Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '09

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
952
 

Evren virüsü

Evren virüsü
 

foto MamiDaçka


Dünya çevre günü nedeniyle yayınlanan bir belgesel seyrettim. İnsan yaşantısının geliştirdiği teknoloji ve şehirleşme sistemlerinin yerküre doğal kaynaklarını nasıl kemirdiğini gördüm. Evrene kıyasla belki de toz zerresinden bile küçük sayılabilecek Yerküre'nin toprağındaki, yerin altı ve havasındaki su döngü dengesinin insanın tüketim hızına ayak uyduramayarak nasıl bozulduğunu izledim.

Doğada sıkıştırılmış bir biçimde depolanmış olan güneş enerjisi biçimi olan kömür ve petrol türevlerini insanoğlu kendi beden enerjisinin yerine kullanmaya başladığı andan beri hızlanan medeniyet çarkları doğal döngü sistemlerini bozmaktadır. Başlangıçta bunun farkına varamadık. Hatta çok uzun, milyonlarca yıl içinde oluşabilen doğal kaynak birikimlerini tükenmez sandık. Ormanları kese kese bitiremeyiz, suları içe içe ve tarlaya sala sala bitiremeyiz sanmıştık. Oysa şimdi toprağın derinlerinden çıkardığımız maden ve fosil yakıtların ömrüne bir insan ömrü biçmekteyiz. İşin en tuhaf yanıysa, insanların sadece yüzde yirmisi yenilenemeyen doğal kaynakların yüzde seksenini tüketmektedir. Haliyle bu insanlar "ileri medeniyet" uluslarıdır; zengin ve rahat bir yaşantı sürmektedirler. Ancak artık insan farkına vardı; zenginliğin "tüketim medeniyeti" bir kanser virüsü gibi Yerküre'yi kemirmektedir.

Belgeseli seyrederken evrenin ve özellikle de Dünya'nın ne denli tıkırında işleyen bir elementler ve sistemler eytişimi olduğunu fark etim. Bu tasarımı başarmış bir zekânın sahibi vardır ya da yoktur; hiç önemli değil. Esas olan, insan zekâsının bu tasarımın işleyişini kavrayabilir oluşudur. İşte burada asıl tehlike baş gösterir. İnsan varlığı bu zekâsıyla evrensel tasarımın en azından yeryüzündeki işleyiş sistemlerini kıracak kadar zeki bir korsan virüs olabilir. Öyle olmuş veya olacaksa Tanrı kıyamet günü tespiitini insana bırakmış demektir.

Tabi ki insan sandığımdan daha zeki bir evren virüsü de olabilir; o zaman kendi varlığını sonsuza kadar taşımak üzere bu evrensel zeka tasarımını işletme becerisini de gösterebilir. Böyle olursa, Tanrı da yeryüzüne inip yalnızlığına son verecektir.

Yerküre'yi aslında yüzde yirmi olan zengin nüfusun üretim biçimi ve tüketimi hasta etmektedir. Hz. İsa Felsefesi'ne yakıştırılan, "fakirlik cennetliktir" deyişini insanlık adına doğru bir yaklaşım sayamasak da, bu deyişin ilahi bir uzak görü gerçeğine dönüştüğü kesindir. Çünkü Tanrı'nın kredi kartını sorumsuzca kullanan zenginlerdir. Buradaki günahkârlar, zengin oldukları için, ya da zengin olmak için Yerküre'yi istediği kadar kemirme ve pisletme hakkı olduğunu sananlardır. Anadolu Müslüman yaşantısında buna benzer bir inanış vardır. "Zenginin günahı fakirinkinden ağır çeker" derler. Ne kadar adil bir saptama, öyle değil mi!

Ahret varsayımı çerçevesinden bakınca, Tanrı'nın evrendeki en sanatsal başyapıtı olan Dünya'yı talan ve tarumar eden zenginlerden bunun bedeli cehennemde tahsil edilecektir. Ben gene de ahrete kalmadan bu sorunu aramızda çözümleyerek, yeryüzünü ahrettekileri kıskandıracak bir cennete çevirmeyi denemek istiyorum.

Artık farkına vardık. Geleceği isteyen hiç kimse doğadaki bir taşı hoyrat ellerle kaldıramaz. İnsanoğlunun bence en öncelikli eğitimi ve işi, doğaya sevgi ve şefkatle yanaşarak, doğal varoluş kurallarına uygun biçimde doğadan yararlanmanın yöntemlerini bilmek ve bulmak olmalıdır. Los Angeles'ta kişi başına petrole bağımlı bir otomobil düşmesinin zenginlik mi yoksa bir yakın felaket aymazlığı mı olduğu bilinmeli. Bunun için tüm dünya insanlarına deposu benzin dolu birer otomobil verip yollara salmayı hayal etmek yeterlidir. Ya oto-araçlardan vazgeçilecek, ya da oto-araçlar tez yenilenebilir enerjiyle yürüyecek.

Madem ki artık farkındayız, çölde tarım yapmaktansa çöldeki güneş ve ısı enerjisini depolayıp tıpkı petrol ve doğalgaz gibi dağıtmayı öğrenmeliyiz. Batı'nın tüketim savurganlığını medeniyet diye taklit eden Dubai denizlerine suni adacıklar ve bu adacıkların üstüne şehirler kurmayı, deniz suyunu arıtıp içme suyu yapmayı biliyor da, hemen her günü güneşli olan bu ülke hiçbir bina ve sisteminde güneş enerjisi kullanmıyor. Dubai'nin petrol veya başka bir fosil yakıt temin edecek bol parası oldukça güneş enerjisini kullanmayışını mantıklı bulmak dar çevre bilincidir. Evini süpürüp sokağa silkelemek gibidir.

Biliyoruz ki ta Dubai'de yanan petrol Grönland buzullarının erimesinde bir etkendir. Üstelik petrolün tükenebilir bir enerji kaynağı olduğunu da bilince, Dubai'de güneş enerjisini kullanmayışın geleceğe bakış açısında ne Dubai ne Dünya için geçerli bir mantığı kalmıyor.

Sorun sadece petrol ve türevlerinin kullanımından kaynaklı değil elbette. Madenler, mineraller, ilaçlı ve gübreli tarım teknikleri, orman sistemleri, su kullanım sistemleri; kısaca, ilerleyen medeniyetin muhtaç olduğu enerji kaynak sistemlerinin doğal tazelenme zincirini kırıcı etkisidir. Geleceğe bu kirli tüketim ivmesiyle yürüyemeyiz. Bunun nedeni sadece fosil enerji ve yok edici tarım sistemleri kullanımıyla değişen iklim koşullarının yakın tehdit olması değildir. Böyle bir şey insan katkısı olmadan da olabilir elbette. Ancak şu anda bilinen gerçek, en baş etmenin insanın var ettiği medeniyet tüketiminin pisliği olduğudur. Ayrıca, doğal döngü zincirini törpüleyen etkime yapan bu enerji kaynaklarının tükenebilir ölçekte olduğunu bilmekteyiz. Asıl soru, bu kaynakları Yerküre'nin doğal dengesini tam olarak bozma pahasına kullanmaya devam edelim de ondan sonra ne hâlimiz varsa görelim mi, yoksa yol yakınken medeni yaşantımızı yenilenebilir enerji kaynaklarıyla sürdürmeyi öğrenelim mi?

Yapılmakta olan güzel şeyler de olduğu için insan umutlanıyor. Temiz enerjiye yöneliş ivme almakta; suya, toprağa ve yeşile gittikçe daha bilinçli bir değer biçilmektedir. En gündelik örnekse, marketlerde naylon poşet kullanımını azaltma arzusu büyümektedir. Pillerin eczanelerde toplanma kararı alınmıştır. Organik tarım ürünleri gittikçe daha çok ilgi görmektedir.

İnsan evrene yerleşmiş akıllı bir virüstür. Bu aklın önünde iki seçenek var. Ya evrenin yaratıcısı Tanrı'ya yardım ederek onun sonsuz âlemleri yaratım bilgisinden nimetlenmek; ya da açgözlü tüketim pisliğiyle kirletip canına okuduğu Dünya ile birlikte Tanrı'nın kıyametinden önce yok olmak. Bence akıl kendini yok etmeyi seçmeyecektir. Bunu önlemek için dualar yetmez; evren haritasında kayıp bir noktacıktan farkı olmayan dünyanın cansız bir uzay cismine dönüşmesi ve üzerinde barınan insanların yok olması Tanrı'yı neden ırgalasın ki? O evrenin sahibi, isterse ne dünyalar kurar.... Biz nankörler kendimizi yok etmişiz, ona ne? Bunu önlemek için dualar yetmez; Yerküre'de ve evrenin herhangi bir yerinde yaşamaya devam etmek istiyorsak maddenin canlanma ve yaşama sistemlerini bozmayacak bir medeniyet kültürünü esas alarak var olmalıyız.

Bundan böyle kimse parası kadar konuşmasın; bundan böyle doğal döngü sarmalına bastığımız tüketim zehirlerimiz kadar utanıp susalım.

Şehirleşmeyi yeryüzünde kansere benzeten astronotlar vardır. Avustralya yerlisi ne diyor: "Doğayı kullan fakat iz bırakma"

Şehirleşme gerçekten de uzaydan bakınca yer kabuğunda yayılan kanser gibi görünebilir. Tıpkı cilt kanseri gibi. Ancak asıl sorun şehirleşmeden kaynaklı değil; asıl sorun doğanın vahşice ve kendini yenileyemeyeceği bir hızla insan medeniyeti tarafından talan edilmesidir. Yani üretirken ve tüketirken doğal element ve kaynakları kullanmamıza rağmen, tüketim zamanından çok daha geç geri dönüşümü olan canlı ve cansız sistemi yok edici özellikteki atıklarımızla medeniyetimizin lojistiği olan doğal döngüyü tıkamaktayız. Şehirleşme bu tüketici medeniyetin en üst düzey biçimi olduğundan şimdilik kötü huylu bir kanser uru gibi görülmektedir.

Bence sorun dünyanın sonunu getirmek bile değil; nasılsa gün gelecek o son kendiliğinden, kendi doğal süreci içinde gerçekleşecektir. Ancak insanın yaşantısını uzayda sürdürme olasılığı oldukça yüksek bir bilimsel öngörüdür. Yani hiç olmazsa uzay kolonileri biçimindeki yaşam medeniyetlerimizi kuruncaya kadar Yerküre'nin kendini var etme evrimine yardımcı olmalıyız. Kısacası uzaya açılmadan önce dünyayı yaşanamaz bir yere çevirmek pek akıllıca bir medeniyet tasarımı değil.

Küresel ısınmanın hatalı bir sav olması da o kadar önemli değil. Bizim hiç katkımız olmadan da doğa kendisini ısıtır veya soğutabilir zaten. Burada esas sorun olan, doğanın döngü sarmalını tıkayıcı kirlenmeye suni neden olan atıklı tüketim medeniyetimizdir. İnsan medeniyetinin vahşi tüketiminden son elli yılda soyu sopu kuruyan canlı türlerinin sayısal gerçekliği apaçık ortada dururken; küresel ısınmanın yalan olduğu ispat edilse ne yazar. Ayrıca doğadan söküp talan ettiğimiz enerji kaynaklarının ve madenlerin yakın gelecekte tükenebilirliği ortadayken, küresel ısınma bir yanılgı olsa ne yazar....?

İnsan medeniyeti ilerlemesini sürdürmek için tez yenilenebilir doğal ham madde kaynaklarını kullanmalı ve de yenilenebilir ham madde üretmenin yollarını aramalı. Şimdilik ağırlıklı olarak yok edici özellikle ilerleyen insan medeniyeti, aynı zamanda bu soruna çare üretebilecek bilimsel erginliğe de ulaşmış düzeydedir. Yapıcı medeniyet dönüşümüne engel sadece siyasi ve ekonomik çıkar öncelikleridir. Bu önceliklerin somut belirimi tabi ki insanın kendini bağımlı ettiği tüketim alışkanlıklarıdır. Bu yüzden doğal döngüyle uyumlu enerji ve madde tüketim bilincini geleceği arzulayan herkesin kendi kafasına mıhlaması gerekiyor. Öyle ki, buna aykırı her davranışı bir çekiç olup kafasındaki bu mıhın tepesine inmeli... "Bana ne gelecekten!" diyenleri de hizaya getirmek için siyasi ve ekonomik seçimlerimizde bu çevre dostu bilinci etken kılmalıyız.

Aslında Tanrı'nın ahretteki cennet ikramı olmasa bu bilinç daha köklü ve hızlı yerleşebilir. Çünkü insan ahretteki "sonsuz" cennete kanıp, elindeki geçici cenneti küçümsemekte, ya da ona gelecek adına daha şefkatli davranma gereğinin önemini ıskalamaktadır. İnsanın öbür dünyadaki cenneti hak edişi aslında buradaki cennete davranışıyla belirlenmektedir; ancak yanlış bir algılanımla insan sırf farz olan ibadet biçimleriyle cennete girebileceğini sanmaktadır. Bu yüzden yok edici medeniyetin şerrinden korunmak için, dini, siyasi, toplumsal, bireysel ve kültürel olan her koldan bilinçlendirme çabasına girmek gerekiyor. Benimkisi de bu bağlamda bireysel bir çaba olarak görülmeli. Tabi ki bu yazımı okuma zahmetine giren herkes az çok bu çabanın bir emektarı olmaya adaydır.

İnsan pek güzel bir virüs de olabilir aslında. Bazı virüsler vardır ki faydalıdır; ölümcül iltihap nedeni bakterileri yok edicidirler. Bakteri hücresinin içine girip orada çoğalarak bakteriyi patlatırlar. Bir tür canlı antibiyotik işlevi görürler. Beden bakterilerden temizlendiğinde bu virüsler çoğalamaz ve basit toksik maddeler gibi dışarı atılırlar. İnsanın karar vermesi gereken durum, AIDS gibi bir yok edici mi, yoksa bu faydalı virüs gibi iyileştirici mi olacağıdır. Bence, insan bilgi üreten, bilgiden düşünce ve bilinç yapabilen özel bir virüs olduğundan, kendini yok edecek kadar aptal olmayacaktır. Yaşamasına ve dengeli çoğalmasına kaynak olan ortamı koruyacaktır. Öyle ki, ne yaşamı için kullandığı "bakterilerin", yani yaşam ortamının kökünü kazıyacaktır, ne de yaşamsal evrenin bakteriler tarafından mantar edilmesine izin verecektir... İnsan isterse bir güzel akıllı virüs olabilir...

Muharrem Soyek

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 367
Toplam yorum
: 2809
Toplam mesaj
: 236
Ort. okunma sayısı
: 1686
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster