Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
83
 

Farkındayım...

Farkındayım...
 

Uyandım ve Güneş’in odama giren sıcaklığını hissettim. Bazen Güneş perdeleri aşarak gözüme gelir, diğer tarafa dönerim. Dünya’mıza enerji kaynağı olan Güneş; bana da her sabah bu sıcaklığını verir.  Yaz da olsa kış da olsa...
 
Farkındayım!
 
Şöyle üzerimdeki örtüyü havaya kaldırır bırakırım. Havanın akışkan gücü ile yavaş yavaş üzerime kapanır tekrar. Daha doğrulmadan şöyle derin bir nefes… Ohhhh hava da var.
 
Farkındayım!
 
İlk işim yüz yıkamak: Ama bolca suyla. Hayat kaynağı olan, vücudumuzun dahi yüzde bilmem kaçı oranında bulunan suyla yüzümü yıkarım. Tabi suyla dans, bu kadar kısa değil. Hemen bir bardak su... Ama çok soğuk bir bardak su… Aç karnına ve tek dikişte… Zararlıdır diyen mi oldu pardon?
 
Vallahi eğer zararlıysa bende çok iz bırakmış olması gerek. Çünkü kendimi bildim bileli bunu adeta bir sabah ritüeli gibi tekrarlarım. Salata, meyve, meşrubat donma noktasına kadar soğutulmalı yoksa yemem. Bu da mı zararlı? Dedim ya yaş belli ve aynen devam edeceğim… Su soğukluğu ile boğazlarımdan aşağı akar gider…
 
Farkındayım!
 
Kahvaltı; günü en önemli öğünüdür. İmkânlar nispetinde güzel bir kahvaltı, gün boyunca kişiyi sağlam tutar. Ama zeytin ekmeği dahi bulamayanlar da var. Şükretmek gerek. Elde olanlara şükretmek gerek.
 
Şükrediyorum ve farkındayım!
 
Dışarı çıktım. İnsanlar etrafta hızla, bir telaş içinde, sağa sola koşuşturuyorlar… Kimi sağda kimi solda, ya da başka bir tarafta… İnsanoğlu kuş misali, değil mi? Bir o yana, bir bu yana…
 
Kuş mu dendi? Sabah sabah, martıların sesi de geliyor kulağıma. Tabi bu; denize yakın oturmanın avantajı…
 
Farkındayım!
 
Trende karşıma bir genç çift oturdu. Erkek “günaydın” dedi. Sonradan üniversiteli olduklarını öğrendim. Bu günkü gençlik diye kimse başlamasın. İşte ilk sabah selamımı o gençten aldım. Değer yargıları kimi bireylerde var. Ben de tabi cevap verdim. “Günaydın kardeşim, teşekkür ederim.
 
Bir genç bana günaydın dedi. Ne güzel yahu… İşe gitmenin monotonluğu yüzüne vurmuş, ne derdi vardır bilmediğimiz, türlü sebeplerle suratını asmış insanlar arasında, bir genç bana günaydın dedi. Umutlandım! İçimde bir huşu oldu adeta…
 
Var var! Etrafımızda bunlardan çok var. Ama farkında değiliz. 
 
Farkında olalım!
 
Buluşmalıyız, çoğalmalıyız…
 
El birliği ile sürdürmeliyiz bu “günaydın” ya da “nasılsınız?” demeyi… Tanış ya da tanışma. Fark etmez ki. İnsanlık adına bunu yapmalıyız. Bizi “yoza” doğru hızla götüren teknolojiye rağmen “inadına” bunu yapmalıyız…
 
Anadolu’da bir köyden geçerken, kahvehanede birikmiş insanlar olur. Aralarında yaşlı dedeler. Öylesine amaçsızca oturur ve iskambil oynayanlara boş gözlerle bakarlar. Para ve iman kimdedir bilinmez derler. Aralarında elbette hali vakti yerinde olanlar da vardır ama Anadolu’da çoğu işsizlikten, sıkıntıdan gider bu kahvehanelere. Parası belki yoktur, belki aşı da yoktur o kişinin evinde ama yüzünde “nur” vardır. Anadolu insanı “bilgin” değildir. Zaten bilgin olmak için “eğitim” lazım. Eğitim sistemimiz ise malûmunuz… Ama her “bilgin”in olamadığı şu “meziyet” o kahvehanelerde pinekleyen “nur” yüzlü güzel insanlarda vardır:
 
Bilgelik!
 
Bilgin olunur ama bilge olunamaz. Bilgelik için içsel güzellik, kötülüklerden arınma ve tabi de “erdem” lazımdır. İşte o yol kahvehanesinde pinekleyen, yüzündeki nur uzaktan belli olan o yaşlı köylümüz var ya? Hani bilge ve erdemli olan o dede…
 
İşte dersi ondan almak lazım...
 
Acaba o trendeki genç bu köyden mi geçti?
 
Olur mu hiç! Bir tek o dedeye kalırsak işimiz zor!
 
Mutlaka her birimizin etrafında bu dedelerden ve gençlerden daha çok vardır. Kimi susmuş, belki umudunu yitirmiş, kimi de bir zaman tünelinde kalmış değer yargılarını savunan sanki bir sivil toplum örgütü gibi ısrarla yitik değerleri hatırlatmayı misyon edinmiş.
 
Çok mu zor? Elbette ki değil! Tek kelime zaten... “Günaydın”… Biraz da “güleç” ve “sevecen” yüz eklerseniz daha iyi olacak. Hele siz bir yapmaya başlayın. Tanı ya da tanıma hiç fark etmez…
 
Günaydın
 
Bunu yap ve ona seni “fark” etmesini sağla…
 
Farkındalık
 
İş günlük ve rutin… Zaman aktı gitti… Herkesin kafasında dibe vuran ekonomi, ödemeler, çekler, kredi kartları, yani sadece “para”. Şu “Napolyon” galiba çok haklıydı. “Para, para, para” derken… Akıllı adammış vesselam.
 
Farkındayım!
 
Hele şükür iş bitti. Dönüş yolu. Her gün 20 km. git, 20 km. dön. Ama İstanbul’un o stresli ortamından Yeşilköy’e girdiğin an, bu yola değdi diyorsun… Biraz kitap, biraz “televizyon”…
 
Pardon!  
 
Tam da televizyon yazacaktım durdum!
 
Şu işten eve döndün. Banyo yemek derken seni “gece hapishanesine” buyur eden bir cam ekran değil mi o?  
 
Adına “televizyon” diyorlar…
 
Diziler
 
Başka bir şey yok! Öyle bir ayarlamışlar ki en güzel saatte yemekten hemen sonra ellerindesin. Bir tek kelepçen yok!
 
Hikâye genelde aynı... Bir ağa, bir ana, bazen bir baba, birkaç kız, biri âşık diğeri kaçık ve içi boş bir senaryo.
 
Şu eski klasik edebiyatçılarımızın kemikleri sızlıyordur. Adamlar iki yüz, üç yüz sayfa kitap yazmışlar, bizim senaristlerimiz bundan iki yüz bölüm dizi çıkartıyor. Tebrikler senaristler… İnanılmazsınız…
 
Farkındayım!
 
Şimdi insanlar ikiye ayrıldı. “Televizyon” başlarında ve “monitör” başlarında diye… Buradaki “monitör” tanımını akıllı telefonların ekranları için de yazdık!
Bir de bilgisayar monitörünün tam yanına televizyonunu da koyanlar var ki onlar tam “ambale” durumunda. Ya da tersi televizyon ve karşısında elde adamı “aptal” eden “akıllı” telefon…
 
Değer yargılarımız hızla yitiriyoruz bunun da farkındayım. Ne yazık ki her işin başı maddiyata dayanıyor ve en fakirden, en zengine kadar herkes para arayışı içinde. Adam ”karun” gibi altında arabanın kralı, yatın kraliçesi ve villanın prensesi var. Ama o da “kredi” arıyor. Televizyonlarda uzun uzun reklamları çıkıyor. Dersin ki hakikaten bu şirketin sahibi karun gibi ama her şey ipotekli, bir ya da birkaç bankaya rehinli.
 
Yahu bu Dünya’nın sahibi kim?
 
Maddi anlamda gerçek “patron” kim?
 
İşte bunu kimse bilmiyor…
 
Kendi özvarlıkları ile ve hiç bir yere borçlu olmayan “kredi” ve “kredi kartı” nedir bilmeyen yok mu? Var tabi ki ama çok az var… Bunlar da çoğalsa ne güzel olur değil mi Dünya’nın hali? İşte bu ekonomik ve sosyoekonomik baskı altında bir “selam” demeye kimsede hal kalmadı vesselam.
 
Farkındayım!
 
Bu bir bakıma ikili ilişkileri de etkiliyor. İçte sıkıntı varsa “dışavurum” da olmuyor. Zaten içten gelmiyor ki bu olması gereken doğal ve insansal tepki…
Bunun da farkındayım.
 
Ne olursa olsun, ne kadar zorda olunursa olunsun her türlü sıkıntı karşısında bazı değer yargılarını ihtimamla korumak gereklidir. İçimizdeki sıkıntı ne ise o sıkıntı kendimizi perişan etmekle ortadan kalkmayacak. Bilakis o sıkıntı ya da her neyse ortadan kalkması için gereken ilk husus, “moral”… Moral iyi değilse o sıkıntıları giderecek “enerji” de ortadan kalkar.
 
Şu çok tekrarlanan “bardak” alegorisini buraya uyarlayalım. Bardak “boş”… Ne kötü…
 
Evet, farkındayım.
 
Zaten boş olduğu da görünüyor. Bakarak, sıkılarak, kahrolarak bardağın “boş” tarafını dolduramazsınız. Bunun için bir “eylemde” bulunmanız gerekli. Bardağın ne ile dolması gerekiyorsa onunla doldurmanız...
 
Bardağın bir kısmı “dolu”… Ne güzel ama değil mi? Dolu taraf benim. Ne istersem onu yaparım. İçerim dökerim, savururum. Benim işte... Sadece benim…(Tabi bardak gerçekten senin elindeyse. Çok da sevinme!)
 
Farkındayım
 
“Negatif” (Boş) ve “Pozitif” (Dolu) iki kavramın içine iki aykırı kavram ya da eylem kattık!
 
Bardak boş (Negatif) ama onu doldurmak için yapılacak eylem, yani doldurma işlemi “pozitiflik”...
 
Bardak dolu(Pozitif) ama elinde mi o bardak senin? Bardağın sahiplik anlamında senin elinde olmama ihtimali “negatiflik”…
 
İşte size “negatif” ve “pozitif” durumları/oluşumları kendi lehinize çevirmek için biraz “düşünsel kışkırtma”… Pes etmeyin. Tüm olumsuzları biraz çaba ile düzeltebileceğinizin farkında olun…
 
Yaşam varsa ki zaten bu satırları okuyorsan yaşıyorsun ve yaşadığınınfarkındasın.
 
Bu durumda ortaya “pozitif” bir olgu çıktı.
 
Varsın!
 
Mademki varsın, bu durumda bir şeylerin farkındasın
 
Saat gecenin 02.40’ı oldu bu yazı yazılmaya devam ediliyor. Ben bir yazı yazıyorum ve yazdığımın farkındayım. Buradaki farkındayım tanımı; yazının bir şeye benzediği şeklinde değil. Sadece yazmakta olduğumun farkında olmam bana yeter…
 
Farkındayım!
 
Yarın, yani bu gün Pazar. Hadi sabah sokağa çık ve ekmeğini almaya giderken yolda gördüğün insanların farkında ol ve her gördüğüne “günaydın” de...
 
İnan kimse sana “deli mi bu?” demeyecek…
 
Belki o insan da evine varana kadar ya da bir yere varana kadar yolda gördüklerine“günaydın” diyecek.
 
Birileri de onun farkında olacak…
 
Bunun bir işe yaradığını ne zaman mı anlayacaksın? Sana sıkça “günaydın” demeye başladıklarında anlayacaksın, yani “farkında” olacaksın…
 
Bu yazıyı sonuna kadar okuyan “Sen”…
 
Sana farkındalığının en üst seviyesinde bir gün geçirmeni dilerim…
 
 
Bojidar Çipof
10 Ekim 2010 02.50 Yeşilköy

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 336
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 577
Kayıt tarihi
: 29.01.10
 
 

Araştırmacı yazar BOJİDAR ÇİPOF: 1953 yılında İstanbul'da doğdu. Ailesi; Ege Makedonyasından İsta..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster