Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Nisan '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
169
 

Ey özgürlük

Ey özgürlük
 

Hayatımı anlamaya başladığım andan itibaren kendimi hep baskı altında hissettim. Çocukluk yıllarımı hatırlarım, yapmak isteyip de yapamadıklarımın içimde halen eksikliği ile yaşarım. Kendi irademi kullanma kabiliyetime eriştiğim zaman etrafımdaki insanların, yapma, konuşma, koşma, bağırma ,kalkma otur, önce bir adam ol, büyü ondan sonra konuşursun, fikrin sana kalsın, O günah, bu sevap yani benim var olması gereken yaşam alanım hep çizgilerle sınırlanmıştı. Bir çok arkadaşımın özgür yaşamını gıpta ettiğim bile olurdu. Çocukluk yıllarımın geçtiği köyün  engebeli ve dağlık  olması nedeniyle oyun alanlarımız kısıtlıydı. Araba yolunda bulduğumuz  biraz geniş alan bizim için bir futbol sahası kadar önem taşıyordu. Gündüz tarlada, bahçede çalışmaktan zaman olmadığı için, Akşam sahip olduğumuz bir iki saatlik zaman dilimi bizim için en verimli nimetti. İşte bu iki saatlik zaman diliminde biz çocuklar sülale maçı yapar ve büyük heyecan yaşardık. Sülale maçı diyorum çünkü köyde yaşadığımız mahalle iki sülaleden ibaretti. Biri kendini aristokrat ve yerli kabile sayan Peycülü, diyeri ise köye göçebe gelen Asarlıoğulları (Asallu), bu iki sülale zaman içinde bir birleri ile akraba omlarına rağmen halen bir rekabet içindedirler. İşte kendimizce bu rekabetin, maçlarını hatta turnuvalarını düzenlerdik. Maç bir o tarafa geçer bir bu tarafa ama sonuçta hep dostluk kazanırdı.

Evet bu iki saatlik akşam maçını bile özgürce geçiremezdim. Çünkü akşam herkes sofra başında olmalıydı. Benden dört yaş büyük olan ablam, evin maçı oynadığımız tarafa bakan penceresinden kendini yarı beline kadar dışarı sarkıtır alabildiğine bağırırdı. “Fikreeeeeet çabuk eve gel yemeğe oturacağız”

Çoğu zaman bu sesi duymazdan gelirdim, fakat aradan beş dakika geçmeden yine ablamın sesi “Fikreeeeet çabuk sofrada seni bekliyoruz, babam köpürüyooo”. Belli zaman sonra bu sesle maça olan konsantrasyonum arasında mücadele etmeye başlardım. Maçı bırakıp gitmek mümkün değil, eve gitmemek ise ayrı bir sorun, sonuçta ablamın sürekli pencereden sesini duyan arkadaşlar pes eder ve çoğu zaman maçı erken bırakırdık. Kan ter içinde eve gider acele olarak yüzümü yıkar ve sofraya otururdum. Bu oturuş esnasında asla babamla göz göze gelmemeye çalışırdım. Çünkü gözlerin bana nasıl baktığını çok iyi bilirdim. Hayatım boyunca babamdan bir tokat bile yemedim. Ama babamın bakışları tokattan bile ağırdı. Keşke iki tane sağlı sollu vursa da oda rahatlasa bende dediğim zamanlar olmuştur. 

Çoçukluk yıllarımı yasaklarla doluydu. Mesela saz çalmak, şarkı söylemek, davul zurna çalmak şeytan işiydi.  Her yerde şeytan vardı. Bizi etrafta şeytandan korumaya çalışan aile fertlerinin mücadelesine diyecek yoktu. Çocukluk yıllarımda dikkatimi çeken çok ilgin bir olay vardı. Mesela köyde bir düğün olduğunda saz, davul veya zurna çalınmazdı. Kadınlar kendileri söyler kendileri oynardı. Düğününde saz veya zurna çalan kişiler pek hoş karşılanmazdı. Örneğin biri düğününe davul zurna ekibi çağırdığın da ve  düğün alayı köyün imamının evine bakan cepheye geldiğinde davul zurna susturulurdu. Davul zurna çalmak İmama ve o aileye saygısızlıktı. Zurnanın zurt dediği yere şeytan oturmuş milleti oynatıyordu. Şeytan denen melun milleti günaha itiyordu.   

Orta okula başladığım yıllarda büyük bir okuma heyecanım vardı. Anamdan aldığım yumurta ve  ablamdan aşırdığım mangırlarla gazetelerde yayınlanan ilanlardan istanbul’dan kitap siparişi yapar ve posta ödemeli isterdim. Dört gözle gelecek kitapları beklerdim. O yıllarda köye posta hizmeti için mücadele eden Kazım abinin şehirden köye dönüşünü büyük bir heyecanla beklerdim. Eğer kitaplarım geldiyse mutluluğuma diyecek yoktu. Paketi açtığımda çoğu zaman ilginç şeylerle karşılaştığımda olmuştur. Mesela bir defasında siparişle hiç ilgisi olamayan kitaplar çıkmıştı. “Fırıncının kızı, Emanualle, Kim kimdir, Nastradamus ve kehanetleri, nasıl büyücülük yapılır vs.” hani gelen kitapları geri göndermeyi de bilmediğim için oturur bunları gizli , gizli okurdum. Birde hiç unutmam orta okul yıllarında Gırgır dergisi vardı. Ona abone olmuştum. Onu bile okumak yasaktı. Ortanca abim istanbulda okuyordu, ondan en çok istediğim teksas ve tommiks kitapları idi. Gavur işi olan bu kitapları okumak günahtı,
Çizgilerle resimler yapılarak Allahın işine karışan şeylere bulaşmak necisti, pis işti.  Kısacası çocukluğum ve gençliğe geçiş devrem sosyal çevrenin ve kulaktan duyma dinsel  baskının etkisi ile geçti.

Ben özgürlüğün okuma ile gelişeceğini daha  çocukluk yıllarımda kavramaya çalıştım. Çünkü köy yaşamı insanın özgür düşünce yaşamına bir şey katmıyordu. Her sabah kaltığımda  İki dağın eteğine kurulmuş köyün ortasından geçen dereyi ve karşımızdaki fındık bahçesini, Kışyatak dediğimiz tepenin üstünden doğan güneşi veya üstünde dans eden sis veya buluttan başka bir şey görmüyordum. Omuzum da kazma kürek, her sabah babamla önümüze kattığımız katırla kuhçukur denen araziye çalışmaya giderdik. Babam katırın üstüne biner tıngır mıngır yorulmadan dört beş km yolu alırken, bende arkasından koştura, koştura onlara yetişmeye çalışırdım. Akşam karanlığında tekrar eve dönerdik. Düşünmek için bir olay bile yoktu. Ara sıra köyde olan kız kaçırmalar, sınır kavgaları da olmasa insan düşüncesini üreticiliğe dönüştürecek bir harekete bile ihtiyaç duymazdık… İnsanların karınları toksa, sırtına yağmur yağmıyorsa, her şey tamamdı.  

Köyden İstanbul’a geldiğimde, kendimi sonsuz bir özgürlüğün içende bulacağımı sanıyordum. 
Öyle ya İstanbul demek özgürlük demekti. Kendimi Ergenekondan  özgürlüğe çıkan Göktürkler gibi hissettim. Evet bedenen özgürdüm, ama fikren köyde gördüğün sosyal baskı her yerde idi. Kitap yazmanın, düşüncenin suç olduğunu bu yıllarda öğrendim. Aslında insan nereye giderse gitsin düşünce özgürlüğü hep birilerinin hegomanyasın ve dayatması ile sınırlandığına şahit oldum.  Baskı her yerde aynıydı, sadece şekil değiştiriyordu. Küçük çevrede olan baskı,  büyük çevrede daha da genişleyerek ülkenin tamamına etki etmekteydi. 

İnsan beyni günlük yaşamının her dakikasında sonsuz kelime duyar veya söyler, Sonsuz güzelliği veya çirkinliği görür. Beyin bu gördüklerinin veya duyduklarının tamamına yakınını es geçer. Hatta bir çoğu üzerinde bile durmaz ama okuduğunu asla atlamaz. Çünkü insan okurken beyin sürekli okunan satırlara adaklanır. Dikkat çektiği bazı olaylar üzerinde fikir yürütmeye başlar, olaylardan ve ya anlatılanlardan neden sonuç çıkarır. İyi kötü tahlili yapar. Kişi  fikren, bedenen özgür düşünce alanını keşfeder ve o keşif insanları araştırma ve düşünme evrenine doğru iter. Bu yüzdendir ki okuyan ve araştıran insanlar geleceğe ışık tutanlardır. Özgür iradenin, özgür düşüncenin mücadelesini yapan insanların tamamına yakını eğitimli ve araştırmacı insan olmasının nedeni de budur. Dar çevrede başkalarından duyularak edinilen bilgiler, inançlar, sosyal karekterlerin insan üzerindeki baskıları cahil, ukala, kaderci aynı zamanda teslimiyetçi insan toplulukları yaratır. Ne inandıkları kutsiyeti sorgularlar nede onları idare eden kişileri yargılarlar. Onlar için inançları ve yönetenleri kutsaldır. Onlara uymak, onların anlattıklarına inanmak kutsal bir görevdir. Bu inancı ölümüne savunurlar, asla taviz vermezler. 

 İnsan sosyal yaşamında suç işler hapsedilebilir, bedenen kapalı kapılar ardında tutula bilir. Ama fikirler, düşünceler asla hapsedilemez. Dünya tarihine baktığımızda insanlar en önemli iki nedenle zulüm görmüştür. Birincisi düşünce ve fikirleri, ikincisi ise ırkları yüzündendir. Bu İster Avrupa da,  ister Asya da, isterse dünyanın başka kıtalarında olsun hep aynıdır. Özellikle ortaçağı Avrupası bunun en önemli kanıtları ile doludur. Ortaçağ Avrupa sında engizisyon mahkemelerinde yargılanan ve idam edilen kişilerin tamamı düşünce ve fikir suçlusudur. Yine dünyada ve Avrupada yapılan büyük insan kıyımları ırkçılık nedeniyledir. İnsan hangi ırktan doğarsa o ırktan ölür. Türk olmayan bir insanın başına silahlı bir insan dikseniz, her türlü eza,cefa ve işkence yapsanız her dakika ben Türküm dedirtseniz, adamın ırkını değiştire bilirmisiniz?  Adam doğduğunda hangi ırktan doğmuşsa ölürken de o ırkla ölür. Peki düşünen bir insanı hapse atsanız, baskı yapsanız, düşünce alanlarını hatta görüş alanlarını bile kapatsanız beynini kapatabilirmisiniz. İnsan  düşüncesini her ortamda her yere yazar ve çizer. Karanlığı bile düşünceleri ile aydınlatır. Düşünce tanrının insanla verdiği en kutsal özgürlük alanıdır. 

Sonuçta bu gün düşünce ve fikir alanında geldiğimiz nokta korkunçtur. Her taraf egemen gücün çitleri ile çevrilmiş insan düşüncesine gem vurulmaya çalışılmaktadır. Ülkemizde sürekli gelişen siyasal ve toplumlar baskılar bizi zaman tünelinde geriye doğru itmektedir. İnanç kirliliğinin  insan özgür düşüncesine yaptığı baskının resminin anlatmakta zorluk çekmekteyim… Egemen gücün kendini tanrı yerine koyup, tanrı adına yasa çıkarmaya, kendi ahlak yapısını oluşturmaya, kendi düşünce tarzına ve yaşam biçimine itmeye, İnsanlar arasında düşüncelerinden dolayı ikilik yaratmaya başlaması zaten geçmişten gelen sıkıntıları hat safhaya çıkarması kabul edilir bir davranış değildir. Devleti yönetenlerin görevleri insan düşünceleri ile mücadele etmek değil, aksine insanlar ne düşünürse düşünsün, hangi siyasi partiye, hangi inanca sahip olursa olsun onların ortak yaşam alanlarını geliştirmek ve bu bilgi ve kültür zenginliğinin beraberliğini sağlamaktır. 

Her insanın hatta her ülkenin en büyük özgürlüğü inanç, ve düşünce özgürlüğüdür. Hiçbir güç bunun önünde duramaz. Ben bu ülkede korkmadan, birilerinin baskısından yılmadan özgürce düşünmek, özgürce yazmak istiyorum. Ben konuşurken yaşarken özgür  olmak istiyorum. Ben asla bir gün 
EYYYY ÖZGÜRLÜK demek istemiyorum. Ben Karagöl dağının zirvesinden özgürce havalanmış siyah bir kartal gibi süzülerek uçmak.  istiyorum. Ben düşüncelerim dolayısı ile ötekileşmek ve ya birilerini ötekileştirmek değil özgür düşünce kardeşliğine dün hasretken yarın hasret çekmek değil yaşamak istiyorum.

Bu bizim elimizdedir, bu bizim özgür düşüncemizdedir. Buna kavuşmak için illaki eğitim gereklidir, İllaki okumak gereklidir. İllaki duyduğumuza iman etmeye değil okuyarak anlayarak iman etmek gereklidir. İllaki eğitim, eğitim, eğitim….

Şimdi ben kara gölün zirvesinden sonsuzluğa sesim çıktığı kadar, bağıra bildiğim kadar, bağırıyorum,

EYYYYYY ÖZGÜRLÜK…

Fikret Bayrak

Abbas Oğuz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 311
Kayıt tarihi
: 27.11.14
 
 

1967 yılında Giresunda doğdu, Bulancak Ticaret Meslek lisesinde okudu ve Anadolu Universitesi İşl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster