Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ağustos '09

 
Kategori
İş Yaşamı - Kariyer
Okunma Sayısı
1495
 

Fare kutudan nasıl kurtulur?

Kişisel gelişim için sık sık tavsiye edilir, başarı hikayelerini okumak. O hikayelerin ortak paydasıysa her zaman "çalışmak, inanmak, istemek ve karar vermektir" . Kararlı olmak belkide başarıda diğer faktörlerden daha da önemli. Hani şu fare hikayesi gibi. "Bir fareyi kapalı ve çok sağlam bir kutuya koyarlar, fare günlerce kutudan çıkmak için uğraşır, kutunun heryerini kemirmeye çalışır ama nafile bir türlü olmaz. Fare en sonunda bitik düşer ve ölür. Sizce fare nasıl kurtulabilirdi? Cevabı aslında hepimiz biliyoruz. Tıpkı pek çok sorunun cevabını, çözümünü bildiğimiz gibi.

Bazen çözüm gözümüzün önündedir ama bizler bir türlü fark edemeyiz. "Eğer fare kutunun her yerini kemirmek yerine, karar verip bir tek yerine odaklansaydı ve tüm enerjisiyle orayı kemirseydi küçük bir delik açabilir ve kurtulurdu" Başarılı olmak ya da sorunların çözümü için, kararlı olmak harcıyacağımız enerjiyi doğru kullanmamızı ve hedefe daha çabuk varmamızı sağlar.

Sizlere bu anlamda bir başarı hikayesi sunmak istiyorum. Bu hiyayenin ana fikri bana göre "kararlı olmak".

""Bir başarı öyküsü bu... Hani zaman zaman inanmakta güçlük çekeceğiniz türden... Bugün dünyanın en başarılı
ve zengin 32 ismi arasına giren lezzet ustası Hüseyin Özer’ in Tokat’ın Reşadiye ilçesinden başlayıp Londra’ya uzanan yaşam yolculuğu...

Discovery Channel’ın hazırladığı ’World’s Richest People - Dünyanın En Zenginleri’ belgeseline giren üç Türk’ten biri Özer. Ama karşımızda, "Paralı adam heykeli görmedim hiç meydanlarda. Zengin olmayı değil,
adam olmayı istiyorum sadece" diyen biri var. Servetinin 60 milyon dolar olduğu söyleniyor. Oysa para onun için "sadece alabileceği şeyleri" ifade ediyor, "hayatı" değil; bu yüzden de parayı maneviyata çevirmeye gayret ettiğini söylüyor. "İntihar edecekler benim yaşamımı öğrenince etmiyorlar" diyor Hüseyin Özer. Yaşadığı onca sıkıntıya karşın yine de mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor: "Eğer ateşin önünde o kadar kalmasaydım,
şimdi bu kadar lezzetli bir çörek olabilir miydim?"

Silah parası için kente gitti
Annesi, bir tarla için ikinci eş olarak satılmış babasına. O daha bebekken de yollarını ayırıp başkalarıyla evlenmişler. "Henüz 5-6 yaşlarımdayken hayvanları otlatmaya gittiğim bir gün analığım, tarlalar bölünecek diye azığıma koyduğu incirle beni zehirlemeye çalıştı. Hep okula gitmek istedim ama babam, analığım istemiyor diye beni hiç okula göndermedi. Bir süre sonra da beni evlatlıktan reddetti. Dedem ve dayımlarla yaşamaya başladım. Ama yengem de istemedi beni; kurtlara yem olmam için dağa gönderdi. 7 yaşımda Erbaa’ya hayvanlara bakmak için köle gibi satıldım. Sonra tekrar köye gönderildim. Çok dayak yedim, hor görüldüm, aşağılandım... Babam beni reddedince p.ç durumuna düşmüştüm. Annem çok kızdı babamın beni reddetmesine. 11 yaşıma geldiğimde ise tabanca parası kazanıp babamı vurmak için Ankara’ya gönderildim."

Bir başına kalmış koca kentte... Aç, parasız, çaresiz... Sokaklarda yaşamaya başlamış sonra, kendi deyişiyle "sokak çocuğu" olmuş. Sıhhiye’deki parkın (şimdiki adıyla Abdi İpekçi Parkı) önündeki umumi
tuvalete sığınmış, orada yaşamaya başlamış. Derken Anıttepe’deki bir pastanede iş bulmuş boğaz tokluğuna... Sobacılar çarşısında, İsmetpaşa’daki bir meyhanede çalışmış sonra.
"İşte orada köşeyi döndüm, Lale Lokantası’nda... İçenlere istedikleri plakları çalıyordum, iyi bahşiş veriyorlardı. Hemen oda tutmaya gittim. O parayla ancak bir kömürlük tutabildim, bir de döşek aldım. Bütün hayatım orada değişti. Tüm önemli kararlarımı o kömürlükte aldım. Her şeyi sorgulamaya başladım. 12-13 yaşlarındaydım."

Hiç okul sıralarına oturamamış ama sokaklardaki tabelalardan okumayı sökmeye çalışmış. Kitap
dükkânlarının önünde çok beklemiş, hangi kitabı nasıl okuyacağını bilemeden.

Bir arzuhalciye 2.5 lira verip dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e bir mektup yazdırmış "Okumak istiyorum" diye. Uzun süre yanıt beklemiş... Ses çıkmamış. Sonra bir mektup daha... Derken bir yanıt gelmiş. Süleyman Demirel imzalı mektuptan sadece bir adres çıkmış: İş Bulma Kurumu... Öfkelenmiş, kaldırıp atmış mektubu...

Bu arada haline acıyanlar bilet almışlar onu köye göndermek için. Ama her seferinde ön kapıdan binip arka kapıdan kaçmış: "Üç bilet yaktım öyle... Korkuyordum köye dönmeye, aşağılanmıştım..."

İngiltere’ye gitmeye o kömürlükte karar vermiş. 14 yaşında biriktirdikleriyle İngilizce dersi almaya başlamış. Sonra 19’unda İstanbul’a merhaba demiş. Yine lokantalarda çalışmış. Kazandığıyla, çok kötü durumda da olsa bir bodrum katı almayı başarmış. "Hep bodrum katında oturmayı isterdim. Çünkü yanlarından geçerken içindeki insanları, kurulu sobaları görürdüm. Sıcak yuvaları hatırlatırdı bana.. İki komünisti kiracı aldım bu eve. Baktım hak hukuktan söz ediyorlar, memleketi kurtaracaklar, ben de yardım etmeyi istedim. ’Sen anlamazsın’ dediler. Bir türlü komünist olamadım yani."

Sıradan olmak istemedi
21’inde Londra’ya gitme hayalini gerçekleştiren Özer, ilk restoranı Aspava’yı 26 yaşında açıp kebap satmış, 27’sinde ise eski çalıştığı yeri satın almış. Ama sıradan bir kebapçı olmak yerine Türk yemeklerine farklı lezzetler ekleyip modernize etmiş. Yemekleri çok beğenilmiş, kuyruklar oluşmuş bedava Türk şaraplarının ikram edildiği kapısında. Çok geçmeden ünlü Sofra restoranlarını açmış. Ancak mafya yüzünden, -haraç vermeyi reddettiği için, 20 restoranından 15’ini kapatmak zorunda kalmış. Kalan 5 restoranından 4’ü Sofra 1’i Özer adını taşıyor. Restoranlarının başaşçısı yine kendisi, yemekleri önce damak tadına uyarlıyor sonra yanında çalışanlara öğretiyor: "Yemekleri kendime yapıyorum, kalanını da müşterilere satıyorum" diyor. Türk yemeğini dünya mutfağıyla ustalıkla birleştiriyor. Ona göre tarih ve coğrafyayı mutlaka iyi bilmek gerek, çünkü yemeğin milliyeti
yok, bölgesi var. Müşteri yemeğini bitirmeden kalkarsa ücret almıyor.

Kraliyet ailesi onda yiyor
Dünyanın ünlü gazete ve dergilerinde ondan söz ediliyor. "Türkiye’yi iyi temsil edebiliyorsam, dünyaya tanıtabiliyorsam başarılıyım" diyen Hüseyin Özer, sanatçıdan politikacılara kadar birçok ünlü ismi ağırlıyor restoranlarında. Kraliyet ailesi onun yemeklerinden yiyor. Polo oynamaktan hoşlanıyor, Ferrari’si var ama yürümeyi tercih ediyor.

Kendini geliştirmekten hiç vazgeçmiyor. Şu sıralar sanat tarihi dersleri alıyor. Memleketinde kurduğu vakıfla
birçok çocuğun eğitimini üstleniyor. 57 yaşındaki güler yüzlü, gönlü zengin Hüseyin Özer, Türkiye’nin adını
şimdi de Discovery Channel’dan duyuruyor dünyaya. Pazar günleri yayımlanan 8 bölümlük belgeselin 32 kişilik listesinde iki Türk daha bulunuyor: Biri ünlü reklamcı Alinur Velidedeoğlu, diğeri Avustralya’da cep telefonu mağaza zinciri olan ve geçen ekimde yaşamını yitiren Mustafa İlhan.

Kaynak: Cumhuriyet""

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

elinize sağlık Nurdan hanım. selamlar.

Sokrates 
 28.08.2009 10:22
Cevap :
Teşekkür ederim katkınıza, saygılar...  28.08.2009 13:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 1483
Kayıt tarihi
: 10.07.09
 
 

Yaklaşık 14 yıldır eğitim sektöründe sırasıyla Grafiker, Art Director, Creative Director, Sanat D..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster