Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Eylül '06

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
938
 

Evrenin hediyeleri

Evrenin hediyeleri
 

Aklıma nereden geldi bilinmez, bu sabah uyandığımda bundan dört veya beş yıl öncesinde yaşadığım bir anım beliriverdi zihnimde. Belki de bu aralar kendimde olup bitenleri fark etmekle her zaman kinden biraz daha fazla ilgilendiğimden olacak, geçmiş ve bu günü aynı anda yaşar gibiyim. Bir dolu düşünce, duygu ve beraberinde anılar, zihnimde dans edip duruyorlar.

Tüm bunlar olurken,“Bu da bir armağan olsa gerek, epeydir deneyimlemediğim bir ruh hali” deyip gülümsedim. Bakalım “beni nerelere götürecekler” derken, kendimi klavyenin başında buluverdim...

Yaşamımız boyunca, bizim olan veya olmasını arzu ettiklerimiz sunulduğunda, bunları Evrenin bizlere sunduğu armağanlar olarak çok çabuk kabul edip, hemen sahipleniriz. Bunların yanı sıra, almaya pek de gönüllü olmadığımız cinsten armağanları da vardır Evren’ in. Bu durumlarda karşı karşıya kalan bizler, “Neden ben?”, “Bunu hakkedecek ne yapmış olabilirim ki?” Keşke böyle değil de, şöyle olsaydı...” gibi kabullenmeye karşı direncimizin küçük büyük isyanlarını barındıran cümleler kurarız. Aslında biliriz ki, bu cümleler sonuçtur.
Bu sözleri sarf etmemizdeki sebep ise, kabullenmenin çoğu zaman acı veriyor olmasıdır.

Yakın zamana kadar bu kabullenememenin asıl büyük sıkıntı ve acıları doğurduğundan bi habermiş gibi, bilsem de bilmemezlik den gelip, şikayet etmenin anlık hazının peşinde, öylesine isyankar, söylenip dururken bulurdum kendimi. Ama içimden söyleniyorum ama alenen, ne fark eder, söyleniyordum işte. Kabullenemiyordum ya, asıl olan buydu. Ya bastığımda tek kerede almayan TV kumandasına, ya yukarıda ki çokca açılmış müzik sesi için komşumuzun oğlu Onur’ a. Ne fark eder di ki? Kabul edememe mi değiştirir miydi? Ya mazeret olabilir miydi? Hayır, hayır tabi ki... Allah’ dan genel de benim aymazlığım pek de uzun sürmez. Bu bir nevi kendi kendime planlı girdiğim bir ruh halidir.

Bazı zamanlar sadece söylenmek ister ve bilinçli olarak söylenir, birazda kızar gibi yaparım. Yine o üfleyip püflemek de olduğum anlardan birinde, kapı çaldı... İçimden “bu da kim zaten canım sıkkın...” diye geçirerek kapının göz deliğinden geleni seçmeye çalıştım. Gelen Aysel’ di....

Aysel, bana yakın oturur. Boşanalı bir sene kadar olmuştu ve şimdileri artık, kızı Binnur ile beraber annesinin evinde yaşıyorlardı. Binnur dört yaşında dünya tatlısı bir kızdır. Fırsat buldukça, bir bahane yaratıp Binnur’ u görmeye çalışırım.

Bukle bukle sarı saçlarını parmaklarına dolayışını izlemek, parlayan gözlerininden açıkca okunan tüm zihin hallerini gözlemlemek, anlık duygu değişiklikleri bile açıkca görebilmek çok hoştu. Nede olsa henüz hiçbir zırhı, bildik anlamda koruma kalkanı olmayan bir “melek” di “O”. Babası, boşanmadan hemen sonra Amerika’ ya taşınmıştı. Zaman zaman telefonla da konuşuyor da olsalar, belli ki Binnur o küçücük yaşında bu ayrılığın sıkıntılarını göğüslemek için bir mücadele içindeydi. Az değil bir yıla yakındır babasını göremiyordu.

Aysel ise, 26 yaşında genç, çalışan, bir çocuklu, boşanmış bir anne. Erken yaşta yaptığı evliliğin, yolunda gitmeyişiyle beraber, bunu büyük bir cesaretle kabullenip, yaşananlara tarafsız bir gözle bakabilmişti. Şimdi de kendine düşen payı isyan etmeksizin yaşıyordu. Onun bu soğukkanlılığı,yaşamın tüm getirdiklerini sukunet kabullenişi, gerçekten birkaç dakika önce çalışmayan kumandaya isyan eden benim O’ na bir kez daha saygı duymama neden olmuştu.

Binnur ve Aysel’ i kapıda karşılar karşılamaz, bende kendimi daha sakin ve mutlu hissetmeye başlamıştım bile.
Bu küçük kızın yüreğindeki özleme rağmen anı yaşayışında ki kaygısızlığı beni büyülüyordu. Yanında boya kalemlerini getirmiş annesine boyaması için küçük resimler çizdiriyordu. Biz sohbet ederken O da bir köşede sesizce rengarenk bir dünya yaratmakla meşguldü.

İşte ne olduysa “O” an oldu. Elinde yeşil renkli kuru kalemiyle annesinin yanına geldi ve ondan kendisi için bir kaplumbağ çizmesini istedi. Aysel gülümsedi ve kağıt ve kalemi eline alarak gerçeğine çok yakın bir kaplumbağ çizdi. O kadar güzel olmuştu ki. Binnur da bende kızının isteğini teredütsüzce gerçeğe dönüştüren Aysel’ e hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla bakıyorduk. “Bu kadar yetenekli olduğunu bilmiyordum” dedim. Aysel gülerek “yok canım, kaplumbağa işte” dedi...

Binnur ise bambaşka bir şey söylüyordu: “Anne ben bu kaplumbağyı istiyorum” Annesi kağıdı kızına uzattı. Binnur hala soran gözlerle Aysel’e bakıyordu. “Öyle değil anne, ben bu kaplumbayı istiyorum” ...
Galiba anlamıştım. Aysel’ le birbirimize baktık. Evet Binnur o kaplumbağsının kağıttan çıkıp, canlı hale gelmesini istiyordu.

Bir süre sesiz kaldık. Aysel kızına bunun olamayacağını nasıl anlatması gerektiğini düşünüyordu. Ve ona dönerek “Bu kaplumbağ olmaz ama eğer çok istersen başka bir kaplumbağın olur bir gün.” dedi. Binnur’un yüzü aydınlanmıştı. “Yaşasın” diye bağırarak annesine sarıldı. Ben olanları anlamaya çalışıyordum... Nede olsa annesi ona “tamam sana kaplumbağ alırım” veya buna benzer bir ima, taahüt içeren bir söz sarf etmemişti. Sadece” istersen olur” demişti...

Çocuklar ne tuaf diye düşündüm. Onları kandırmak bazen çok kolay oluyor. Aysel ile birbirimize gülümsedik ve sohbetimize kaldığımız yerden devam etmeye başladık. Bu arada göz ucuyla Binnur’ u da izlemeye devam ediyordum. Bu çocuk da ilginç bulduğum çok şey vardı. Hareketlerinde ki kontrol, ahenk yaşıtı çocuklardan dikkat çekecek derecede ilerideydi. Bir de bakışları... O kadar sakin ve huzur doluydular ki. Küçücük yüzünde ki o kocaman pırıl pırıl ela gözlerinin derinliklerinden bakan, “Bilge” yi görebilmek için fazlaca çaba harcamaya gerek yoktu.

O anda ilgim tamamen Binnur’a kaymış olacak ki, Aysel’ in, “sen nerelerdesin? beni dinlemiyor mu sun?” sözleriyle irkildim. O’na sesizce Binnur’ u işaret ettim. Binnur odanın bir köşesinde oturmuş, yüzü ellindeki kaplumbağ resmine dönük, ellerini açmış duva ediyordu. Usulca yanına sokulduk. Bize gülümsedi ve yukarı dönük ellerini indirip annesinin boynuna doladı. Annesi “Ne oldu? Binnurcuğum, dua mı ediyordun?” diye sorduğunda, annesine: “Anne çok istersen olur dedin ya, hem ben bir kere anneannemden de gördüm ellerini böyle yapıp konuşuyordu, ona sordum o da senin için, bizi yaratandan güzel şeyler istiyorum, demişti” dedi.

Hikayenin asıl ilginç kısmı ise şimdi başlıyor: Biz O’ nu öylece kağıt kalemlerle köşesinde bırakıp, Aysel le tekrar, koyu bir sohbete daldık. Bu durun bir saat kadar sürdü, sürmedi; Binnur bizim yanımıza gelerek, “hadi bahçeye çıkalım, hediyem geldi” dedi. Biz yine şaşkın, birbirimize öylece bakarken, o ellerimizden tutup, bizi bahçeye kadar sürüklemişti bile....

Yere eğildi orada bulduğu küçük bir dalla bize yaklaşık 4, 5 metre ötedeki bir noktayı işaret etti. Orada ki dut ağacının dibini gösteriyordu. Koşar adımlarla ağacın yanına gittik. Ve işte oradaydı. Minik bir yavru kaplumbağ, dut ağacından dökülen yaprakları kemiriyordu. Binnur bunu evden görmüş olması ise, mümkün değildi.

Çünkü, evimizin bahçeye bakan çephesi yoktu. Tahmin edebileceğiniz gibi bir süre hiçbir şey konuşmadan orada öylecekaldık. Aslında sonrasında da ne Aysel, ne de ben bu konuyu hiç kimseye açmadık. Taa ki şimdi sizlerle paylaşana kadar...

Binnur “belki ailesi vardı onları ayırmayalım ” dediği için, kaplumbağyı bahçede beslemeye karar verdik. Gel zaman git zaman, Evren boş durmuyor, adeta Binnur için çalışıyordu... Zamanla, O’ nun için daha başka hediyeler de gönderdi: Babası İşlerini buraya taşımaya karar vermiş ve Amerika’ dan dönmüştü. O artık, zaman zaman babasının yanına giderek haftanın birkaç gününü babasıyla da geçirebiliyordu.

Bu kadar zaman geçmesine rağmen o kaplumbağ ise, hala bahçedeydi. Ama işin daha da ilginci; sadece Binnur’ un Aysel de kaldığı günlerde ortalarda olan bu varlığı, diğer zamanlarda hiç birimiz göremiyorduk.

Evren’ in, sadece ve sadece size gönderdiği armağanları olduğunu bilin. Buna inanın ve bunlara sahip olabilmek için ummayın, beklentiye girmeyin, sadece ve sadece inaçla, ”İSTEYİN” .

Sevgi ve ışıkla...
Ayna

2005

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 268
Toplam yorum
: 1159
Toplam mesaj
: 159
Ort. okunma sayısı
: 1804
Kayıt tarihi
: 15.09.06
 
 

Var olan her oluş ve bozuluş hakkında gözlem, tahlil ve sonuca varma sürecindeki yolculuğumu, siz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster