Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

AYFER AYTAÇ GAZETECİ YAZAR

http://blog.milliyet.com.tr/ayferaytac

07 Mayıs '18

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
107
 

Evli Bekârlar

Evli Bekârlar
 

Yaşlanmak değil, yaşamaktır önemli olan.


BÖYLE BİR EVLİLİĞE ŞAHİT OLDUNUZ MU?

Titrek Abdi ve Nezahat teyze. Onlar evlendiler, ama sürekli bekâr yaşadılar. Nasılını anlatayım, okuyun.

Nezahat teyze benim hayatımda özel bir yeri olan değerli bir hanımefendiydi. Benim şehrimde babası askerdeyken doğmuş, üç aylık bebekken anası ölmüş. Sütten uzak kalmasın, diye zengin bir aileye evlatlık verilmiş. O aile 1940 lı yıllarda İstanbul’a göçmüş.

Nezahat teyze 16 yaşına geldiğinde Kadıköy‘den Abdi adında yeni devlet memuru olmuş bir gençle evlendirilmiş.

Nezahat teyzenin kocası Abdi, daha ilk günden içkici çıkmış. Alkolü işyerine taşıyınca, verimli olamamış, bu yüzden memurluktan da atılmış.

Kadıköy’deki hayatları zindana dönünce Nezahat teyze almış kocasını, bizim şehre geri gelmiş. Evlatlık gittiği ailenin şehirdeki sözü geçen yakınlarını bulup, onların girişimiyle kocasını şehrin belediyesinde kadrolu memur olarak işe aldırmış.

İşi rahat ve arkalıklı olduğu için rahat olan Abdi, gerçek İstanbul beyefendisi olmasından dolayı çok kibar, bakımlı ve kültürlü bir adammış. Fakat aşırı alkolük denecek kadar da sağlam bir içiciymiş. Belediyeden aldığı maaşı kuruşuna kadar içkiye yatırıyor eve harcamaya para artıramıyormuş.

Nezahat teyze ve kocası Abdi'yi, çocukluğumda oturduğumuz Gazikemal Mahallesi’nde tanıdım. Bizim ata ocağının hemen yanındaki, belediye nikah memurunun evinin alt katında kiracı olarak oturuyorlardı.

Biri kız, ikisi erkek üç çocukları vardı. "Evli bekar hayatlarında bu çocuklar nasıl olmuş ki" diye merak ediyordu, el alem denilen, konu komşu... Biricik kızlarının ismi Kumru'ydu. Belki özgür olma arzusuyla kızına bu ismi koymuştu Nezahat teyze.

Kumru kız, biz emsaldi. Kumru kuşu gibi alımlı, zarif bir yapıdaydı.. Esmer güzeli, güzelliğiyle bizden gösterişli, İstanbul doğumlu bir kızdı.

Oturdukları evin arka kısmındaki bahçeyi çiçeklerle doldurmuştu Nezahat teyze. Aklınıza hangi çiçek gelirse Nezahat teyzenin bahçesinde bulunurdu. Kendi özenli bakımıyla, cennetten bir köşeydi bahçe.

Bir keresinde saksının içinde portakal bile yetiştirmişti. Üç adet meyve veren boyumuz kadar olan, kökleri saksıda bulunan ağaçtan kolayca portakalları koparıp, kendi çocuklarıyla bölüşmüştük.

Çok güzel yemekler yapardı Nezahat teyze. Yaprak sarmasını yiyenler sağ ellerinin parmaklarına bakarlardı ‘duruyor mu’ diye. Hele İstanbul’da öğrendiği susamlı tatlısı, unutulur gibi değildi.

Yemek yapmakta annemin tek rakibiydi. Annemden daha tutumlu kadındı. Annemi ne zaman ıspanak ayıklıyor görse, onun ardından geçerdi işin başına. Yeniden bir tencere daha yemek çıkacak kadar, ıspanak köklerinden, sararmaya yüz tutmuş yaprakları arasından tekrardan yenilebilir ıspanak seçimine girerdi. “Bu sebzenin her bir yaprağında, kökünün oluşmasında köylünün alın teri vardır. Emeğe saygısızlık yapmayalım” derdi.

Nezahat teyzenin evindeyse eğer insanlar, bir başka dertsiz dünyaya gelmişçesine mutlu saatler geçirirlerdi.

Bizim şehir tam Anadolu şehriydi o zamanlar. Herkes birbirini tanır, görüşür konuşur, hal hatır sorar, kimseye sezdirmeden yardımlaşırdı. Eski namı “Bey Mahallesi” olan, sonradan Gazikemal adını alan mahallemiz köklü ailelerin oturduğu, asaleti temsil eden insanların yaşadığı sakin bir semtti.

Nezahat teyze komşulara dikiş diker, çocuklarını kendi kazandığı parayla geçindirirdi. Kibar kocası evden işe, işten meyhaneye gittiğinden, eve geç saatlerde kedi sessizliğinde girdiği söylenirdi.

Nezahat teyze kocasının bu hallerini çevreye sezdirmemeye dikkat ederdi.

Herkese derdini sorar, derman vermeye çalışır, ama kendi derdini hiç anlatmazdı. Çok israr eden samimiyetine güvendiklerine “Çok şükür adamın dayağı, küfrü, hiç bir eziyeti yok. Onun zulmü kendi nefsinden, kendi hayatına” derdi.

Dikiş diktiği komşularının provaya geldiği bir gün, Nezahat teyzenin kocası elinde ekmekle erken çıkagelmişti. Nezahat teyzenin gözlerindeki ışıltıyı, mutluluğu görmeliydiniz. Bir daha bu sahneyi ne kendisi, ne çocukları, ne de mahalleli hiç gören olmadı.

O dünyaya tüm insanları mutlu etmek için gönderilmiş kişilerden biriydi. Tüm insanlara ne kadar mutluluk verebilecekse, o kadar mutluluk vermeye hazırdı.

Dikiş karşılığında kendisine fazla para vermek isteyenlerin paralarını asla kabul etmezdi. “Hakkım olanı verin, fazlası haram olur. Haram et yemektense, kuru ekmek yemeği yeğlerim” derdi.

Eşsiz bir insandı. Uygar İstanbul’un Isparta doğumlu gerçek bir hanımefendisiydi. İnsanları çok severdi. Herkese de sevgiyi tavsiye ederdi. Sevin, sevebiliyorsanız sevinin. Sevgiyle her zorluğun üstesinden gelinir, nasihatinde bulunurdu. Ama kendisi sevgi dolu olsa da zorluklarla baş edemedi.

Biz büyükbabamın vefatı sonrasında, Gazikemal Mahallesi’nden ayrıldıktan bir süre sonra, Nezahat teyzede kocası Abdi'den ayrılmış. Resmen boşanmamışlar. Sonra da küçük bir ev kiralamış Nezahat teyze, çocukları da yanına alıp çıkmış. Kocasıyla paylaştığı evden kopmuş. Dikiş dikerek bir göz evinde çocuklarını okutur olmuş.

Kızı genç kız olup da lise eğitimi görürken, bir çapur suratlı oğlanı sevmiş. Anasından evlenme izni alamayacağını düşünüp, oğlanla Bursa’ya kaçmış. Orada beraber yaşamaya başlamışlar.

O günkü şartlarda kızını arayışlar sonuç vermeyince, üzüntüden bir kolu felç olmuş Nezahat teyzenin. Artık tutmayan koluyla dikiş dikemez olmuş. Dikiş makinesini yok pahasına satıp sermaye etmiş. İstanbul’a gidip bayanlara yönelik iç çamaşırları almış Merter’deki fabrikalardan.

Sonra da tahta bavullara doldurduğu bu çamaşırları, kara terenle Isparta’ya taşımış. Kapı kapı dolaşarak, resmi daireleri turlayarak bu çamaşırları elden satmış. Boğazından kesmiş, evine hiç eşya almamış. Satışa gidip gelirken ağaç altında gördüğü kozalakları, kıyıda köşede bulduğu tahta parçalarını, şehrin ortasından geçen çayın suyunun sürükleyerek getirdiği ağaç kütüklerini toplar, tane tane biriktirip ton yaparmış. Kışın sadece geceleri, sobasında bunları yakarak ısınma sorununu gidermiş.

Kimseye boyun eğmeden alın teriyle kazandığı kuruş, kuruş üzerine koyarak para dağı oluşturmuş.

Sonra da değişmeye başlayan Isparta’da yapılan çok katlı kooparatif aracılı, betonarme evlerden, iki kat birden almış. Birinde oturup, ötekini kiraya vermiş.

Kocası Abdi, belediye deki işine ve içkisine devam etmekteymiş. O da şehir merkezinde bir çatı katında yalnız olarak yaşamını sürdürüyormuş. Çok içmekten ve bakımsızlıktan elleri titremeye başlamış. Ispartalılar hemen “Titrek Abdi” lakabını takıvermişler kendisine.

Ne hikmetse kayıtlar üzerinde karı koca görünen bu ikili, birbirlerini hiç görmedikleri, arayıp sormadıkları halde, boşanmak içinde mahkemeye müracaatta bulunmuyorlardı. Onlar evli bekâr hayatı yaşıyorlardı. Her ikisi de birlikteliklerini kopardıktan sonra, birbirlerinin rahatsız edici davranışlarda bulunmuyorlar, biri ötekinin ardından kötü konuşmuyor, kimsenin de konuşmasına izin vermiyorlardı.

Birbirleri içi her hangi bir fedakârlıkta bulunmuyorlardı. Hatta aynı şehirde yaşıyor olmalarına rağmen yollarda dahi karşılaşmıyorlardı.

Adam, çocuklarım var bir arayayım, zahmetine katlanmıyor. Kadın, çocukların var, bir ara sor. Ne yer içerler. Nafakalarını temin et, demiyordu. Herkes kendi hayatını yaşıyordu.

Ancak Nezahat teyze hayatın da çocuklarına da yer veriyordu. İki oğlu büyümüştü. Liseyi bitirmişler, sonrasında okumak istemeyip İstanbul’a iş bulmaya gitmişlerdi. Nezahat teyzede böylece yalnız kaldı.

Artık yaşlanmıştı. Kapıları dolaşıp giysi satamıyordu. Ama kapısını da çalan olmuyordu. Bir gün kendisini yolda gördüm, evini öğrendim. Sonraki günde ziyaretine gittim. Yaşantısını, kızı Kumru'nun izini bulabildi mi, oğlanları İstanbul’da iş, yer edindi mi? Hepsini sordum.

Önce bana şöyle bir şey anlattı, size de aktarayım:

“32 yaşında Ayşe adında bir kadın varmış. Yakışıklı bir eşi varmış bu Ayşe’nin. Boylu poslu, çakı gibi bir asker. Yüzbaşıymış Ayşe’nin kocası. Çocukları yokmuş, ama mutlu bir evlilikleri varmış onların.

Her şey güzel giderken hayatlarında, birden bire bir kaza sonucu Ayşe gözlerini kaybetmiş. Kocası onun bu haline çok üzülüyormuş. Evde yalnız başına sıkılmasın diye, karısını çalışmaya teşvik etmiş. Demiş ki; “Ben seni her gün işine götürüp getireceğim. Yeter ki sen çalış, evde oturdukça bunalıma girersin. Ayşe kabul etmiş bu teklifi, o da can sıkıntısıyla kocasını üzmek istemiyormuş zira.

Bir süre beraberce gidip gelmişler işe. Sonra kocası bir gün,”Artık sen yalnız git, bunu başarabilirsin demiş. Nitekim Ayşe başarmış da. Otobüs durağına kadar gidiyor, otobüsüne biniyor, sonra da otobüsten inerek çalıştığı yere ulaşabiliyormuş.

Yine bir gün aynı otobüse binerken, şoför “Sizi kıskanıyorum küçük hanım,” demiş.

Ayşe çok şaşırmış. Sebebini sorunca şu cevabı almış.” Sizi kıskanıyorum, çünkü her sabah arkanızdan genç yakışıklı bir subay otobüse biniyor, bütün yol boyunca sevgiyle size bakıyor. Siz indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor. Binaya giriyorsunuz, arkanızdan öpücük yollayıp size sevgiyle el sallıyor.”

İşte böyle, evlilik sevgiyle yaşamaktır. İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlık da. Sevgi hiç eksilmemeli yuvanın penceresinden. Diyerek sözünü noktaladı.

Nezahat teyze bu güzel öyküyü örnek olarak anlattıktan sonra, kendi öyküsünü ilk kez anlatma arzusu dolu olarak bana aktardı. Belki yalnızlığın getirisiydi bu paylaşma özlemi. Onu anlayacağımı düşünerek, derdini ilk kez dillendirdi.

“Benim evliliğimde baştan beri sevgi yoktu. Zaten olsa, ayrılığı seçer miydim. Küçük yaşta evlatlık olduğum ailenin rıza gösterdiği biriyle, görücü usulü evlilik yaptım. Kocam yüzüne bakılan düzgün bir adamdı. Nezaketli, kibar konuşan, temizliğe dikkat eden bir adamdı. Ne var ki, o da beni sevmeden evlenmiş. Bekârlığında bir sevdiği varmış. Ailesi onu istemeyince, ailesinin gönlü olsun diye benimle evlenmiş. Ben de, o sevdiğinde bulduklarını göremeyince içkiye başlamış.

Hiç mutlu olamadık, ama hep birbirimizi anlamaya çalıştık. Bu anlayış çerçevesinde saygı köprüsü kuruldu aramızda. Saygı olunca, sevgiyi aramaz olduk. Birlikte mutsuz ömür sürmektense, ayrılıp mutlu olmayı denedik. Aramızdaki o saygı köprüsünü yıkmadığımız içinde boşanmadık.

O tek başına nasıl yaşar, ben nasıl yaşarım Allah bilir. Çocuklarını arayıp sormadı. İçkisinden vazgeçemediğinden, kölesi oldu. İçki onu çocuklarından vazgeçirtti. Onların gözü önünde içkili olmaktan kaçınmaktı gayesi. Kötü örnek olmamak için, kötü baba denilmesini tercih etti.

Çocuklarım hiçbir zaman böyle düşünmediler, ama etrafındaki insanlar bu yakıştırmayı yapıyordu. Çocuklar küçük yaşta durumu anladı ve kabullendiler. Babalarını içkili görmek istemediklerinden ve onu bundan dolayı utandırmamak içinde hiç gitmediler yanına, onlarda babalarını arayıp sormadılar böylece.

Şimdi çocuklarımın üçü de İstanbul’dalar. Oğlanlar tekstil de iş buldular. Biri evlendi, öteki evlenmek üzere. Kumru'mu soracak olursan, yıllarca izini bulamamıştım. Kaçtığı çocukla sonra evlenmiş. İki çocukları olmuş. Ama kocası Bursa gibi yerde işsiz, güçsüz kalınca boşanmışlar. Kumru arlanıp Isparta’ya dönememiş çocuklarını alıp İstanbul’a halalarının yanına gitmiş. İki halası vardı. Halasının biri, orta yaşlı kayınbiraderiyle kızımı tekrar evlendirmiş. Adam iyi çıkmış. Kızıma da, çocuklarına da babalık ediyormuş. Mutluluğu bulmuş olarak beni aradı Kumru.

Kavuştuk yıllar sonra. Babası görürse bir laf söyler, üzülürüm, üzerim diye Isparta’ya gelmiyor. Ben ara sıra yanlarına gidip kalıyorum. Güzel bir evi, iyi bir kocası. Saadet dolu yaşamları devam ediyor. Gözüm arkada değil yani. Çok şükür kızım ilk başta yaptığı hatayı, halalarını dinleyerek onarmış. Anasının kaderine çarpmamış.

Çocuklarımı iyi yetiştirdim. Mutluyum. İki evim var. benden sonra onların. Bir sıkıntıya düşerlerse, kurtarıcı olur bu ev onlara.”

Nezahat teyze, vakurlu, asil bir hanımefendi. Hayatı sıkıntılı, ama şikâyetsiz yaşayan biriydi. Son gördüğümde de bu asaleti üzerinde duruyor buldum.

Kocası Abdi geçtiğimiz yıllarda belediye deki işinden emekli olmuş. Emekliliğinden sonra hepten içkiye gömülmüş. Kısa bir süre sonra da bir apartmanın beşinci katında, yalnız yaşadığı çatı dairesinde, yine yalnız olarak ölmüştü.

Nezahat teyze, 45 yılı ayrı geçen, 50 yıllık evliliğinden kocasının ölümüyle gerçek mana da dulluğa terfi etti. Dul aylığını da almadı, sanırım kızının almasını münasip buldu. Kendisi sadece eşinin soyadını hala taşıyan biri olarak kaldı.

Yalnız başına, yaşı geçmiş, fakat çelik gibi sağlam olarak yaşamını sürdürüyor.

O bir Ispartalı, ama İstanbul hanımefendisi edasında. Yıllar onun edebinden zerre götürmedi. Zor günler, sevgisini bitirmedi. Hala hayatı ve insanları severek yaşıyor. Yaşı gereği kızarmış sonbahar yaprakları üzerine düşen olsa da, geriye dönük bakmadan güzel duygularla yaşıyor.

Yaşlanmak değil, yaşamaktır önemli olan ilkesiyle yaşıyor. Onun hayatında keşkelere yer yok. Ama zevk almadan hayatı yaşamaya çalışanlar, keşke onu örnek alabilseler.

Bana anlattıklarında diyordu ki, “Çocuklarımın babasının ölümüne üzüldüm. Beni her ölüm etkiler. Tanımasam bile üzülürüm yitirilmiş ümitlere. Artık hiç gerçekleşmeyecek ideallere, yaşanmamış sevgilere üzülürüm. Bu yüzden korkarım yaşamı ertelemekten. Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa söylenmeli, yapılmalı. Seviyorsanız, sevdiğinizi bu gün söyleyin. Sevdanızı bugün yaşayın. Yarın çok geç olabilir. Her şeyi yaşamak için acele edin. Geriye dönüp baktığınızda, keşkeler çoğunlukta olmasın.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandığını düşünür. Aslında insanlar yaşamadıkça yaşlanır. Sonralara bıraktık mı her şeyi. Bir bakmışız, sona gelivermişiz. Keşkeler ise zamanı geri almaya yaramıyor. Ben bu duygularla yaşıyorum hayatımı.”

Acaba yüreğindeki dolu sevgi mi kandırıyordu onu “Mutlusun” diye. Bir başına kalmış insan nasıl mutlu olabilir ki, yoksa Nezahat teyzenin bana anlattıkları. Yüreğinin gerçek sesi değil miydi? Kendi mutsuzluklarından kötü örnek almayayım diye, bana mutluluk oyunu mu oynuyordu? Bunları asla bilemeyeceğim. Çünkü dedim ya o bir hanımefendiydi. Göründüğü gibi bilinmek ve öyle hatırlanmak isterdi. Yaşadığım sürece onu değerleriyle hatırlayıp, özel insanlığını, fırsat bulduğum her ortam da özenle konuşacağım.

 

Ayfer AYTAÇ – ayferaytac.com

 

 

 

SAHAFÇA bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nezahat hanımın ibret dolu öyküsünü burnumun direği sızlayarak okudum, yüreğinize sağlık.

Kerim Korkut 
 19.05.2019 15:47
Cevap :
Çok teşekkür ederim değerli Kerim Bey, güzel yüreğinize daim sağlıklar dilerim. Zevkle okuduğum yazılarınızın devamını dilerim. Mutlu yarınlar...Ayfer AYTAÇ  20.05.2019 11:12
 

Dersler çıkartılacak bir yaşam. Kimi oynar yaşamda " mış " gibi yaşar, kimsenin içini bilemeyiz elbette ki ama sevginin insan yaşamındaki önemi bana göre tartışılamaz. Sevgiler,selamlar ile Sağlıcakla

SAHAFÇA 
 07.05.2018 12:53
Cevap :
Çok teşekkürlerimi sunuyorum. Dimağa lezzet veren yazılarınızın, şiirlerin devamını diliyorum. Sevgiyle, sağlıkla, dostlukla iyi günler diliyorum.  08.05.2018 16:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 471
Toplam yorum
: 236
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 176
Kayıt tarihi
: 08.12.14
 
 

Gazeteci-yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster