Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

fisun gökduman kökcü

http://blog.milliyet.com.tr/kokcuffgk

21 Nisan '18

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
385
 

Fahriye'nin Dut Ağacı

Fahriye'nin Dut Ağacı
 

Beş-altı yaşlarımda ben...


Fahriyeeee... Fahriyeeee... Fahriyeeeee...

Annem bağırıp duruyordu adımı. Sesini bana duyuramamanın çaresizliğiyle, önce pesten bir ses tonuyla başladığı bağırışı, gittikçe yükselen tiz bir tona dönüşmüş, beni merak ettiğini, ama bir o kadar da sinirlendiğini sesinden anlar olmuştum... Bir yanım, O'nun merakını gidermek için saklandığım delikten çıkmamı istiyor, diğer yanım da sadistçe, O'nun daha çok merak etmesini diliyordu... Merak edilmek güzel bir şeydi bana göre... Beş-altı yaşlarındaki bir kız çocuğunun algısıyla, merak edilmenin sevgi demek olduğunu düşünüyordum... Sanırım özdeşleştirmiştim bu iki kavramı, beynimde...

.    Yazları, babaannemlerin evinde uzun bir zaman geçirirdik. O kadar çok saklanacak yer vardı ki... Evin arka tarafı, tavuk kümesinin yanı, biberiye ağacının loş gölgesi, yaban güllerinin arkası, bahçedeki envai çeşit ağaçların en tepeleri... En sevdiğim ise, evin önündeki dut ağacıydı... Dört-beş yetişkinin, el ele tutuşup, kollarını açarak ancak sarabileceği büyüklükte bir gövdesi vardı. Dallarına salıncaklar kurduğumuz, yeryüzüne çıkmış köklerinin bin bir çeşit şekiller oluşturduğu dut ağacı... Bu ağacın en tepesine çıktığımı kimseler bilmiyordu. Bir çocuk için çok yüksekti, tehlikeliydi, ama bana göre sığındığım, ana kucağı şefkatiyle beni saran bir limandı...

.    Annemim sesi, zayıfladı, en sonunda da sustu... Anladı ki, ben ne zaman istersem, o zaman ortaya çıkacağım. Dut ağacının en tepesinden O'nu görebiliyordum. Çaresizlikle içeri girerken, "gene nerelere kayboldu bu kız?" diye söyleniyordu...

.    Gizli sığınağım, bol yapraklarıyla beni gizliyor, görünmezlik dileğimi gerçekleştiriyordu. Ne zaman ağlamak istesem, küçük bir oğlak gibi tırmanıyordum dallarına. Sesim duyulmasın diye, burnumu çeke çeke, gözlerimi sıka sıka ağlardım. Bana neden ağladığımı sormuyordu ama ağladığım için bana sarılıyordu dut ağacım. Bana öyle geliyordu nedense... Huzur bulduğum ender yerlerden birisiydi...

.    Neden bu kadar çok ağlamak istiyordum, bilmiyorum. Erişkin yaşımda da girip çıktığım depresyon ataklarının belki de ilk öncü belirtileriydi bunlar... Ağlayarak rahatlıyor, içimdeki sıkıntıyı biraz olsun hafifletebiliyordum. İlerde de bunu sık sık yapacak, hatta bunu bir iç temizleme yöntemi olarak görecektim... Ruhumu gözyaşlarımla yıkayıp, fırtına gibi güçlü hıçkırıklarla da, birikmiş çeri, çöpü savuracaktım...

.    Saklanma isteğim nedendi, onu da bilmiyorum. Ama şimdi geriye doğru dönüp baktığımda, herkesten kaçma istediğimin, saklanmama neden olduğunu anlıyorum. Ben ağlarken görülmeyi pek sevmezdim. Asi bir duruşum olduğu için de zayıf, aciz olduğumu bilsinler istemezdim. Halâ da öyleyim... Şimdi de ağlayacağım zaman, ölmeye giden bir kedi gibi, kendimi saklarım...

.    Neden herkesten kaçmaya çalıştığımı, yeni yeni algılıyorum... Bu annemin düşündüğü gibi, bir oyun değildi,  annem öyle sanıyordu ama değildi... Bu, benim kendimi sağaltma biçimimdi. Ruhumdaki yaraları sarmam için, yalnız olmam gerekiyordu. Yaralarını yalayarak temizleyen bir kedi gibi, ben de yaralarımı ağlayarak temizliyordum. Ağladığım görülmesin diye de saklanıyordum... Ama benim dışarıdan görünen hâlim, yaramaz bir çocuk olduğum, hiç yerimde duramadığım algısıydı...

.    Meslek yaşantımda, benim gibi, yaramaz oldukları söylenen pek çok çocuğu muayene ettim. Annelerine göre yaramaz, ama bana göre çaresizce merak edilmek istenen çocuklardı onlar... Merak edilmek, sevgi demekti çünkü... O çocukların gözlerine baktığımda, ruhlarını tüm çıplaklığıyla görebiliyor, gözlerinin ardındaki saklanmış gözyaşlarını sevgimle silmek istiyordum. Elimden geldiğince de yaptım. Onlara benimki gibi dut ağaçları vermek isterdim ama veremezdim. Onun yerine ben onlara dut ağacı oldum, sardım, sarmaladım, sakladım... Annelerine, gizlenme huyları olup olmadığını sorduğumda, hepsi istisnasız aynı yanıtı verdi: Evet... Saklanmayı çok seviyorlarmış... Sevmek değildi bu, bir ihtiyaçtı ama anlatmak zordu bunu...

.    Dut ağacım kesileli çok oldu. Babaannem öldükten sonra, evi satıldı. Alan kişi de beton ev yapmak için, yeşil ağacıma kıymış... Şimdi benim dut ağacım, sevgili eşim... Bir de bu ağacın dibinden filizlenip boy veren, genç ağacım var ki, o da canım oğlum.... Ulu ağacımın dallarına sığınıyorum ağlamak istediğimde, ola ki düşer şaşarsam diye, genç ağacım, dallarını açmış bekliyor, beni düştüğümde yakalamak için, sevgiyle...

.    Herkesin sığınabileceği bir ağacı olması dileğimle...

---

Fahriye Fisun Gökduman Kökcü---Muğla-Menteşe---21.04.2018

Fotoğraf çekimi: Halil İbrahim Gökduman (Babam)-Aile arşivi

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir yazıyı okurken kişinin onda kendinden bir şeyler bulması, okuru yazara yaklaştırıyor ve böyle böyle okurda yazara karşı tutkulu bir bağlılık oluşuyor. Şimdi her yeni yazınızı hevesle okuma sebebim bu olmalı. Sevgili Fisun hanım anı-hikayeniz önce beni çocukluğuma götürdü, ardından yüreğimi ısıttı ve sonunda deriiin derin düşündürdü. Elinize, yüreğinize sağlık. Sevgilerimle...

Tuğba Şardan 
 01.05.2018 15:43
Cevap :
Ne güzel,duygularımızda buluşmamız.Kendinden bir şeyler bulmak,gerçekten çok önemli.Yazıya bakış açınızı çok değiştirebiliyor,benimsiyorsunuz.Daha fazlasını istiyorsunuz.Ben de aynı duygular içinde oluyorum sizin yazılarınızı okurken.Sımsıcak ve son derece içten,yalın.Çok teşekkür ederim bu değerli yorumunuz için.Sevgilerimi gönderiyorum size,sevgili Tuğba hanım....  01.05.2018 18:36
 

"Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye Abla" :) selamlar.

üç nokta 
 23.04.2018 15:44
Cevap :
Ah değerli yazarım,siz de mi? Hep böyle seslendiler bana yıllarca :) Ahmet Muhip Dranas'a pek kızardım,başka isim mi yok tu yaa diye:) Neyse,pek güldüm gene.Yorumunuz için teşekkürler efendim.Ama pek şirinmişim hakikaten çocukken,fiyakalı,kocaman kurdeleme rağmen :) Saygı ve selamlar...  23.04.2018 17:05
 

Benim de ''Anasına bak, oğlunu al'' yazım var çocukluğumu anlatan.. Kısmen benzer çocukluk yaşamışız..;)) Çok sevgili eşiniz ve oğlunuzla uzun yıllarınız olsun.. Sevgilerimle..

Selda Çakmak 
 23.04.2018 8:25
Cevap :
Sevgili Selda'cığım.Yazını okudum,çok güzeldi.Çocukluğumuz,hatta anneliğimiz,kısmen benzer değil,neredeyse aynısı.Ben bütün yaramazlıklarımı daha yazmadım ki,accık accık,sindire sindire yazacağım zamanla...Ama aslında hep hüzün yatar bu yaramazlıkların altında...Teşekkür ederim canım benim.Ben de sana oğlunla,ailenle bir ömür dilerim.Yüreğimden sevgiler yolluyorum size.Sağlıcakla kalın.  23.04.2018 14:16
 

Sevgili Fahriye Füsun hanımcığım, günümüz çocuklarından çoğunun sığınacak ağaçları bile yok, ne güzeldir hesapsız, masumane yaşanan çocukluk anılarımız,elinize sağlık sahip olduğunuz dalınızla yaprağınızla sağolun daima varol(s)un dilerim sevgilerimle

Cemile Torun 
 23.04.2018 1:15
Cevap :
Çok haklısınız sevgili Cemile hanımcığım.Onların teknolojik aygıtları var,maalesef ağaçları yok.Onlar tarlada değil,cep telefonlarında ekip biçiyorlar,hayvan besliyorlar,:) ne acı değil mi?Ama bu da bizim suçumuz.Çocuklarımızla ilgilenmek yerine,ellerine bir aygıt tutuşturup,başımızdan savıyoruz onları.Biz istesek,ağaçları da olur,hayvanları da...İş işten geçtiği zaman,gelecek nesil bizi asla affetmeyecek...Çok teşekkür ederim yorumunuz için Cemile hanımcığım.Allah kimseyi dalsız,yapraksız bırakmasın.Size de değerli ailenizle,bir ömür mutluluklar dilerim.Yürek dolusu sevgilerimle...  23.04.2018 13:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 162
Toplam yorum
: 357
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 286
Kayıt tarihi
: 24.08.11
 
 

Evli ve bir oğul annesi, emekli tıp doktoruyum. Paylaşacağım linkte, halk müziği ile ilgili çalış..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster