Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '17

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
86
 

Evet mi? Hayır mı? Fark olacak mı?

Evet mi? Hayır mı? Fark olacak mı?
 

Referandum öncesi sistem üzerinde evet diyenlerle hayır diyenlerin kıyasıya mücadelesi devam ediyor. Cumhurbaşkanın siyasi parti üyeliğinin devamına dair hükümler tartışılıyor. Evet diyenler Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu olacağı için partisi ile bağının devam etmesinde sakınca yok derken hayır diyenler Cumhurbaşkanının tarafsızlığına halel geleceği eleştirisiyle düzenleyeme karşı çıkıyorlar.

Kim haklı kim haksız değerlendirmesini yaparken iki taraftan birini seçmek yerine mevcut olgu üzerinde durmak daha doğru.

Bu yazıda evet-hayır tartışmasında bir tercih yapmaksızın iki tarafın iddia ettiği siyasal sorumluluk ve tarafsızlık boyutlarında genel bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.

Cumhurbaşkanının partisi ile bağının kesildiği söylenebilir mi?

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığına gelen kişiler geçmişten bu güne farklı yetişme süreçlerinden geçerek geldiler. Aslında her bir cumhurbaşkanının kişiliği, seçilme şekli, geçmişi ortada. Bunlar üzerinde yapılacak bir analiz daha net bir fotoğraf ortaya koyacaktır. Atatürk, İsmet İnönü ve Celal BAYAR geçmişten gelen kurtuluş savaşına katılan kişiler olmanın getirdiği karizma ile görevlerini yürüttüler.

Sonrakiler darbe geleneğinin etkisiyle asker kökenli bir geçmişe sahip kişilerden oluşan bir silsile takip etti. Perde arkasında olmakla birlikte toplumu ağır bir vesayetin altında tutan askeri zihniyetin gölgesinde görev yapan Cumhurbaşkanları genel yönetimin başında adeta silik, temsili bir figür olarak koltuklarında oturup günlerini doldurdular veya yönetimi ele alıp kendilerini eleştirilmez konuma oturtup bu günlere kadar ulaşan yapıyı kurdular.

Turgut Özal farklı bir kişilik özelliği ile Türkiye’nin siyasal yapısını ele alıp yönetmeye çalıştı.

Askeri darbe korkusu ile bir araya gelen partilerin anlaşması sonucu seçilen Ahmet Necdet SEZER bürokratik gelenekten gelen ve siyasetle hemen hiç ilgilenmemekle birlikte hukukçu geçmişinin etkisiyle makamında otururken adeta kapalı bir kutu içinde zamanını tamamlayıp ayrıldı.

Ülkenin 40 yıla yakın bir zamanında devlet yönetiminde önemli bir figür alan Süleyman Demirel perde arkasındaki güç odaklarıyla işbirliği yaparak devletin başı olma görevini yürüttü.

Abdullah GÜL ülkedeki siyasal güç mücadelesinde iktidar partisinin henüz emekleme dönemlerinde muktedir olma çabasında topluma sıcak mesajlar vererek uzlaşmacı kişiliğini ön plana çıkarmaya çalıştı. Böylece toplumda birleştirici bir unsur olarak iktidarın gülen yüzü oldu.

Recep Tayip ERDOĞAN ile birlikte seçim sistemi de değişti. Halkın seçimi sonrası Cumhurbaşkanlığına gelen Recep Tayip ERDOĞAN geçmişten bu güne toplum nezdinde sahip olduğu karizmasının da etkisiyle halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı olma ve 12 eylülcülerin kendilerini devletin gerçek sahibi olarak görmelerinin ve bunun ebedi süreceği zannıyla oluşturdukları sistemin verdiği hakların da sayesinde geçmişten bu güne gelen cumhurbaşkanlarından farklı olarak aktif bir şekilde makamını hemen her alana müdahil bir şekilde kullanıyor. Bu durum mevcut sistemde çarpık bir görüntü oluşturuyor. Bu çarpık görüntünün düzeltilmesi adına referanduma gidiliyor.

Referandumda evet çıkarsa veya hayır çıkarsa ülkede bir şey değişir mi sorusu üzerinde durulacak olursa mevcut yapıda fazla bir şeyin değişeceğini söylemek zor.

Türkiye’de siyasal sorumluluk ve tarafsızlık kavramları çerçevesinde genel işleyişe bakılacak olursa aslında bu kavramların sözde var olması ya da yok olmasının fazla bir anlamı olmadığı görülecektir.

Ülkemiz genel yönetiminde siyasal sorumluluk ve tarafsızlık kavramlarının gerçekte çok fazla bir etkisi yoktur.

Siyasal sorumluluk hiçbir dönemde ülkemizde söz konusu olmadığı gibi tarafsızlık da çok fazla dikkate alınan bir husus olmamıştır.

Siyasal iktidarların siyasal sorumluluğun gereği olarak sorgulandığı, iktidarda bulunanların siyasal sorumluluk endişesi ile hareket ettikleri bir dönem yoktur. Ülkemizdeki siyasal hayatın geçmişten bu güne gelişimi, işleyişi ve uygulanmasına bakıldığında böyle bir geleneğin oluşmadığı, oluşamadığı görülür.

Bu durum Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin hiçbir zaman hayata geçmemesinden kaynaklanmaktadır.

Gerçek anlamda demokrasinin olmadığı bir toplumda siyasal faaliyetler sınırlı bir seçkin grubun elinde kalmaktadır. Bu sınırlı seçkin grup, siyaseti kendi aralarında dönüp dolaşan bir meta haline getirmişlerdir.

Toplumun ekonomik, sosyal, kültürel, dini ve siyasal seviyesi, geçmişi, geleneği bu sistemin değişmesini sağlayabilecek bir yapıda veya düzeyde değildir.

Dört, Beş yılda bir yapılan seçimlerde atılan oylarla siyasal sistemde önemli bir aktör olabilmek mümkün olmadığı gibi siyasal seçkinlere rağmen bu mümkün de değildir.

Son 15 yılda mevcut iktidarın bunu değiştirdiğini iddia etmek de çok mümkün görünmemektedir. Siyasal iktidara gelenler zaten ilk iki veya üç dönem ayakta kalmaya, muktedir olmaya, sisteme hükmeden güç odaklarıyla mücadele ederek zamanlarını geçirdiler. Ayağa kalktı denebilecek son dönemde de sistem kendi lehlerine çalışmaya başladığı için değiştirmeye yanaşmadılar. Adeta şimdi sıra bizde, biz sistemi kendimize göre önce bir dizayn edelim düşüncesiyle hareket ettiler.

Getirilmek istenen yeni sistemde de bunun değişeceğini gösteren bir emare yok gibi görünüyor.

Türkiye’deki siyasal sorumluluk yapısını değiştirecek düzenlemeler yapılmaksızın, vatandaşın mevcut durumu değiştirmesini beklemek de çok mümkün görünmüyor. Mevcut siyasal aktörlere bakıldığında vatandaşa böyle bir vaadde bulunan birilerinin varlığından ise söz edebilmek neredeyse imkansız.

Tarafsızlık konusuna gelince, ülkemizdeki yönetim yapısına baktığımızda tarafsızlığın mevcut olduğu bir dönemden de söz edebilmek mümkün görünmüyor.

Hiçbir dönemde ülkemizde tarafsızlık var olmadı, aranmadı ki bu dönemde ve bundan sonra aransın.

Geçmişten bu güne ülkemizde hep güç odaklarının taraftarı olanlar kazanırken karşı olanlar bir şekilde saf dışı bırakıldılar.

Osmanlı döneminde de bu durum aynı idi. Anadolu’nun ücra köşelerinden başkent İstanbul’a gelen köylü saf Anadolu genci saraydaki bir tanıdığının korumasında, kanatlarının altında sisteme girdi. Bazen hızlı, bazen yavaş basamakları yükselerek vezirlik makamına kadar çıktı. Bu durum her ne kadar Osmanlı’nın adalet, hak, eşitlik, liyakat ilkelerine bağlılığının bir nedeni, göstergesi gibi sunulmaya çalışılsa da Osmanlı Tarihine yakından baktığınızda kişilere bağlı, kısa ve geçici dönemler haricinde saray entrikalarının yönetimde önemli yer işgal ettiği görülür. Bu duruma belli bir tarihi sınır koymak da zordur. Hemen her dönemde bu tür olaylarla karşılaşmak mümkün olmuştur.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte mevcut durumun değiştiğini iddia etmek zor. Yeni dönemle birlikte yine devlet gücünü elinde bulunduranlar bu defa kendi bakış açılarını, dünya görüşlerini topluma dayattılar. Bu dayatma sonunda insanlar bir yerlere gelmenin yolları neyi gerektiriyorsa onu yapmayı alışkanlık haline getirdiler.

Geçmişten gelen uygulamalar gelenekselleşti. Adamını bulma, gücün boyası ile boyanma, zamanın geçer akçesine göre tavır alma davranışı bireyden topluma, sivil ve resmi tüm kurumsal işleyişlerin temeli haline geldi.

Tarafsızlık kavramı toplumda insanların hangi anlayışta olursa olsun, hangi kurum veya kuruluşa giderse gitsin hak ettiğini elde edebilmesi, işini yapabilmesi, ilişkilerini kurabilmesi, iletişime geçebilmesi anlamına gelir.

Oysa toplumun hemen her alanında siyasal, sosyal, kültürel, eğitsel ve ekonomik benzerlikler veya farklılıklar bireylerin işlerini kolaylaştırır veya güçleştirir. Pazarda tanıdık pazarcı size malları seçme izni verir, devlet dairesinde işiniz hemen yapılır. Aynı okul mezunları, tanıdıklar, akrabalar, hemşeriler, hemen her yerde kayırılır, korunur, desteklenir.

Ülkemizde bu kadar çok merkezi düzeyde sınav yapılmasının nedenlerinden en başta geleni tarafsızlığın sağlanamamasından yakınan insan sayısının çoğalması sonucu şikayetlerden bunalan yönetimin çare arama çabalarıdır. Toplumda her geçen gün paylaşılacak pasta küçülmekte, pastadan pay almak güçleşmekte ve sistem tıkanmaya doğru gitmektedir. Bu durum sistemi işletmek zorunda olanları çıkış yolu aramaya zorlamakta ve sonuçta merkezi sınavlar çıkış yolu olmaktadır.

Merkezi sınavların olması büyük çoğunluk açısından tarafsızlığı sağlama aracı olarak kullanılırken sistemin üst basamaklarında bu durum sistemi işletenlerin işini zorlaştırdığı için oralarda merkezi sınavlar yerine sübjektif sınav kriterleri, seçme sistemleri geliştirilmektedir. Yani aslında sistemde tarafsızlık diye bir olgunun geçmişte izi yoktu. Bugün de yok. Gelecekte de olacağı şüpheli. Bu nedenle hayır çıkarsa tarafsızlık olur, evet çıkarsa tarafsızlık yok olur demek gerçekçi değildir.

Sistem bu şekilde işlediği sürece evet de çıksa hayır da çıksa fazla bir şey değişmeyecektir.

Olması gereken sistemde adalet ilkelerinin işletilmesi, adalet ilkelerine dayanan bir devlet, toplum ve birey hayatı oluşturulması için gereken alt yapının oluşturulmasıdır. Bu alt yapının oluşturulması için yapılması gerekenler üzerinde ciddi bir şekilde durulması gerekir. Bu süreçte her bireye, her gruba, güç, bilgi ve söz sahibine iş düşüyor.

Ali Hikmet Demir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 1124
Kayıt tarihi
: 26.09.08
 
 

Öğretmen olarak başladığım meslek hayatıma yönetim ve denetim konusunda aldığım yeni eğitimler so..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster