların büyük bir kısmı da göstermelik.

Bu şehirde evler, yaşlılar ve çocuklar için inşa edilmiyor. Yaşlılar ve çocuklar için zaman geçirecek, eğlenecek, oyalanacak, oynayacak yer yok. “Yaşlılarınız ve çocuklarınız olmasaydı” tehdidine hazır ve nazırız. Bu evler, bir robot gibi akşama kadar çalışan ve akşam yorgun argın eve dönen köleler için birer barınak. Barınma kelimesi uydurukça olsa da maksadı iyi ifade ediyor. Şehirlerde insanların oturduğu evler ev değil, hane değil, yuva değil, düpedüz birer barınak.

Müşteri olduğum evlerin metrekaresi konusunda tam bir keşmekeş var. Ev sahibi 200 metrekare diyor, tapuda 180 yazıyor, emlakçı 220 diyor. Hatta bazen aynı evi satan farklı emlakçılar farklı metrekareler söyleyebiliyor. Ancak kesin olan bir şey var: Evin gerçek metrekaresinin tüm söylenen ya da yazılan rakamlardan daha küçük olduğu.

Ev ararken fark ettiğim başka bir şey de ne kadar çok şehit adı taşıyan sokağın olduğu. Açın haritaya bakın, her şehirde onlarca sokağa şehit adı verilmiş. İyi mi yapıyoruz, kötü mü? Bir kavramı bu kadar çok kullanmak aşındırır mı o kavramın gösterenini, duyarsızlaştırır mı o sokakta, o şehirde yaşayanları? Hızla öte dünyaya inanmayanların ya da inanmıyor gibi yaşayanların çoğaldığı şehirlerde nedir şehit kavramının insanda çağrıştırdığı, yaşattığı?

Şehit adı taşıyan sokakları gördüğümde yaşadığım garip duyguların daha karmaşık olanını sokak numaralarını görünce de yaşadım. Bu şehirde 4134. sokak var. Düşünebiliyor musunuz, siz 4134 numaralı sokakta oturan 59192130434 numaralı yaratıksınız. Nasıl değersizleştirmişiz mekânı ve insanı. Tüm medeniyetimiz, hayatımız belediyede görevli bir fen memurunun iz’anına, insafına, estetik zevkine, daha doğrusu zevksizliğine bırakılmış. Serdengeçti’nin dediği gibi yüce bir mazinin cüce çocuklarıyız. Çıksalın Sokağı, Şeftali Sokak, Gümüssuyu, Kedisevenler Sokağı, İğdedalı Sokağı ve 4134. Sokak. Ne güzel bir kontrast! Sahi bir Ekim devrimi yaşadık da haberimiz mi yok? Niye bu kadar Sovyet Rusya dönemine benzedik? Nasıl bu kadar ruhsuzlaştı toplum? Ve bütün bunları hâlâ muhafazakâr olduğunu iddia eden yöneticiler yaptı.

Başka bir gözlemim, mübalağasız herkesin oturduğu yerin prim yapacağına inanması. Herkes gelecekte oturduğu yerlerin daha güzel olacağına inanıyor. Adam 70 yaşında, 70 yıl betonların içinde yaşamış. Buraya metro gelecek, buraya kanal gelecek, buraya falan iş merkezi açılacak diyor. Ertelenmiş hayatlar, hep başka bir mekânı, başka bir zamanı özleyen insanlar. Mevcut mekân da zaman da tatmin edici değil, insanlar ancak muhayyel bir mekân ve zaman tasavvuruyla yaşıyorlar.

Şehirde çok sayıda kapalı, güvenlikli siteye rastladım. Güvenlikten izin alıp günün farklı saatlerinde bu sitelerde dolaştım da. İnsanlar kapanıyor, hem topluma hem içine.  Çoğu sitede köpeklerden başka hayat emaresi göremedim. Toplumun geri kalanından korkuyor muyuz ve ümidimizi kestik mi? İnsanlardan bir insan olmak fikrinin çok mu uzağında kaldık?

Bu soğuk ve kapalı sitelerde belki insanın ihtiyacı olan her şey var ama bir mahalle, bir community hissi yok. İnsan yalnızlığı hissediyor. Şairin dediği gibi “anne ölmüşse, herkes salondadır ama hiç kimse evde değildir.” Kapalı sitelerde insanlar bir yapı kurmuş, ama hiç kimsenin benim diyebileceği bir evi yok. Yapıları yan yana dizmişler ama bir sokak, sokakların oluşturduğu bir mahalle yok. Şair “atlarını, yalnız atlarını cana yakın buldum, öpüp çıkıp gittim yelelerini” diyor ya, ben de yalnız çiçeklerini sevimli buldum kapalı sitelerin.

Diyelim ki bir volkan patladı, deprem oldu ve yaşadığımız şehirler toprak altında kaldı. Ne kalır sizce yaşadığımız dönemden 300 yıl sonrasına? Beton duvarların ve plastik pencerelerin dışında, hangi evler, hangi tarz, hangi üslup, hangi şehircilik anlayışı, hangi anıt eserler, hangi insani mimari?

Uzun süre ev aradım, maalesef bulamadım. Ama hayat devam ediyor, Adorno haklı galiba: “Modern zamanlarda ev yok. Evi kaybettik” diyor. Ben de her zavallı modern zaman şehirlisi gibi 2453 nolu bir sokakta dört duvar arasına sığındım.   

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 138
Kayıt tarihi
: 11.05.16
 
 

Lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, Yüksek Lisansını ABD Ohio State..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster