Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ağustos '13

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
89
 

Ey hürriyet, senin adına ne cinayetler işleniyor

Hayatın baştan sona haksızlık olabileceği bu diyarda; öyle bir dalmışsınızdır ki Ethem’in ellerine baktığı fotoğrafına; sözler, yazılar soluklaşır. Ölgünlüğünüzde, bir an, dünya  durmuştur sanki…keşke…dursaydı da. Hiç değilse gözyaşına, kana, katliamlara,   parçalanan kollara bacaklara, darbecilere, diktatörlere, yurtsuz halklara doymayan Ortadoğu coğrafyasında; kime, neye yanacağını şaşırtacak kederler yükletilen hayatların ordan, oraya savruluşunu görmezdiniz; yemek, içmek kadar gündelik tayın yapılmış ardında bir soru işareti, bulunmayan katiller bırakan ölümle yerle bir edilmiş, onlarca ayakkabının açık kapı önüne taştığı evleri de.

O evlerde en güzel gülüşünü, en güzel masalını beraberinde götüren evladının göğsüne bastırdığı fotoğrafıyla sağa sola yalpalayan bir anne, evladını yitirmesine neden; her an, her yerde ölümün kol gezdirildiği bir coğrafyada doğarak, çocuğunun ömrüne doğurduğu ânda kefen biçtiğinin farkında bile değildir, belki.

Hâlbuki Norveç’te yaşasaydı herhangi bir protesto eylemine katılmak üzere evden çıkan evladının devlet terörüyle, bomba yüklü aracın patlatılmasıyla öldürülmesi Breivik vari kişiliklerle karşılaşmadığı sürece olanaksız gibi bir şeydir. Evladı da; her insan, her farklılık, her din bir zenginliktir medeni anlayış gereği; etnik kökeni,  mezhebi, anadili, yaşam biçimi dışlanan bir ülkede; adı Dersimken Tunceli, Amedken Diyarbakır yapılan bir şehirde doğmayacağından;  eşit yurttaşlıkla, şehrinin isminin geri verilmesini talep ettiğinde devletin  zulmüyle karşılaşmayacaktı. Darbe bilmez ordusu da askeri hükümranlığına ek ekonomik, siyasi hükümranlık peşinde; vatandaşını öldürecek planlarla darbeye zemin hazırlamayacak,  yargılanıp, mahkûm edildiğinde de kontr gerilla bağlantılı elemanlarını savunmak bir yana, utancından sus pus oturacaktı.

Peki ama medeni demokratik bir anlayışa halk hareketlerinde birbirini kıra döke, kırmanın dökmenin sonunun olmadığını göre göre,  ırkçılığın faşizmin acısını  çeke çeke ulaşan çoğu insanın esinlendiği Avrupa, göz önündeyken, nasıl oluyor da Ortadoğu, asırlarca, halkları; demokrasi yerine kanlı ya din, ya efendi seçeneğine zorlayan anlayışın hükmündedir.

Ve niye ülkelerinde çıkan kargaşaların, isyanların çıbanbaşılığını kendi otoriter idarelerinde arayacaklarına, yabancı güçleri suçlamanın gelenekselleştirildiği Ortadoğu ülkelerinde, Türkiye’de hayata tutundurup, ışığıyla kıpır kıpır kılacak sevdiği her neyse; vatan mı olur bu,  özgürlük mü, devrim mi, demokrasi mi,  din mi, bir kadın, bir erkek,  bir çocuk mu,  onun için yaşamak yerine,  kör kuyu; ölüm, ölümcül derecede kutsanır.

Ortadoğuda çoğu ülkede, Türkiye’de de ölümü gündelik tayın yapıp, kutsatanın önde gideni; bir ulusu, mezhebi, dini, fikri üstün tuttuğundan mecbur kalacağı asimilasyoncu, ayrımcı yapısıyla bünyesindeki diğer uluslara, mezheplere, fikirlere ceza, eza çektiren yasakçı,  sansürcü yönetim sevdalısı ulus devlettir.” Herkes fikrinde, vicdanında hürdür” dedikten sonra toplumu şucu, bucu yaftasıyla birbirine düşüren en büyük provokatör ulus devletin fitneciliğinin koruyucusu da; hukuk, parlamento, kolluk kuvvetleri, medyadır.

Tek fikir baskın çıktığından kafaların  kesildiği kendi Auschwitzini yaratmış her ulus devlet, penguen medyası, eğitimi, öğretimiyle  ideolojisinin maskarası ettiği üstün tutuğuna sunmuştur iyi bir yaşam için gerekli her şeyi;  iyi eğitim, arsalar, yalılar,  damak çatlatan lezzetler, …, …,  yurt içi, yurt dışı gezintiler sağlayacak sermayeyi. Karşılığında sadece ulus devlete değil,  ideolojisiyle eşit kurucusuna,  liderine tapınan üstünler, zamanla da  Falih Rıfkı Atay’ın Ulus gazetesinde “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır”la ifşa ettiği Tanrı karşısında ki kulun teferruatlığına indirgenerek  cemaatleştiğinde, artık herkesin de  neye inandığını bilmeden inanan bir kalbi vardır.

İşte insanları, tapınıldığından da diktatörleşmiş liderin, devletin peşinden sorgusuz sualsiz ölüme koşturtan, ateşlere attıran o askerleşmiş kalp, arkalarına düşsün diyedir yaşamanın değersizleştirilip, ölümün kutsanması. Öldürsün diyedir katillere payeler verilmesi. Arkalarında bıraktıkları yakınları teselli bulsun diyedir  ölenlerin şehitlik mertebesine yükseltilmesi.

Evlatlarının tabutlarına kapanıp kimi yerde “vatan sağ olsun”,  kimi yerde “cihadın mübarek olsun” diyebilen ebeveynler böyle var edilmiştir. Hitler’in, Stalin’nin, Pinochet’nin, Evren’nin Miloseviç’in, Esad’ın, Sisi’nin arkasından böyle yürüyüp, savaşmıştır milyonlar. Böyle susmuşlardır; Yahudiler gaz odalarına, toplama kamplarına gönderilir, karşıtları Sibirya’ya sürülür, Şili’de, Türkiye’de gençler işkencelerde öldürülür, Bosnalı kadınlara tecavüz edilir, muhalifeler Halep’te,  darbe karşıtları Kahire’de, Kürtler Rojava’da katledilirken.

İşin tuhafı tapınmayı eleştirerek eşitlik, özgürlük, demokrasi için mücadele edenler de ulus devletin yöntemlerini taklit ederek; düşmanın istediği tek şeyin ölmeleri olduğunu bile bile ölümü kutsar, kulluktan kurtaracağım dediklerinden de tapınma; biat beklerler. Bir bakarsınız özgürlükle yan yana gelmesi imkânsız cemaatçiliğe, ümmetçiliğe veryansın edenlerde cemaat olmakla kalmamış, kendilerini en özgürlükçü, en demokrat tanımlamışlardır. Boşuna dememiştir Fransız İhtilalinin başını yediği çocuklarından Madam Roland; giyotine giderken devrim meydanındaki hürriyet heykeline bakıp “Ey hürriyet, senin adına ne cinayetler işleniyor”u.

GALİBA komünistinden faşistine islamcısına, Türkünden Kürdüne,  her renk, her kesim de biat eden, biatını da sorgulamayacak ümmetçilerden yanadır. Hani aşık olunur da o kör kütüklükte aşığın huyu suyu,  ailesi deşelenmez, ümmetçide eylemini, inancını, fikrini deşelemez bir haldedir ki; Tunceli’ye çevrilen Dersim’in Tunceli’liğini, içinde rakı geçen şarkının söylenmemesini biat ettiğinden bin kat daha fazla savunur. ”Gezi süpper yeaaa” derken İstanbul 1. İdare Mahkemesinin Taksim Yayalaştırma Projesi’ni 6 Haziran 2013’te iptal kararını haftalar öncesinden bilenlerin, kararı saklama nedenini öğrenmek bile istemez.

Çok şükür ki teknolojik, bilimsel devrimlerle twitter hesabına dönmüş dünyada ulus devlet delik deşik edilir, Avrupada bir ülkeden diğerine sorgusuz sualsiz geçilirken, bir benim mi zoruma gidiyor yanı başımda aklını yorgan yapıp derinlerde uyuyanlar. Bir ben mi tiksiniyorum 12 Eylülden bu yana üstlerine yeni bir kıyafet almayan; evrensel hukuk ilkeleri yerine kendi hukuk anlayışı oluşturan; hükümetin, muhalefetin, ordunun, medyanın mahkemelere, hâkimlere gözdağı, ayar vermekten çekinmeyen zorbalıklarına.

Hele de onlarca faili meçhulün, katliamın katili devletin tetikçilerinin,  mahkemelerde, sokaklarda Hrant Dink’e, aydınlara, rahiplere saldıranların, hangi terör örgütü mensubu olduğunu açıklamadan “Düzmece Ergenekon davasıyla Atatürkçüler yargılandı” yorumlu ümmetçiler yok mu? İnsan, o ân, bir saniyeliğine de olsa bunalım takılan; ulusalcılarla, mütedeyyinlerden çok uzaklarda saçma sapan şeylerin, Cambridge düşesi Kate’in hastane çıkışı giydiği mavi puantiyeli elbisenin gündem olabildiği bir ülkede yaşamak istiyor.

Hem, hiç yeredir  “Mustafa Kemal’in askeriliğinin” her şeyi yapmalarına izin verdiğine inanmış  “Ergenekon ile Haziran direnişinin kahramanları kucaklaştıracak” ulusalcı cemaatin Ergenekon cezalarına karalar bağlaması. Açın, bakın, göreceksiniz; Twitterda TT ulus devletinize sapına kadar sadıkpırıl pırıl bir nesil yetişiyor. Hem de Atatürkçü.

Dünyanın her yerinde de vatan,   lider, din, özgürlük, devrim, demokrasi için ölürüm, öldürürüm diyerek ölenler, öldürenler mi, hep,  ezilenlerdir. Tıpkı Yemen’de,  Sarıkamış’ta, Çanakkale’de,  Sakarya’da,  İnönü’de …,   ölenler,  öldürenler gibi 12 Eylül 1980’ne kadar öldürülen 5 bin 800, sonrasında   asılan 50 kişinin,  30 yıllık iç savaşta ölen 50 bin Türkün, Kürdün,  Gezi Parkı direnişinde  katledilenlerin hepsi de fakir, fukaranın çocuklarıydı; büyüyeceklerdi de  eğer öldürülmeselerdi.

 Siz de dayanabilir hale gelen kederinizi, geçmişi unutmadığınız halde unutmuş gibi yapmışsınızdır ya onun gibi; bitmiş, geçmiş gibi yaparsınız her şey; acı da… aşk’ta… sevda da …. Herkes de bittiğini söyler. Kendi kendinize sizde bitti dersiniz. Ama bitti deyince biter, hiç iz kalmaz mı? Zaten  “Sen gittiğinde” diye başlayan şiirler, şarkılar, yazılardaki hüzünler de hep tek kişilikken,  dünyanın da toz dumanı altında çaresizce öyle akıyor…öyle gidiyor hayat… kaybettiklerimizi de alıp yanına… bıraksalar kendi hayatımızın kahramanı olacağız da…

Yaz mı? O da geçer, gider. Yine gelir.

Gülsen FEROĞLU

20.08.2013

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 447
Kayıt tarihi
: 08.11.06
 
 

Ekonomi mezunuyum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster