Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Şubat '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
371
 

Fakirliğin yıkıma uğrattığı Aileler

Yaşar AKÇAL                             

20.02.2015

II.Dünya savaşı sonrası, dünyadaki bir çok ülke insanları, savaşın acı reçetesiyle karşı karşıya kalmışlardı. Açlık, sefalet, çeşitli bulaşıcı hastalıklar, yuvaları yıkılan aileler, enkaz altında kalıp ailesini bir daha sonsuza dek göremiyen çaresiz insanlar, sakatlar ve yine çok sayıdaki kayıplar. İşte savaş sonrasındaki  manzaralar bu idi. Bu ağır şartlar altında yaşam savaşı veren ve kendi hallerinde yaşayan, o kadar çok  sayıda aileler vardı ki,  olanlar  zaten bunlara olmuştu ! Bizim ailelerde bu  bunlardan bir tanesi idi.

Babam, devam eden bu ekonomik kriz nedeniyle, sıkıntılar içerisinde idi. Mali imkansızlıktan ailemizi nasıl geçireceğini kara kara düşünürken, annem de her gün eşi ve çocuklarının sofrasına ne koyacağını dahi bilememenin üzüntüsünü ve çaresizliğini yaşıyordu ! Nasıl yaşamasın ki ? Bir gün değil beş gün değil. Tam üç yıldır, her gün acı soğan, kuru yavan!

Yani, kümesimizde yetiştirdiğimiz tavuklarımız da olmasa, doğru dürüst ağzımıza bir et yemeği bile koyamayacak duruma gelmiştik. Ama yine buna da şükür deyip geçiyorduk. Avrupa bizden daha kötü durumda idi ama, onlar bu vartayı çabuk atlattılar.

Savaşın sıkıntıları ve memleketimizde, yaşanan ekonomik kriz, babamın mali durumunun bozulmasına, neden olduğu gibi ailemizin de bir bakıma yıkıma uğramasına, sebep olmuştu. Üstelik, bu dertler yetmiyormuş gibi, annem de aniden hastalanıverdi. O güçlü, kuvvetli, taş gibi bir Osmanlı kadını olan annem, birden bire ateşlenmiş, şiddetli ağrılar içerisinde kıvranırken, gerçekten de yıkılmış bir durumda rahatsızlanarak yataklara düşmüştü. Babam, annemin bu rahatsızlığını atlatabilmesi ve tedavisi için, elde, ne imkan varsa onu kullanıyor ve kullanmakta da sonuna kadar kararlı idi. Annemi bir an önce iyileştirebilmek için, doktor doktor dolaşıp ve bu iş için var gücüyle çaba sarfediyordu. Ama henüz bir sonuca ulaşabilmiş. de değildi. Sabredeceğiz oğlum başka çaremiz de yok diyordu babam. Çünkü ”Sabırla koruk helva olur mu? evet olur olur !“ diyerek bizlere de telaşlanmamamızı, daha geniş davranıp amansız bir mücadeleye girebileceğimizden hiç kuşkunuz olmasın diyordu.!.Annen için bu can feda olsun oğlum, diyerek bize de adeta moral veriyordu. Doktor ve ilaç masrafları, hastayı hastane ve doktora taşımak için verdiği, taksi ve payton ücretleri gibi vb. ücretlere, ailenin geçim masraflarını da ilave edecek olursak, babamın gerçekten nasıl bir nakit sıkıntısı içerisinde olduğunuda bu vesile ile anlatmış oldum herhalde. Başka işte olmayıp satışlar durunca, bu sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştık. Yine bu sıkıntılar yüzünden, satıp-satmadığı hiçbir şey de kalmamıştı elinde avucunda. Yeter ki annen iyileşsin oğlum diyordu hep. Fakat, doktorlar da henüz bir teşhis bile, koyamamışlardı annemin bu amansız hastalığına.

Hangi doktora götürsek, bu konuda bize kim bir tavsiyede bulunsa, biz ailece hemen orada oluyorduk. Ama bize, resmen annenizin hastalığı şudur denilmiyor ve çeşitli varsayımlar ileriye sürülerek olayı geçiştiriyorlardı.

Annemizin tekrar aniden sancılarının artması ve bu arada kış şartlarının çok ağır geçmesi, hastaneye götürecek taksi dahi bulamamış olmamız, çok üzücü ve düşündürücü bir durumdu. Hatta düşündürmekten de öte kahrediciydi.

Çünkü karlı ve buz kesen bu kış havasında payton arabası bile bulmak, öyle pek kolay olmadığı gibi, taksiler bile çalışmalarına çok geç saatlerde başlıyorlardı. Zaten bu günkü gibi çok sayıda taksi bile yoktu. Ancak bulabildiğmiz üç-beş payton sürücüsü bizim için en büyük şans ve nimetti. Fakat bu soğuk havada onlarda sefere hemen çıkmıyorlar, atlarının sırtlarını bile üşümesinler diye koşum takımlarına ilave keçe ve aba gibi ısıtıcı özelliği olan kumaş veya çuhalarla donatıp, havaların biraz ısınmasını bekliyorlardı. Boş musunuz diye sorduğumuzda ise havalar biraz kırılsın da sefere öyle çıkacağız diyorlardı. Bu da tabiatıyla saat dokuzları, onları buluyordu. Hastane de evimize göre biraz uzak bir yerde idi. Bu durumda acelesi olan sadece bizmi idik acaba ? sorusu aklıma geliyordu hep. Ama bizim bir mecburiyetimiz vardı ! Hastaneye, en erken gidebilmek ! Eğer, erken gidemez isek, hastane de sıraya dahi giremeyip çok uzun uğraşlar verip ancak akşama dönebiliyorduk. Bu da bize çok pahalıya mal oluyordu. Başka bir ulaşım imkanlarımızda yoktu. O günün şartları maalesef buydu.

Şansımıza ancak bir tek payton bulabilmiştik. Hastaneye gitmesi gereken annem ise, yakınlarım, yengelerim ve ablalarım tarafından sıkı sıkıya sarılmış, aman soğuktan etkilenmesin diye de bize çok sıkı ikazlar yapıp, sakın ha üşütmeyin diye de devamlı uyarıda bulunmuşlardı.

Annemi sıcak bir şekilde hastaneye götürebilmemiz için neredeyse evde battaniye ve yorgan dahi bırakmamışlardı. Dediğim gibi, havada adeta buz kesiyordu gerçekten. Paytoncu bile araba üzerinde titreyerek arabasını sürerken, tabiat ana da, sanki bizden intikam alıyor gibiydi ! Son yılların da ensoğuk kış mesimini yaşıyorduk. Böyle bir kış mevsimi uzun zamandır hiç olmamıştı !

Hastanedeki muayene sonrasında yine bir teşhis dahi konulamamış, bunun verdiği hüzünle, üzülerek ve moral bozukluğu içinde, ağlaya sızlaya evimize dönüyorduk. Verdikleri ağrı kesici ilaçlarla bir müddet daha idare edecektik, çünkü başka çaremiz de yoktu .

Doktorlar,annemin hastaneye yatmasına dahi, daha acil hastalar var gerekçesi ile, uygun bulmamışlardı.

Hastanelerdeki yatak sayısının kısıtlı olması, doktorları da iyice ince eleyip sık dokutuyordu. Annemin tedavisi için, ailecek elimizden gelen her türlü imkanı hiç tereddüt etmeden sonuna kadar kullanıyor ve kullanmayada kararlıydık.

Ama bir yerde de elindeki avucundaki nakitini de bu iş için sarfettiğinden emin olduğumuz babam ile ailemizin diğer fertleri de, acaba (!) diye ümitsizliğe düşüyorduk. Öyle ya ! Nedir bunun hastalığı diye ? Konum komşu da çeşitli, yalan yanlış yorumlarda bulunup, istemiyerek de olsa moral bozuyorlardı. Bizler ise iyileşmesi için sabahlara kadar dualar ediyorduk. Annemin hasta olmasından bu yana, inanın tam ikibuçuk yıla yakın bir zaman geçmişti.

Zamanın, nasıl da birden su gibi akıp gittiğini, göz açıp açıp kapayıncaya kadar da, senelerin ne çabuk, geçiverdiğini bu vesile ile bir daha yakından tanık olduk. Aslında biz üzüntü ve telaşımızdan bunu dahi anlamış değildik.

Gün geçtikçe, için için eriyen annemin rengide soluyordu ! Bunu da ailece çok iyi izliyorduk. Nasıl olmasın ki? Adı üstünde hastaydı işte. Hastalığı için verilen ilaçlarda, pek etkili olamıyordu ama, ümidimizi kesmeden de annemin iyileşmesi için, çareler aramaya hiç durmadan devam ediyorduk. Bu arada, ikinci sıradaki dayım;

-  Hemşire, ailen ikibuçuk senedir tedavin için çok uğraş verdi ve çok da yoruldu. Gel istersen biraz da bizde kal, dinlen demiş, annem’e ! Eğer, eniştem ve yeğenlerim bu teklifimi, uygun bulurlarsa tabii hemen getirebilirler, senin için hem bir değişiklik, hem de aile fertleri de, biraz olsun dinlenmiş olurlar diye bir teklifte bulunmuş

Beş-on gün sonra seni, tekrar evine yollarız diye de, annemin gönlünü almıştı. Dayımın bu husustaki yardımlarını da hiç unutmadık, unutulacak gibi de değildi. Hatta dayım;

Enişte, sonuna kadar ben arkanızdayım. Mücadelenize devam edin, yeter ki hemşiremi kurtaralım, diye de sık sık babamın ve bizim gönlümüzü alıyor, o da kardeşinin bir an önce iyileşmesini can-ı gönülden istiyordu. Zaten annem de;

-  Eşimin ve çocuklarımın rızasını almadan kat’iyen gelemem ağabey ! Onları da evde yalnız başlarına bırakamam. Onlar evet derlerse, ancak o zaman gelebilirim, demiş. Dayımın, anneme yaptığı biraz da bizde kal teklifi, babama iletilince babam hem çok üzüldü, hem de çok çok ağladı ;

-  Hayır, hayır bunu yapamam dedi ! Eloğlu sonra ne der adama ? diye pek olumlu bakmadı bu işe. Usulen de olsa, son olarak bizlere sordu ? Siz ne dersiniz dayınızın bu teklifine çocuklar, deyince ? Ailece senin kararına bağlıyız, siz ne derseniz o olur  babacığım, dedik. Bu şekilde babamı da hem desteklemiş hem de bir yerde ona da moral vermiş olduk, Böylece, bir yandan dayımla annem arasındaki bu güzel diyoloğun bozulmasını istemiyor, diğer yandan da annemin gönlünü almak adına, babama sahip çıkabilmek için ne gerekiyorsa yapıyorduk. Çünkü bu işin lomomotifi muhterem babamdı. Peki ama, annemi hasta hasta dayımlara kadar nasıl taşıyacaktık ? işte bütün mesele buydu ! Komşularımızdan çiftçi Alibey amcanın merkebini isteyecek, birbirine çakılmış tahtaları boylamasına, semerin üzerine yerleştirip sıkıca bağlayacak, üzerine de bir yatak serecektik. Bizler de sağında solunda refakat edip, eğer yürüyüş esnasında bir kayma ve yana yatma durumu olursa hemen müdahalede bulunacaktık.

Gecenin bir karanlık vaktinde, ve havanın da biraz yumuşadığı bir anda bunu gerçekleştirmeyi düşünüyorduk. Planımız böyle idi. Dayımın evi ile bizim ev arasındaki mesafe, ağır adımlarla bir saat kadar sürebilirdi. Havanın biraz yumuşak olduğunu hissedince bizde niyetlendik ve yola çıktık. Yarım saat kadar gitmiştik ki, bir tipi, bir tipi adeta önümüzü göremiyorduk. Gece vakti sığınacak bir yerimiz de yoktu. Babam, biraz duralım isterseniz bakarsınız tipi biraz hafifler dedi. Bir saçak altında durduk. Yarımız ıslanmış, yarımız kuru, bir şekilde karşılıklı olarak annemi muhafaza altında tutuyorduk. Birden o geç saatlerde devriye görevi yapan, bir bekçi düdüğünün çok yakınlarımızda ötmesi, merkebin ürkmesine neden oldu, az daha annemizi yere düşürüp daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalıyorduk. Bu işe, sonradan bizi gören bekçi de üzülmüştü ama, annemizde bir sorun olmadığını görünce geçmiş olsun deyip, yanımızdan ayrılmıştı. Evden çıkalı tam iki saat olmuştu ki, dayımlara anca varabildik.

İşte 1951 yılı kış mevsiminin çok çetin geçtiği bu günlerin gecelerinde, dayım ve ailesi yatmamış bizi bekliyorlardı. Sevindiler, sıcak bişeyler içtikten ve sobadan istifade biraz da üstümüzü başımızı kuruttuktan sonra, oradan ayrıldık. Babam üzüntüsünü pek belli etmiyordu ama, ayrıldıktan kısa bir süre sonra, dönüş yolunun yarısına geldiğimizde, birden hıçkırarak ağlamaya başladı. Teselli etmeye çalıştı isekte bu ağlama ve hıçkırık eve varıncaya kadar devam etti,  bu vahim durum  “fakirliğin yıkıma uğrattığı bizim gibi ailelerin” acı bir dramı ve feryadı’ydı.

Paramız çok kısıtlı olmasa, en iyi araçlarla taşırdık annemizi. Ama ne yazık ki, böyle bir imkandan da mahrumduk. İkibuçuk senedir, annemin bu hastalığı sebebiyle, maddi yönden çok sarsılmıştık. Zaten ülkemizin ekonomik durumu da pek iç açıcı olmadığından bu işin düzelmesinin de zaman alacağı söyleniyordu. Herkes de bu ekonomik sıkıntıları biliyor ve harcamalarını ona göre yapıyordu. İyi ama, annemin bu durumunu ne yapacaktık. Neler oluyordu bize neler oluyor ! Bir çözüm yolunu hala bulamamıştık. İşin en acı tarafı burasıydı.

Bu arada devlet hastanesine, yeni bir doktorun geldiğini, kendisinin de Onkoloji üzerine ihtisas yapmış olduğu bize söylendi. Konunun iyi bir uzmanı olduğu belirtiliyordu. O yıllarda inanın, Onkolojinin ne olduğunu, yani O’sunu dahi bilmiyorduk. Bu sefer daha zor şartlar altında, binbir ümitlerle, annemizi tekrar, devlet hastanesine götürüp, birde adı geçen doktora muayene ettirelim dedik. Kan aldılar ve ancak dört-beş gün sonra sonucu verebileceklerini söylediler.

Evet bu arada geçen o dört beş gün bize sanki aylar veya yıllar gibi çok uzun gelmişti. Nihayet acı haberi doktor bize verdi. Üzgünüm ama dedi, doktor. Şöyle biraz da durakladıktan sonra, yavaş yavaş konuşmaya başladı;

 - Anneniz kanser, hem de pankreas kanseri ! Tedavi için, geç kaldığımızı çokta yapabilecek bir şeylerinin olmadığını söyledi.(!) Babam, ablam ve ben bir anda neye uğradığımızı şaşırdık. Babam kendini kaybetti, ablam ise ayakta zar zor durmaya çalışıyordu. Yani aslına bakarsanız hastalık bir hayli ilerlemiş, doktora göre annemin sayılı günleri kalmıştı.

Fakat biz, bir ilaç yüklemesi daha yaptırmak istemiştik yeni gelen Dr.beye ama ? Annem, düzelebilir miydi acaba diye çok çok ümitleniyorduk. Fakat Onkoloji doktoru da bize;- verdiğim ilaçları, hele bir kullanın, umarım faydasını görecektir dedi. Ama, genede bu hususta size pek ümit vermiş olmayayım diye de endişelerini belirtti, Şimdiye kadar bu işe nasıl teşhis konulamadı, hayret doğrusu ! Şahsen anlamakta güçlük çekiyorum, dedi.

Kadere bakınız ki önceleri ümitlerimiz körpe bir gül güncasıydı bizim. Ama, bir çırpıda nasıl da açmadan solan o gül goncasına dönüyordu, tahmin dahi edemezdiniz !“ Bu durumu anlamak pek de mümkün değildi. Ama maalesef oluyordu işte. Bu acı haberden sonra, fenalaşan babamı, eve götürmek şöyle dursun, ayakta dahi zor tutuyorduk, yürüyecek hali bile yoktu. İstermisiniz, şimdi de babama da birşeyler olsun ? diye düşündük. Adeta bir sarhoş gibi dolaşıyor, söylenenleri anlamıyor, için için ağlamasına devam ediyordu. Allahtan bu şoku çok çabuk atlattık. Babamı eve kadar zor da olsa götürebildik.

 “ Hayat bu, herkes için bilinmeyenlerle dolu bir gerçek. Gelecek günlerin, kime ne getireceğini, kimden ne götüreceğini hiç kimse bilemez ”diye düşünüyorduk ailece hep Nitekim, bu menfi ve acı haberi komşularımızdan da duyanlar olmuştu. Sonrasında da mahalle komşularımız evimize yavaş yavaş akın ederek, annemi ziyarete gelip hal-hatır soruyorlardı. Annem ise bunlara gözleri ile mukabelede bulunuyor ve onlara gülümsüyordu. Yakın akrabalarımızla da dolup taşan evimiz, artık büyük bir “hüzün rüzgarı”nın estiği, mekan olmaya başlamıştı ! Fakat bu sık ziyaretler bir yerde iyi ve güzeldi ama, diğer yandan da annemin, artık tamam, ben ölüyorum herhalde (!) diye, düşüncelere, kapılmasına neden oluyordu. Son kez, bir daha bizleri yanına çağırdı, sırtımızı, yanağımızı okşadı, doya doya hepimizi öptü ve sakın ha birbirinizi üzmeyin dedi. Çocukları olarak bizler bu da bir veda konuşması’mıy dı acaba diye niteliyorduk. Ama içimiz kan ağlıyordu hepimizin. Bunu kim bilebilirdi ki. Herkes kendi hayatını yaşıyordu. Babamızı da hiç bir zaman üzmememizi de isteyen o güzel annem, ilaç yüklemesinin üzerinden, daha on gün bile geçmeden, aniden fenalaşıverdi

Renginde de ani bir dönüşüm daha oldu. Babam, durumu fark etmiş olmalı ki bu hayra alamet değil (!) oğlum dedi. Sen iyisi mi dayılarına hemen haber ver, yetişirlerse memnun olacağımızı, söyle ! Bir süre sonra, ben dayımla birlikte gelirken, kardeşim bizi yolda karşıladı. Daha ne oldu, ne var ? diye sormaya fırsat bulamadan, hıçkırıklara bürünen kardeşim konuşamamıştı bile ! Meseleyi anlamıştık. Ben ve dayım annemle son kez olsun bir daha görüşemeden, o sevgili annemin ani bir kalp krizi sonrası, ne yazık ki yaşam savaşını kaybettiğini öğrendik. Ve biz ancak ölüsüne yetişebildik. Bize hep, kanser rahatsızlığından ölür diye söylemişlerdi ama, ani gelen kalp krizi daha baskın çıkmış sevgili annemizi elimizden almıştı.

Herkes bir gün anlar annesinin kıymetini, ama gidince, ama bitince, ama ölünce. Kısacası, iş işten geçince ! derler

Ya siz ne dersiniz pek bilem ama? umarım bu işte bir yanlışlık yoktur  diye düşünmekteyim hala !                                                

Ölen sadece annem değildi. Bu acı haberle birlikte, zaten hepimiz çoktan ölmüştük ! Yani “fakirliğin yıkıma uğrattığı bizler ve bizim gibi daha birçok aile veya aileler”, umarım böyle yıkımlara uğramazlar ! Temennim aileleri ile mutlu olup, iyi bir yaşam sürerler...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 430
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster