Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Mart '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
21457
 

Fas gezi notları ( 1 )

Fas gezi notları   ( 1 )
 

fas / marakeş / kutubiye camii minaresi


MERAKLISI İÇİN NOTLAR;

1 € = 11 Dr. 1 $ = 8.5 Dr. ( Fas Dirhemi )

Kazablanka – Marakeş ( CTM Otobüs ) 85 Dr. + 5 Dr. sırt çantası

Marakeş; şehir içi otobüs 3.5 Dr.

Marakeş; Hotel Ali ( Rue Moulay Ismial, Cuma El Fına’nın 5o m. yanında ) 300 Dr.

Marakeş Bahai Sarayı giriş 10 Dr.

Marakeş Badi Sarayı giriş 10 Dr.

Marakeş Suudi mezarları giriş 10 Dr.

Marakeş - Fes tren ( 1. sınıf ) 295 Dr.


Fes; Hotel Moritanya ( Eski Fes’in sembolü Bab-ı Celud’un hemen yanı ) 200 Dr.

Fes – Chefcaouen için CTM otobüsü 70 Dr/ kişi.

Fes Medinası sokaklarının toplam uzunluğu 90 km ve 13 bin dükkan var.


Chefchaouen; Hotel Salamat Ave Hassan 2 100 Dr.

Chefchaouen; Hotel Marrakess Ave Hasan 2 300 Dr.

Cheufchaouen – Tanca otobüs 30 Dr.


Tanca Mamouna Hotel 200 Dr.

Tanca-Asilah otobüs 15 Dr.


Asilah Hotel Sahara Rue Tafraya 9 150 Dr.

Asilah- Kazablanka otobüs 70 Dr.

Kazablanka, Hotel Galia 225 Dr.

Kazablanka-Casa Voyageurs tren istasyonu taksi 10 Dr.

Casa Voyageurs- Mohammed 5 havaanı tren 1.snf 60 Dr.

gezi fotoğraflarımı www.picasaweb.google.com/metindenizmen adresinde izleyebilirsiniz.






Fas hakkında önbilgi;

Fas Krallığı, kuzeybatı Afrika'da yer alan Arap ülkesidir. İspanya’dan Cebelitarık Boğazı ile ayrılır. Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'na kıyısı olup, Afrika'nın Avrupa'ya yaklaştığı uçta, Avrupa’ya 14 km uzaklıktadır. Afrika'nın en ucundaki “Tangier” şehri Fas'a, Fas topraklarındaki “Ceuta” ve “Melilla” İspanya'ya aittir. Yüzölçümü 446.550 km2, güneyinde hak iddia ettiği, 1975'ten beri yönettiği Batı Sahra dahil edilirse 710.850 km2 ‘dir.

Ülkenin adı; İslam Dünyası’nın en batısındaki ülke anlamına gelen "el Magribu'l-Aksa”, İngilizce 'Morocco' ya da “Maroc”, ülkemizde “Fas’tır”. Fas tarih öncesi çağlara dayanan uzun bir geçmişe sahiptir. Rabat, Casablanca ve diğer şehirlerde bulunan arkeolojik bulgular ülke topraklarında çok eski çağlardan bu yana yaşam olduğunu göstermiştir. M.Ö. 2000 yıllarından itibaren Berberiler ülkeye yerleşmişler. M.Ö. 1000 yılında Fenikeliler, M.Ö V. yüzyılda da Kartacalı’lar ticari koloniler kurmuş ve geliştirmişlerdir. Kartacalı’lara karşı M.Ö. 400 yılında Berberi kavimler güçlerini birleştirerek “Mauretania Krallığı’nı” kurmuşlardır. M.Ö. 146 yılında Roma İmparatorluğu egemenlik alanını bu bölgeye genişletmiştir. Romalılar Mauretania Krallığı’nı ikiye bölerek zayıflatmışlar. Ülke toprakları üzerinde yeni şehirler kurmuşlardır. Bu topraklarda III. yüzyılda Hırıstiyanlık yayılmaya başlamış ve İspanya’dan gelen Vandallar zayıflayan Roma İmparatorluğu’nu yenerek ülkeyi ele geçirmişlerdir. VI. yüzyılda da Bizanslılar Akdeniz sahilleri boyunca bazı bölgeleri almışlardır.

VII. yüzyılın sonunda Araplar İslamiyeti yaygınlaştırmak amacıyla bu bölgeye saldırılara başlamışlar. 681 yılındaki ilk saldırının ardından, 705 yılında “Moussa Ibn Nosaïr” tarafından, Tangier şehrinden Draa Vadisi’ne kadar olan bölüm, “Ummayyad Halifesi’nin” denetimi altına alınmıştır. 711 yılında da “Moussa Ibn Nosair’in” komutanı “Tarıq Ibna Ziyad” komutasındaki ordu İspanya topraklarına girmiştir. Direnişe rağmen Berberiler arasında İslamiyet kısa sürede yayılmıştır. Magrip Berberileri Arap yöneticilerin davranışlarına karşı isyan başlatmış, doğudan gönderilen birliklerle Berberiler arasındaki mücadele otuz yıldan fazla sürmüştür. 739-772 yılları arasında küçük devletler oluşturulmuş, Batı Magrip, halifelerin gücünü kabul etmiştir.

İslam dünyasının Suni ve Şii olarak bölünmesi ve 786 yılında Ummayad Halifesi’nin Şii’leri ezmesi üzerine Fas’a kaçan “Idriss Ibn Abdallah- I. Idris ”, 789 yılında “Idrissid Devleti’ni” ve Fés şehrini kurmuştur. Oğlu “II. Idriss ” Fés’i başkent yapmıştır. II. Idriss’in ölümünden sonra devlet onun oğulları arasında bölüşülmüş, daha sonra parçalanmıştır.

1062- 1147 yılları arasında güneyde “Al Mourabitoun” veya “Almoravid” olarak bilinen devlet güç kazanmıştır. Başkenti Marrakech olan devletin sınırları, “Youssef Ibn Tachfin” döneminde tüm Kuzey Afrika ve Endülüs’ü içine alacak şekilde genişlemiştir. “Ali Ben Youssef” döneminde de Endülüs Kültürü’nün Fas’ta yaygınlaşması sağlanmıştır. Zamanla devlet gücünü yitirmiştir.

1125 yılında “Ibn Toumart”, bir dini doktrin oluşturarak kendini mehdi ilan etmiş, Almoravid Devleti’ne karşı, halkı etkileyen vaazler vermeye başlamıştır. Ölümü üzerine yerine geçen “Abd el- Moumen”, güvenilir lider kabul edilmiş, 1146-1147 yılları arasında Almoravid Devleti’nin önemli şehirlerini ele geçirmiştir.

Almoravid Devleti 1147 yılında, “Abd el- Moumen’in “kurduğu, 1269 yılında sona eren “Almohad Devleti’nin” egemenliği altına girmiştir. Almohad Abd el- Moumen iktidarda kaldığı süre içinde her alanda birçok reform yapmış, Arapların desteğini kazanmıştır. Oğlu “Yacoub el- Mansour” da bunları devam ettirmiştir. Zamanla Almohad Devleti zayıflamış, 1212-1269 arasında İspanya’daki Endülüs Bölgesi’nin önemli bölümü ve birçok yer kaybedilmiştir. Almohad Devleti’nin dağılmasından sonra bölgeye küçük devletler, emirlikler hakim olmuşlardır. Almohad topraklarının bir bölümünü, 1248 yılında kurulan “Merinid Devleti” ele geçirmiştir. Merinid Devleti’nin en parlak dönemi 1331-1349 yılları arasında iktidarda olan “Abou el- Hassan” Dönemi olmuştur. 1415 yılında Portekiz’ler Fas topraklarındaki Ceuta şehrini almış, 1420 yılında Merinid Devleti, “Wattasid Devleti’nin” egemenliği altına girmiş, 1465 yılında tümüyle ortadan kaldırılmıştır. Wattasid Devleti ise 1420 yılında itibaren güçlenmeye başlamış, 1465–1549 yılları arasında tek hakim güç haline gelmiştir. Wattasid Devleti döneminde 1492 yılında Endülüs Bölgesi’ndeki Grana’da kaybedilmiştir. Portekiz ve İspanya Fas topraklarına saldırılar düzenlemiş, Bu saldırılar sonucunda Portekiz Fas’ın Atlantik Okyanusu kıyılarını ele geçirmiştir.

XVI. yüzyılın başında Hıristiyan ordularının Fas topraklarına yönelmesi üzerine 1509 yılında Avrupalılara karşı direniş hareketinin başına “Beni Saad Şerifi” lider olarak geçirilmiştir. 1526 yılında Marrakech “Saadian Devleti’nin” başkenti olmuştur. Saadian Devleti döneminde Portekiz’e karşı mücadele verilmiş, Portekiz’in işgal ettiği topraklardan bir bölümü geri alınmış, 1578 yılında yapılan savaş sonrasında Portekiz’in “Fas Rüyası” sona erdirilmiştir. 1578-1603 yılları arasındaki Ahmed el- Mansour Dönemi Saadian Devleti’nin en güçlü dönemi olmuştur. Saadian Devleti 1659 yılında “Alaouıte Devleti” tarafından sona erdirilmiş, Alaouite Devleti kısa sürede tüm Fas topraklarını ele geçirmiştir. Alaouite döneminde ise en parlak dönem “Moulay Ismaïl” dönemidir. Moulay Ismaïl başkenti Meknés yapmış, merkezi yönetimi güçlendirmiş, Tangier, Mehdya, Larache şehirlerini Avrupalılardan geri almıştır. Alaouite Devleti de zaman içinde gücünü yitirmiştir.

1800’lü yıllarda Cezayir ve Tunus’u işgal eden Fransa, zayıf yöneticilerin elinde bulunan Fas’ı da işgal etmek için çeşitli girişimlerde bulunmuş, Almanya çıkarları nedeniyle buna engel olmuştur. Ancak 1912 yılında imzalanan “Fés Anlaşması’na” dayanarak Fransa, Fas topraklarının büyük bölümünü işgal etmiş, Rabat’ı başkent yapmıştır. Aynı yıl ülkenin kuzeyi İspanya’nın eline geçmiş, Tangier uluslararası bağımsız bir şehir olmuştur. Fransız işgali sırasında ülke Fransızların tayin ettiği genel vali tarafından yönetilmiş, kral dini lider olarak kalmıştır. Fransızlar ulusal bütünlüğü bozmak amacıyla Berberilere kısmi özerklik tanımışlardır.

II. Dünya Savaşı Fas halkının bağımsızlık isteğini ortaya çıkarmış, 1942 yılında mütteffikler Fas’a gelmiş, ABD başkanı bağımsızlık için sultana destek sözü vermiştir. Bu dönemde bağımsızlık mücadelesine öncülük etmek amacıyla “İstiklal Partisi” kurulmuştur. Ancak partinin ileri gelenleri, faaliyetlerinden dolayı, kısa sürede tutuklanmışlardır. Bu durum halkın bağımsızlık mücadelesine desteğini arttırmış, mücadeleyi destekleyen “V.Mohammed” sürgüne gönderilmiştir. Sürgün, bağımsızlık hareketine yeni bir ivme kazandırmıştır.

Uluslararası alanda Fransa’nın desteklenmemesi ve Birleşmiş Milletler’in konuyu gündeme almasının ardından, V.Mohammed ülkeye geri dönmüş, ülke 1956 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur. Aynı yıl İspanya, kuzeyde işgal ettiği bölgelerin bir bölümünden çekilmiştir. Ancak Ceuta ve Melilla İspanya’nın elinde kalmıştır. Fransızların çekilmesinden sonra Kral V.Mohammed ülke yönetimiyle ilgili yetkileri ele almış, 1961 yılında ölümü üzerine oğlu “II. Hassan ”, onun 1999 yılında ölümü üzerine “VI.Mohammed” kral olmuştur.

Halen monarşi ile yönetilen ülkede, kral her türlü yetkiyi elinde tutmakta, başbakanı, hükümet üyelerini, ordu komutanlarını ve üst düzey yetkilileri atamaktadır. Parlamentonun yetkileri sınırlıdır. Ülkenin yasal sistemi Fransız ve İslami kurallara dayalıdır.

Fas’ın başkenti Rabat’tır. Ülke 37 bölge ve 2 vilayetten oluşur. Bunlar; “Agadir”, “Al Hoceima”, “Azilal”, “Beni Melal”, “Ben Slimane”, “Boulemane”, “Casablanca”, “Chaouen”, “El Jadida”, “El Kelaa Des Srarhna”, “Er Rachidia”, “Essaouira”, “Fés”, “Figuig”, “Guelmim”, “Ifrane”, “Kenitra”, “Khemisset”, “Khenifra”, “Khouribga”, “Laayoune”, “Larache”, “Marrakech”, “Meknés”, “Nador”, “Ouarzazate”, “Oujda”, “Rabat-Sale”, “Safi”, “Settat”, “Sidi Kacem”, “Tanger”, “TanTan”, “Taounate”, “Taroudannt”, “Tata”, “Taza”, “Tetouan” ve “Tiznit” olarak sıralanabilir.

Ülke 33 milyon nüfusa sahiptir. Bu nüfusun % 55'ini Araplar, %34’ü Berberiler, %10’nu Moritanya kökenli Moorlar, kalan nüfusu da İspanyollar başta olmak üzere diğer Avrupalılar oluşturmaktadır. Resmi dini İslam olan ülke halkının % 98.7'si Müslüman, %1.1’i Hıristiyan, %0.2’si Musevi ’dir.

Ülkenin resmi dili Arapçadır. Dağlık yörelerde birçok lehçeden oluşan Berberice konuşulur. Ancak bu lehçelerden sadece “Tuareg Lehçesi’nin” yazı dili bulunmaktadır. Fransızca, başta devlet daireleri olmak üzere ülkede yaygın biçimde kullanılmakta, ayrıca İspanyolca ve İngilizce de konuşulmaktadır.

Ülkenin Atlantik Okyanusu kıyısında verimli ovalar bulunur. “Rif Dağları” kuzeyde Akdeniz kıyısı boyunca devam eder “Atlas Dağları” Fas topraklarından başlamakta, bu dağ sırasının Fas'taki yüksekliği 4165 metreye ulaşmaktadır. Ülke topraklarını boydan boya geçen Atlas Dağları arasında verimli vadiler, yaylalar yer alır. Fas her bölgesi kurak, bir çöl ülkesi değildir. Ülkenin güneyi ve Batı Sahra dışında kalan yerleri yeşilliklerle, palmiye, mantar ağaçlarıyla kaplıdır. Dolayısıyla ülkeye gittiğiniz zaman çöl bölgesine gitmedikçe tanıtım afişlerinde gördüğünüz çöl manzaralarıyla karşılaşma olanağınız söz konusu değildir.

Fas dünyanın en büyük fosfat ve ürünleri üreticisidir. Hizmet sektörü, bunun içinde turizm gelişmiştir. İmalat sektöründe tekstil ve hazır giyim önemlidir. Tarım sektörü işgücünün büyük bölümünü istihdam etmektedir. Tangier, Fés, Agadir üçgeni ülkenin önemli tarım alanlarını oluşturur. Ülkede arpa, buğday, keten tohumu, zeytin, portakal, limon, badem ve hurma ve üzüm yetiştirilir. Turunçgillerin satışında dünyada üçüncü sıradadır.

Fas’a Türkiye’den uçakla yaklaşık 4- 4.5 saatte gidebilirsiniz.. Ülkenin çeşitli şehirlerinde dış bağlantılı havaalanları bulunmasına karşılık; THY ve Fas Kraliyet Havayolları sadece Casablanca şehrine uçmaktadır. Ancak bu şehirden tren, uçak veya otobüsle ülkenin diğer şehirlerine ulaşım kolaydır.

Tüm büyük şehirlerde şehir içi ulaşımda taksi iyi bir seçenektir. İki çeşit taksi söz konusudur. Bunlardan üzerinde “Petit” yazan taksiler, “Grand” mercedes marka taksilere göre daha ucuzdur. Ancak bu taksilerin çoğu, küçük ve oldukça eski model arabalardan oluşur. Taksilerin bir bölümünde eşyalar taksinin üzerindeki bölümde açıkta taşınır. Taksiler; ana caddelerde, turistlerin yoğun olduğu bölgelerde bulunur. Taksiye binecekseniz, otelinizden, gitmeyi düşündüğünüz yerin yaklaşık fiyatını sormanızda yarar vardır. Buna olanağınız yoksa mutlaka taksiye binmeden önce pazarlık yapmanız gerekir. Bazı şehirlerde yakın mesafeler için fayton da iyi bir seçenektir. Ancak faytona binmeden önce de pazarlık yapmanız şarttır.

Ülkede iklim bölgelere göre çeşitlilik gösterir. Denize, Rif ve Atlas Dağları’na yakınlık iklimi etkiler. Deniz kıyısına yakın bölgelerde ılıman bir iklim, Atlas Dağlarının eteklerinde yer alan iç bölgelerde çöl iklimi görülür. Ülke genelinde yaz aylarında hava çok sıcaktır.

Fas deniz, dağ, kara sporlarının çoğunun yapılabildiği ender ülkelerden biridir. Ülkeye gidiş amacınız bu sporlardan birini yapmak ise o durumda ülkeye gidiş mevsiminiz yapacağınız spor türüne göre değişecektir. Ancak seyahat amaçlı gidiyorsanız Fas’a gitmek için en uygun zaman kış aylarıdır. Kasım, aralık, ocak, şubat, ve mart ideal aylardır. Ancak bu aylarda da giyim konusunda dikkatli olmanız gerekir. Zira hava gündüz oldukça ılık ancak geceleri soğuktur. Gece ve gündüz arasında önemli ısı faklılıkları söz konusudur. Bu nedenle seyahat öncesi hava durumunu öğrenmeniz gerekir. Ayrıca Fas’ta bölgelere göre iklim farklılık gösterdiğinden, ülkenin farklı bölgelerini aynı anda ziyaret edecekseniz, gideceğiniz yerlerin tümünün gece ve gündüz hava sıcaklıklarını önceden belirlemenizde yarar vardır.

Ülkede hem kadın hem de erkekler için tam bir giyim kargaşası söz konusudur. Özellikle şehirlerin eski bölümlerinde kısmen de yeni bölümlerinde peçeli, örtülü veya “celleba” giyen kadınlarla, örtülü olmayan kadınlar yan yana birlikte yürüyebilmekte, peçeli veya sıkı sıkıya örtülü bir kadın bisiklet veya motorsikletle dolaşabilmekte, bu konuda bir hoşgörü olduğu görülmektedir. Ancak sokaklarda örtülü dolaşmayan kadınların fazla dikkat çekmeyecek tarzda giyindikleri de gözden kaçmamaktadır.

Fas’ta her bütçeye uygun farklı konaklama seçenekleri söz konusudur. Ancak hijyen koşullarını dikkate alarak otel seçimi yapmak, istenilmeyen sağlık koşullarıyla karşılaşmanızı engelleyecektir. Bu nedenle özellikle seyahat acentalarının düzenlediği turlarla, kış mevsiminde bu ülkeye giderseniz, çok sayıda, iyi hizmet sunan beş yıldızlı otellerden birinde uygun fiyatla kalabilirsiniz. Bireysel seyahat etmeniz halinde konaklayacağınız otelin üç yıldızın altına düşmemesine ve önceden rezervasyon yaptırmaya özen göstermelisiniz. Ayrıca otel seçerken büyük şehirlerde genelde oteller yeni, gezilecek yerler eski şehirde yer aldığından, şehrin yeni tarafında eski şehre en yakın otellerden birini seçmelisiniz.

Fas’ın para birimi Dirhem’dir. Ancak bazı yerlerde Euro da kabul edilmektedir. Kredi kartını ise sadece büyük otel, restaurant ve mağazalarda kullanmaya özen göstermelisiniz. Ayrıca yanınızda bol miktarda bir, beş ve on dirhemden oluşan madeni para bulundurmanızda yarar vardır. Zira sunulan her hizmet karşılığında, bazı yerlerde fotoğraf çekme bedeli olarak sizden para istenmekte, küçük değerli madeni paralar sorununuzu çözmektedir.

Fas’ta fotoğraf çekerken dikkatli olmanızda yarar vardır. Resmi ve askeri yerlerin fotoğrafını çekmemeye dikkat etmelisiniz. Ayrıca bazı şehirlerde, halk, kendi fotoğraflarının veya size ilginç gelen ancak onların çekilmesini arzu etmediği yerlerin, davranışların fotoğrafının çekilmesine, turistik yerlerde de fotoğraf çektikten sonra para ödenmemesine tepki gösterebilmektedir. Fés, Marrakech gibi bazı şehirlerde ise tarihi yerleri gezerken sokaklarda sizin fotoğrafınızı çeken kişilerle karşılaşabilirsiniz. Bunlar yerel fotoğrafçılar olup, sizden veya rehberinizden otelinizin adresini almakta ertesi gün çektiği fotoğrafları otelinize getirmektedirler.

Fas’ta, Casablanca şehrindeki II. Hassan Cami dışındaki camilere Müslüman olmayanların girmeleri yasaktır. Müslüman olanların ise ibadet amacıyla camiye girip bu arada camiyi görmesi söz konusudur.

Fas alışveriş yapmayı sevenler için adeta bir cennettir. Her şehirde büyük bir geleneksel çarşı bulunur. Marrakech ve Fés'teki çarşılar ülkenin en güzel çarşılarıdır. Ayrıca, Fas'ta geleneksel çarşıların dışında, şehrin modern bölgelerinde sınırlı sayıda lüks mağazalar bulabilirsiniz.

Fas’tan alınabilecek hatıra ve hediyelik eşyalar arasında; Fés porselenleri, deriden yapılmış giyim eşyaları, uzun, kadın ve erkeklerin her yerde giydiği, farklı renklerde ve farklı kalınlıktaki kumaşlardan yapılan kapişonlu, tüm vücudu örten entari şeklindeki yerel giysi “Celleba” ve altına giyilen renkli “Babuş” adı verilen terlikler, berberi takıları, gümüş objeler, kilim, dokuma halılar, çeşitli tekstil ürünleri, çeşitli baharatlar, hem yemeklerde hem de güzellik malzemesi olarak kullanılan argan ağacından elde edilen “Argan Yağı”, hançerler, çeşitli bakır objeler, dekoratif “Tajine Kapları” sayılabilir.

Fas, adeta bir “kapılar” ülkesidir. Eski evler İslam geleneği gereği kalın duvarlar arkasındaki bahçeler içine yerleştirildiğinden kapılar ön plana çıkmış, evlerin, sarayların, medreselerin giriş kapılarına büyük bir özen gösterilmiştir. Ahşap işçiliğinin muhteşem örneklerini görebileceğiniz kapılardaki tokmaklar da en az kapılar kadar şık ve anlamlıdır. Eski evlerin kapılarında genelde iki farklı büyüklükte tokmak yer almakta, ev sahibi gelen kişinin kadın mı?, erkek mi? olduğunu çalınan tokmağın sesine göre belirleyebilmektedir. Bu nedenle Fas’tan alınabilecek hediyelik eşyalar arasına içlerinde ayna bulunan kapıları ve tokmakları da eklemenizde de yarar vardır.

Fas’ta alışveriş yaparken dikkat edilecek en önemli konu iyi bir pazarlık yapmaktır. Ancak bu ülkede diğer doğu ülkelerinde olduğu gibi ne kadar iyi pazarlık yaparsanız yapın aldığınız malı aynısını mutlaka daha ucuza alan bir kişi ile karşılaşmanız kaçınılmazdır. Bir malı beğendiğinizde satıcının verdiği fiyatı dikkate almadan asla vermeyeceğini düşündüğünüz bir fiyatı söylerseniz satıcının tepkisi, size fiyat hakkında belli bir fikir verebilecek, kısmen fazla fiyat ödemenizi engelleyebilecektir. Ayrıca alışveriş yapmayı düşünmüyorsanız asla tezgahlara yaklaşıp fiyat sormayın. Bir malı elinize alıp incelemeyin. Zira artık satıcının ısrarından, hatta sokak satıcılarının sizi sürekli izlemesinden kurtulamazsınız. Sadece ufak bir hatıra eşya alacaksanız en iyi yöntem geleneksel çarşıları sadece görmek için dolaşmanız, alışverişinizi kaldığınız otel veya havaalanından strese girmeden yapmanızdır.

Fas güvenlik açısından fazla sorun yaşanacak bir ülke olmamakla birlikte, halkın gelir düzeyi çok düşük olduğundan dikkatli olmanızda yarar vardır. Pasaportunuzu ve fazla paranızı otelde bırakmanız, çarşı ve kalabalık mekanlarda, dar ve karanlık ara sokaklarda dikkatli olmanız, bir seyahat acentasıyla gitmişseniz özellikle Casablanca şehir merkezindeki otellerde bavullarınız otobüse yerleştirilirken yanında bulunmanız iyi olacaktır.

Sağlık koşulları açısından Fas’ta gidilecek yöreye göre hareket edilmesi önemlidir. Ülkenin güney bölgeleri ve Batı Sahra Bölgesi’ne gidecekseniz gerekli sağlık malzemelerini yanınızda götürmenizde hatta bazı hastalıklara karşı aşı olmanızda yarar vardır. Ancak kuzey bölgesine ve Fas kraliyet şehirlerine bir seyahat düşünüyorsanız bu durumda sadece çeşme suyu yerine şişe suyu kullanmanız, temizliğine emin olmadığınız yerlerde çiğ sebze ve meyve yememeye, açıkta satılan ürünler almamaya özen göstermeniz yeterli olacaktır.

Fas mutfağı çok zengin ve lezzetlidir. Fas mutfağında Fransız, İspanyol, Berberi ve Doğu mutfağının etkileri görülür. Fas’ta genellikle yemekler et ürünleri ağırlıklıdır. Bol miktarda baharat ve değişik aromalar, farklı sebze ve meyveler yemeklerde kullanılır. Ülkenin geleneksel yemeklerinin başında farklı et ve sebzelerle yapılan güvece benzeyen "tajine" gelir. İnce bulgura benzeyen 300’e yakın çeşidi bulunan “kuskus” Fas mutfağının vazgeçilmezidir. Ayrıca kebap, deniz ürünleri çok tüketilen besinler arasındadır.

Fas’ta yemek yiyebileceğiniz yerleri belirlerken fiyatı yanında hijyen koşullarına dikkat etmenizde yarar vardır. Açık alanlarda kurulan tezgahlardaki yemekler lezzetli ancak biraz riskli olabilir. Bu nedenle daha hijyenik koşullara sahip mekanları tercih etmeniz gerekir.

Fas’ta büyük şehirlerde her çeşit restaurant bulunur. Fast food yiyecek yerleri şehirlerin yeni bölümündedir. Küçük şehirlerde seçenekler daha sınırlıdır. Deniz kenarlarında ise balık lokantaları zengin çeşitler sunar.

Fas mutfağını sunan restaurantlardan bir bölümü turistlere yönelik olarak düzenlenmiş, bir çoğu dışarıdan bakılınca fazla bir özelliği olmayan ancak içine girilince inanılmaz güzellikte çinilerle ve oymalarla süslenmiş, yöresel yemeklerin sunulduğu yerlerdir. Bu yerlerin bir bölümünde de yemek sırasında yerel müzik gösterileri yapılır. Bu mekanlarda yemekler çok şık renkli porselenler içinde sunulur. Yemekte ilk olarak sebze ve meyvelerden yapılmış mezeler ikram edilir. Daha sonra huni şeklinde kapağı olan terracotta tajine kabı içinde ana yemek getirilir. Tatlı veya meyve ile yemek tamamlanır. Üzerine mutlaka nane çayı ikram edilir. Yemeklerin sunumu ve görüntüleri sizde sürekli fotoğraf çekme arzusu uyandırır. Turistik restaurantlar dışında yöresel yemek yenilebilecek daha pahallı ve daha şık restaurantlar büyük şehirlerde bulunur.

Fas’ın ulusal içeceği “Nane Çayı’dır (Mint Tea)”. Bu çay hemen her yerde içilir. Bazı mekanlarda size nasıl hazırlandığı özel bir seremoniyle gösterilir. Çayın yapılışı sırasında içine şeker eklendiğinden içerken içine şeker koymanıza gerek kalmamaktadır. Ayrıca lezzetli portakallardan yapılan portakal suyu ve elma suyu en çok içilen içecekler arasındadır. Biralar arasında “Casablanca Beer” ile “Flag Spéciale” en çok tercih edilen biralardır. 3 önemli şarap üretim alanına sahip olan Fas’ta; en iyi kırmızı şaraplar arasında “Amazir”, “Siroua”, “Guerrouane”, ve “L’Oustalet” sayılabilir.

Fas’ta Fransızların etkisiyle cafe kültürü yaygındır. Ancak şehrin modern bölgelerindeki bazı cafeler dışında, cafeler genelde erkeklerin toplanma alanıdır. Cafelerdeki oturma düzeni de caddeyi veya yolu görecek, çevreyi izleyecek şekildedir.




GEZİ ÖNCESİ;



Oldukça hareketli ve gergin günlerde Fas gezisi yapacağız anlaşılan. Oysa, Fas uçak biletini 5 Kasım günü almıştım Air Arabia’dan. İnternette gezinirken, 138 $’lık tek yön gidiş bileti cazip gelmiş ve bir anda, eşimle Fas’ı gezdikten sonra, Cebel-i Tarık’tan İspanya’ya geçer, bir anlamda; Marok kültür ve sanatının izlerinin rahatça sürülebileceği Endülüs kentlerinde dolaşır, sonra, Seville’den, karayolu ile Portekiz’i, Lizbon ve Porto’yu arşınlayıp Barselona’dan döneriz şeklinde bir plan yapmıştım.

İspanya’dan, Portekiz’e geçiş karayolu ile olmalıydı, zira, anlamsız bir inatla, Portekiz, diğer Avrupa ülkelerinin aksine, yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşlarından vize istiyordu. Anlatılanlara göre, insanı bezdirecek kadar da ağdalı bir işlemleri vardı. Ne kadar garip; İspanya’nın vizesiz kabul ettiği birini, Portekiz, serbest dolaşım olduğu halde, vize seremonisine sokuyordu. Otobüsle veya trenle, bir kentten diğerine geçer gibi geçtiğiniz iki ülke arasında, ( havaalanı hariç ), kimsenin sormayacağı vizeyi taşıyacaktım pasaportumun üzerinde.

Kaldı ki; bileti aldığım günlerde, aylarda, 26 yaşındaki Tunus’lu genç Muhammed Buazizi, sebze tezgahı yüzünden polisle tartışıp, kendini yakmamış, Kuzey Afrika ülkelerinde, halk hareketleri boy atmamıştı daha. Bugün, (22.02.2011 ), Libya yanıyor, hiç mi hiç ihtimal veremediğim bir ülkede, Libya’da, paranoyak bir kasap, aralarında binlerce kilometre mesafe olan kentlerin tümünde başlayan isyan ve yağma olayları devam ederken, televizyonlarda 22 saniye de olsa boy gösterip, “ yıkılmadım, ayaktayım “ diyor, ama, bu tablo bile; Kaddafi’nin, karpuz kabuğuna basmanın arefesinde olduğunu ifade etmeye yetiyor.

Gerçi, tüm Kuzey Afrika’yı saran bu isyanların hedefindeki diktatörler, halklar üzerinde, derin bir hegemonya kurmuş olsalar bile, isyanların temelinde, demokrasi, adalet gibi insani değerlerden çok, tarihlerinden hatırladıkları, yağma ve ganimet geleneğinin yönlendirici olduğunu sanıyorum ben. Her ne kadar, Mısır’daki kurumsallaşma ile Libya’nın kabile toplum yapısı farklılıklar gösterse de; yarını belli olmayan, daha doğrusu, Amerika ve Batılı devletlerin satranç oyununda, uzak görüşlerine göre biçimlendirilecek bir süreç başlıyor artık.

Ne hikmetse; ülkemiz üzerindeki BOP ( büyük Ortadoğu projesi ) senaryolarını dillerinden düşürmeyenler, bu zavallı, her türlü çağdaş düşünce ve kültürden yoksun bıraktırılmış insanların, demokratik taleplerini olduğunu, hatta, işçi sınıfının iktidar yürüyüşüne başladığını söyleyebiliyorlar.

Nereden nereye geldi konu. Fas’ta gezdiğimiz günlerde Hüsnü Mübarek’in nafile direnişini takip etmeye çalıştım. Marakeş’ten Fes’e giderken, gece treninde, yanımdaki Moritanya’lı, “ Mübarek artık president değil “ deyince, Mısır tarihindeki yeni sayfayı kimlerin yazacağını düşünmeden edemedim. Cezayir yer yer hareketleniyor, Yemen ve Bahreyn’de yöneticiler, reform sözleri vererek, tansiyonu düşürmeye çalışıyorlar. Fas, bu coğrafyada, monarşi ile yönetilen tek ülke. Genç kral Sidi Muhammed 6, laik ve reformcu yapısı ile halkı tarafından seviliyormuş. Parlamento üyelerini belirliyor, hükümete, monarşiye yakın duran, laik bir elit kesim hakim. Kral ise, savunma, güvenlik ve ekonomi gibi kilit öneme sahip politikaları ve reform projelerini yönetiyor ve genellikle de kendisi girişimci olarak müdahil oluyor, bu projelere. Kendin pişir, kendin ye demek daha doğru herhalde. Fas’ın da bir AKP’ si var, radikal İslamcıların partisi, kral’ın müritleri ise laik İstiklal Partisine destek veriyor. AKP’ nin son seçimlerde tehlikeli oy artışını hisseden kral, zekice bir senaryo ile AKP oylarını, bir bakanına kurdurduğu yeni bir parti vasıtası ile böldürüp, elimine etmeye başardı.

Hatırladığım bir notu da aktarıp, asıl konumuz Fas gezimize dönelim. Bilmem, Mağrip halklarından Fas’lılar için ne denli geçerlidir ama; Fransız sömürgecilerin, bu coğrafyadan çekilirken, yakalarını silkerek, “ çok şükür, bu bataklıktan çekiliyoruz “ demeleri ilginç gelmişti bana. Uçağa bindiğimiz 10 Şubat 2011 tarihi itibarı ile Marok halkının, medyaya intikal eden bir kıpırdanışı yok.

Aradan geçen zaman içinde, Lonely Planet’in, karınca duasına benzettiğim yazılarını okudum, tercüme etmeye çalıştım.



10.02.2011 ( İSTANBUL - KAZABLANKA - MARAKEŞ )




Gün geldi, Taksim’den, akşam trafiğinin curcunasında, Havaş otobüsü ile Sabiha Gökçen Havaalanına geldik ( 13 TL ). 2009 Şubatında, yine buradan, Hindistan’ın Bangalore havaalanına uçmuştum, eşimle. O günden bu yana, büyümüş, güzelleşmiş havaalanı. Malum seremoniler sonrası, pasaport polisinin önündeyim. Çıkış damgasını vurmayınca, soruyorum neden diye. Cevap; “ yaşlılara vurmuyoruz. “ , hoppala; dakika bir, gol bir. Yahu, yaşlı adamın, Fas topraklarında ne işi var.

Üç beş aydır, uçuş mili kazanırım diye “Shop and Miles “ kartı kullanıyorum, Uzak Doğu uçuşlarında gerekli 50000 mili biriktiririm, uçuşu bedavaya getiririm diyerek. Ancak; yaptığım hesaba göre, 3-4 yıl sonra bu hakkı kazanabileceğim, tabii, her yıl, bir miktar milimi de makaslayacaklar. Dört yılda biriktirebileceğim miller için, her yıl 350 TL kart ücreti ödeyeceğim. Bu bedelleri bir yana koysam, ciddi bir firma ile uçabilirim. Ahlaksız sermayenin, ahlaksız teklifi bu; “ harcadıkça kazan ! ) Havaalanında, her yıl dünyanın kart ücretini ödüyoruz, Loung’a girelim, eşime bir jest yapayım diyorum, konusunda lider olan bankanın bu hizmeti yok. Biz de, bir kenara çekilip, 201-B kapısının açılıp, uçağa alınmamızı bekliyoruz.

On iki dakikalık, önemsiz bir gecikme ile kalkıyor Air Arabia’ nın A- 302 uçağı. Koca uçakta topu topu 15 kişiyiz. Az sonra, kol dayamalarını kaldırıp, uzanıyoruz, peş peşe. Saat 00.20’de kalkan uçak, Fas yerel saati ile 03.35 ‘de Kazablanka havaalanında olacak, güne, uykusuzluğun verdiği, bedbinlikle başlamak istemiyoruz. Boynumun ağrısına uyandığım bir anda, varış anonsu da yapılıyor, dört saat on dakika süren uçuş, Muhammed 5 havaalanında bitiyor, selametle.

Pasaportlarımızın üzerindeki ay-yıldızdan mıdır, gümrük polisleri uğraştırmıyor, sırt çantalarımızı x-ray ‘ a bile sokmuyorlar. Gün doğumuna kadar bekleyeceğiz burada, kafeden, bekleme salonuna kadar, pek çok mekan değiştiriyoruz. Fas, bize göre iki saat geride. İnternetten aldığım bilgiye göre, şehir merkezine gidecek ilk otobüs 07.30 ‘da hareket edecek. Herhangi bir otel rezervesi yapmadığım için, gece yarısı otel aramaktansa, burada, koltukların üzerinde kestirmek daha az eziyetli geliyor. Hem, gezi heyecanı içerisinde dört saat bekleme nedir ki, gelip geçer. Sabaha karşı, bekleme salonuna da hakim oluyor ayaz. Kafe’de çay arıyorum, yok, hiç sevmediğim, adlarını bile bilmediğim ( gerçi bu isimler, şu günlerde ülkemiz kafelerinde pek popüler ) bir kahveden sipariş ediyoruz, bir parça ısınırız umuduyla ( 16 Dr). Bardak bitiyor, ama üşümemiz asla. Geniş salonda, ileri geri dolaşmaya başlıyoruz.

Saat 07.00 ‘ e doğru dışarı çıkarak, CTM otobüslerinin nereden kalktığını soruyorum bir polise. İngilizcem tosluyor, adam, Fransızca bir şeyler söylüyor, hiçbir şey anlamadım demeyeceğim, düşük sezon olduğu için, buradan Kazablanka kent merkezine otobüs olmadığın anlayabiliyorum. LP ‘ de bu konuda, hiç bilgi olmayışı, bu konuda huylandırmıştı beni. Bir de, tren ve taksi kelimelerini anladım. Fas’ta iki çeşit taksi var; Grand taksi denilen, çoğu, 25-30 yaşında ama hala işlevsel, bizim manda kasa da dediğimiz 123 model Mercedes’ler, ki beyaz boyalılar. Bir de; kırmızı boyalı, küçük, süspansiyonu zayıf Dacia, Fıat gibi petit taksiler. Kenarda, insanların üzerine çullanacakmış gibi bekleyen şöförlere yaklaşıyorum, 400 Dirhem istiyorlar, yani 37 €. Anlaşıldı ki; Havaalanın zemin katındaki tren istasyonundan, Kazablanka ’nın Casa Vovageurs istasyonuna trenle gideceğiz. 07.00 trenine binmek için yürüyen merdivenleri indiğimizde, bilet gişesinin önünde, öfkeli, bağırıp çağıran bir kalabalık çıktı karşımıza, gişede kimse yok. Kime sorsam, Fransızca bir şeyler anlatıyor heyecanla. Dört dakika sonra kalkacak tren için bilet alma telaşındayım, görevli yok. Yanımdaki bir kıza soruyorum; “ neler oluyor “ diye. Hayret İngilizce konuşuyor; “ bugün tren yok, biletleri geri verip paramızı alacağız “ diyor.

Hayırdır, ayağımızın tozuyla grev getirdik Fas’a anlaşılan. Az sonra gişe görevlisi yerine oturuyor ve sıraya girenlerin biletlerini alıp, paralarını iade ediyor. Paralarını alanlar da, çantalarını, bavullarını sürükleyerek, yürüyen merdivenlere yöneliyorlar, dışarı çıkmak için, söylenerek. Bu arada bir gençle, çat pat İngilizce konuşuyorum. Üç kişi olduklarını, biz de katılırsak, Kazablanka’ya, taksi tutacaklarını söylüyor. Tren bileti 40 Dr, Grand taksi 250 Dr. imiş. Olur diyorum, bu farka değer, hep birlikte, yukarı, taksilerin yanına çıkıyoruz. Daha doğrusu, taksilerin dizildikleri yere. Tahmin ettiğim gibi, taksi yok. Sonunda, bir taksi geliyor ve 400 Dr. istiyor, beş kişi olduğumuz için, polis ceza yazacakmış. Daha kesilmeyen cezanın bedelini tahsil ediyor kurnaz. Gruptaki genç kız bir ara telefonda Türkçe konuşmaya başlıyor. Soruyorum, Fas’lı imiş, Türkiye’de bir lojistik firmasında çalışıyormuş. Az sonra, Kazablanka’ya ilerlerken, araçta, hava gerginleşiyor, şöförle sert konuşuyorlar. Adam, adam başı 20 Dr. daha istiyormuş. Aldırmıyorum, inerken dalaşır, vermeden yürürüm diyorum. Belli ki; adam ahlaksız. Yarım saat süren yol Kasablanka’ya yaklaştıkça şişmeye, trafik kilitlenmeye başlıyor.

Kazablanka, aynı adlı filmden olsa gerek hep bir romantizm çağrıştırır bana. Humprey Bogart ve İngrid Bergman’ ın oynadığı filmin konusu II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında geçer. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman toplama kampından kaçarak Kasablanka'ya gelir. Amacı Lizbon'a, oradan da ABD'ye iltica etmektir. Fakat bütün umutları, şans eseri Kasablanka'nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Rick'e bağlanmıştır. Rick, kaçış için gerekli olan pasaportlara sahip tek kişidir. Öte yandan Rick'in, Victor'un yakalanması ya da ölmesi için önemli bir nedeni vardır. Victor'un karısı Ilsa, Rick'in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır. Filmin bir özelliği de; defalarca çekildiği halde, senaryosunun her seferinde yeniden yazılmasıdır.

Daha ilk anlarda, şöför bize, Kazablanka’nın romantizmden uzak, hır gür kenti olduğunu müjdeler gibi. Bugünkü kentin yerinde 12. yüzyılda Anfa adlı bir Berberi köyü vardı.15. yüzyılda korsanların merkezi durumuna gelen köy, 1468'de Portekizlilerce yakıldı. 1515'te bölgeye dönen Portekizliler burada Casa Branca adlı adında bir yerleşme kurdu. 1755'te büyük hasara yol açan bir depremden (1755 Lizbon Depremi) sonra boşaltılan kent, 18. yüzyılın sonlarında Sultan Sidi Muhammed bin Abdullah'ın emriyle yeniden kuruldu.Ardından, kente Casablanca adını veren İspanyol tüccarlar ve öteki Avrupalılar buraya yerleşmeye başladılar. Bu dönem nüfusun çoğunluğunu Fransızlar oluşturuyordu; gene aynı anlama gelen Fransızca Maison Blanche adı da Casablanca kadar yaygın bir kullanım kazandı. 1907'de Fransa Kazablanka'yı işgal etti. Kent, Fransız protektorası olduğu sürede (1912-1956) Fas'ın en büyük limanı haline geldi. II. Dünya Savaşı sırasında 1943'te, kentte bir İngiliz-Amerikan zirvesi toplandı. Özellikle Kazablanka limanı çevresinde ticaretin hızla gelişmesi sonucunda kent, Fas ekonomisinin merkezi haline geldi. Sanayi sektöründeki işgücünün % 60'ı ile toplam üretimin % 39'unu tek başına Kazablanka karşılamaktadır. Dünyanın en büyük üçüncü camisi olan ve en uzun minaresine sahip II.Hasan Camii Kazablanka'da bulunmaktadır.

Casa Blanca, Fransızca’da beyaz ev demek, Arapça karşılığı da Dar ül Beyza. Ancak, gezi öncesi araştırmalarımda; Hasan 2 Camiinden başka, fazlaca kayda değer, gezilecek yeri olmadığından, öğlene kadar dolaşıp, sonra da, Marakeş otobüslerine binmek niyetindeyiz.

Atlantik Okyanusunu ilk kez gördüğüm, Sidi Muhammed Bin Abdullah Bulvarında ilerlerken, karşıdan, bütün heybeti ile Hasan 2 Camii görünüyor. Taksiyi inmek üzere durduruyorum, şöför benden önce inip, yanımda dikiliyor ve avucunu açıp, iki kişi için 40 Dr. istiyor. Araca bindikten sonra istenen bu farkı ödememekte kararlıyım, başlıyoruz, bağırıp çağırmaya. Tabii, ne o beni anlıyor, ne de ben onu. Trafik polisi fazla yolcu aldığı için ceza yazmadığına göre, bu farkı neden talep ettiğini soruyorum. Adam yüzsüz. Türkçe bilen kızcağız, “ siz vermezseniz benden alacağını söylüyor “ deyince, gevşiyorum ister istemez. Havaalanında aldığım 200 Dr. bitti bile. Çaresiz, Euro veriyorum, Dirhem olarak üzerini veriyor terbiyesiz, uzaklaşırken ben bağırıyorum, o da bağırıp duruyor. Anlaşılan, oldukça renkli geçecek Fas gezimiz.

Bulvarın karşısına, Atlantik dalgalarının köpürerek kırıldığı sahil tarafına geçiyoruz. Hasan 2 Camii, deniz doldurularak yapılmış, gerçekten heybetli bir yapı. Ayasofya’yı bir paket gibi, rahatlıkla içine alabilirmiş ve yapımı için, doğru ise 1 milyar dolar harcanmış. Kemerli kapılarından girilen geniş avlusunda, bu debdebeye şaşkın bakıyoruz bir süre. Mekke'deki Mescid-i Haram'dan ve Medine'deki Mescid-i Nebevi'den sonra dünyanın en büyük üçüncü camisi olarak bilinir. Fransız mimar Michel Pinseau tarafından tasarlanan ve Bouygues tarafından inşa edilen cami, Atlantik kıyısında denizin doldurulması ile elde edilen bir alan üzerine inşa edilmiştir. Aynı anda 25.000 kişinin namaz kılmasına olanak verecek derecede geniş olan caminin minaresi, 210 metrelik ( pek çok kişi Atakule’den yüksek olmadığı için 150 m. yi geçemeyeceğini söylüyor ) uzunluğu ile dünyanın en uzun minaresidir.

İki- üç top sahası büyüklüğündeki avluya araç girişi yasak, pek çok noktada polis bulunuyor. Saat 09.00 ‘ da ziyarete açılacakmış, giriş ücreti 120 Dr. olunca, ben, Müslümanız diyerek, bu paradan yırtma gayretindeyim. Ama görevliler gayet antrenmanlı, “ namaz saatinde gel, namaz kılar, parasız girmiş olursun “ diyor. Sonra da, bize, 60 Dr, bilet kesebileceğini söylüyor. Eh, öyle olunca, ki 120 Dr. de aslında kabulumdü, ne öğle namazını beklemeye ne de para ödememek için namaz kılmaya gerek var. Dışarıdan fotoğraf çekelim, 09.00 ‘da geliriz diyerek, yine avluya çıkıyoruz. Meğer, saat başı, rehberli tur düzenleniyormuş, içerisini ziyaret için. Bu kez de; 10.00 ‘ a kadar bekliyoruz. Bilet kesen görevli, bilgisayarının masa üstündeki güzel bir kadının fotoğrafını gösteriyor bana ve “ tanıyor musun ? “ diyor. Magazin bilgim sıfır olduğu için eşim imdadıma yetişiyor. Bir dizi filmin oyuncusu Tuğba bilmem ne imiş. On beş gün önce Kazablanka’ya gelip, bu camii gezmiş.

İçeri girmeyi bekleyen 40-50 kişilik bir turist grubu var. Bir Japon grubu ile İngilizce bilen rehberin peşinde giriyoruz camiye. Fas'ta büyük etkisi olan Kral 2. Hasan'ın bir rüyası üzerine yapımına başlanan bu muhteşem cami, kralın rüyasına uygun şekilde İslam'ın en batıdaki simgesi olarak, 4 te 3ü Atlantik Okyanusunun üzerine inşa edilmiş. 1980 yılında yapımına başlanan cami, sekiz yılda tamamlanmış. Aynı anda 80 bin kişinin namaz kılabildiği ve çok ince bir işçiliğin ürünü olan Hasan 2 Camiinin üzeri, açılabilir konumda inşa edilmiş. İki katlı cami Fas'ın karakteristik özelliklerini ve Emevi etkilerini birlikte barındırıyor. Küçük bir kısmı ibadete açık, halılarla kaplı. Devasa sütunlar, sütun başları ve sütun başlarında, derin mukarnas işçiliği sergileyen ziyarete açık olan bölümün, buz gibi mermer zemin üzerinde yürüyoruz. Doğal olarak, ayakkabılarımız çıkartıldı ve uzatılan poşetlere konuldu. Uçuk soluk pembe bir zemin üzerinde yürüyorum. Rehberi dinlemek gibi bir derdim yok, onun yanında harcayacağım zamanı, fotoğraf çekmeye ayırırım. Detaylı bilgileri pek çok kaynaktan öğrenmek mümkün. Sütunlar arasını bağlayan kemerler, Maroc hatlarına sahip. Tavana doğru, yer yer, bu kez, şaşırtıcı bir ahşap işçiliği başlıyor ve tavan tamamen ahşap işlemeli ve simetrik desenlerle kaplı. Tavan ve sütun araları, yine Maroc desenleri ile çevrilmiş panolarla kaplı, çoğunun üzerinde, yaldız veya altınla yazılmış Arapça ayetler olmalı.

Kazablanka’nın, modern sahil kesimi Ain Diyap’taki Korniş’le beraber, gezilebilecek iki yerden birisi burası okuduklarıma göre ve doğru da. Mabedlerin heybetini, tevazü vaz eden dinlere hiçbir zaman yakıştıramamış birisi olarak, bu görkemli mekanı, geçmişin çizgi ve kültürüne saygılı, sanatın ( kopya da olsa ) ruh titremelerine yol açan, dingin bir ürünü olarak değerlendirmekle yetiniyorum.

Buz kalıbı kadar soğuk zeminlere basıyorum bir saattir, fotoğraf çekme aşkına. O kadar ters ışık var ki; ekipmansız, tripodsuz, çok yanılacak ve aradığım fotoğrafları alamayacağım tahminimce. Alt katta, abdest alma mahalline indiriyor rehber, yok; basit bir şadırvan değil, karşımıza çıkan. Pek çok irili, ufaklı sütunla desteklenen ve yukarıdaki caminin aksine, pek de yüksek tavanları olmayan bu mekanda, yine yukarıdaki mekanın abartılı Marok sanatı yerine, daha sade sütun başları ve kemerler tercih edilmiş. Sütun ayaklarında Marok desenli çiniler, kemer alınlarında yine geçmiş kültürü yansıtan desenleri ile panolar var. Dev mantarları andıran fıskıyeli çeşmeler, uzay gemilerini andırıyor. Belli ki; kullanılmıyor bunlar, ya da, Fas hanedanı geldiğinde işe yarıyor. Zira, her yer tertemiz, abdest alınıp, sümkürürken, yanındakinin üstünü başını batıran bir gelenek devam etmiyor, civarda, hüküm süren temizliğe bakılırsa.

Camiden çıkınca, daha da yükselmiş güneşin sıcaklığını hissediyoruz üzerimizde. Caminin tam karşısındaki Molla Yusuf bulvarından Kazablanka’nın içlerine giriyoruz. Amacımız, Marakeş otobüslerinin durağını bulmak. Fas’ta, iki tür otobüs işletmeciliği var. Biri CTM isimli, düzenli, daha konforlu, bagajlarınızı fiş karşılığı güvenle teslim edebileceğiniz ve genellikle Fas’lı ekabiranların tercih ettiği firma. Bunların durak ve varış noktaları kendilerine ait yerlerde. Bir de; halkın kullandığı, yıpranmış, turist yolculara iki misli fiyatla bilet satma gayretinde olan ve her kentte, ana otobüs terminallerini kullanan diğer firmalar.

CTM otobüslerini kullanalım diyoruz, bu Mağrip ülkesindeki ilk yolculuğumuzda. Hava ısındı, sırt çantalarımız iki kat mont ve polar ve diğer giysilerle, havaalanının soğuğundan korunmak için lahanalar gibi kat kat olmuşuz. Kasablanka’nın Medinasını ( eski çarşı ) bir bulsak, Shareton Hotelin arkasındaki CTM terminalini bulacağız. Yolda çevirdiğim bir Allahın kulu, İngilizce bilmiyor, soruma motor gibi bir Fransızca ile cevap veriyorlar. Eşim, ortaokulda Fransızca görmüş, yakalayabildiği bir kelime ile tercüme etmeye çalışıyor kadıncağız, ama nafile. Sonunda, bir turizm firması görüyor ve hemen içeri atıyorum kendimi. Türk olduğumuzu öğrenince, daha da ilgileniyorlar ve bir harita çizerek uzatıyorlar. Önce, devasa Hyatt Oteli buluyor, karşısındaki Kraliyet Ordu Bulvarı, derken Molla İsmail sokağında, Shareton Hoteli’nin arkasında, hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir yerde buluyoruz CTM terminalini. Gişedeki kız, Marakeş otobüsünün 13.30’ da hareket edeceğini söylüyor, tam bir saat var. Biletlerimizi alıyor ( 85 Dr/ kişi ) ve geceden darbeli eşimi bekleme salonunda bırakıp, az önce, devasa kapısını ve duvarlarını gördüğüm Medina’ya yollanıyorum. Biliyorum, Medina’nın içerisine dalarsam, çıkmam çok zaman alacak. Bu yüzden ihtiyatla, bir iki labirentine girip çıkıyor, taş işlemeli giriş kapısını, kafalarındaki şapkaları kadar renkli ve yüzsüz su satıcılarını, palmiyelerin ardına gizlenmiş caminin güzel minaresini fotoğraflayarak, yiyecek ve içecek bir şeyler alıp, terminale, eşimin yanına dönüyorum.

Kazablanka’da ilk intibaam, klasik ve kaotik Arap kentlerinden çok daha düzenli ve temiz oluşu. Her kentin baş belası trafik burada da çıldırtıcı boyutlarda. Arapça ve Fransızca ortak dil gibi, gördüğüm pek çok yazı her iki dilde de yazılmış. Aklıma, gezdiğim Ortadoğu ve Balkan topraklarında, Osmanlı eserlerinin kitabelerini okuyamayışım geliyor. Çağdaşlık, ilerleme adına, yüzlerce yıllık dilimizden koparılmış olmanın eksikliğini hissediyorum tekrar.

Hareket saati gelince, otobüse ilerliyorum, tahmin ettiğim gibi, kapıdaki görevli, sırt çantalarımızı, yandaki bagaj servisine yönlendiriyor. Tartıyorlar ( ikisi 14.7 kg ) ve bilgisayar çıktısı bilet karşılığında 5 Dr. alıyorlar.

Onbeş dakika gibi, önemsenmeyecek bir gecikmeden sonra hareket ediyoruz. Yer yer bakımlı, bazen de derbeder mahallelerden geçerek, kent dışına çıkıyor ve dümdüz uzanan bir yolda, 90 km. sabit hızla ilerliyoruz. İki saattir otoyoldayız, çok seyrek araç görüyorum. Henüz bir yerleşimden de geçmedik. Uzaklarda, kerpiç, çatısız, basık evlerden oluşan köy ve çiftlikler çarpıyor gözüme. Bahar hüküm sürüyor bu topraklarda, ağaçlar çiçek açmış, uzanıp giden buğday, zaman zaman pirinç tarlaları yemyeşil. Yeşilin bittiği yerlerde, toprak fonuna karışmış olduğu için zor fark edilen kerpiç evli köylerde, beyaz boyanmış, kare kesitli Mağrip minareleri hemen ayırt ediliyor. Birde, kirli koyunların hemen yanında zıplayıp duran, yeni doğmuş, kar beyazı kuzular, ortamla tam bir kontrast oluşturuyor. Kır çiçekleri çılgınca yayılmış, yeşil çimenlerin arasına.

Mısır’da yıllar önce gördüğüm, bereketli Nil boyunca uzanan sefalet manzaraları ile daha karşılaşmadım bu ülkede, inşallah da karşılaşmam. Evlerin yanında, hayvanların ihtiyacı için yığılıp, üzeri toprakla sıvanmış kuru ot depoları, sandukaya benzer görünümleri, köylere başka bir boyut katıyor. Çocuklar, 5-10 koyunun peşinde çobanlık yapıyorlar. Kazablanka’da çok cami gördüğümü hatırlamıyorum, kırsal kesimde, küçücük köylerde bile yükselen bir minare dikkatimi çekiyor.

Üç saat sonra, Yüksek Atlas Dağları karlı tepeleri ile önümüzde belirmeye başlıyor. Atlas Dağları, Mağrip ülkeleri olan Fas, Tunus ve Cezayir’i de içeren 2400 km. uzunluğunda bir silsile, en yüksek yeri Marakeş’in güneyindeki 4167 m. yüksekliğindeki Toubkal. Akdeniz ile Sahra çölünü, sadece iklim olarak perde gibi ayırmakla kalmaz, güneyde yaşayan Berberi ve Arap kabileleri’ni de farklı kültür ve gelenekleriyle ayırır.

Güneye ilerledikçe, sağımdaki güneş, usul usul devriliyor. 16.45’de 1.5 milyon nüfuslu Marakeş kentine giriyoruz. CTM otobüs durakları genel duraklardan ayrı olduğu için, nerede olduğumuzu kestiremiyoruz. Oysa, biz, Marakeş’in Doğu Masalları Platosunu andıran Medina’sının yanıbaşında, Cuma el Fına civarında konaklamak istiyoruz. Etrafımı saran taksicilerle ilk restleşmem başlıyor, halbuki; hiç değilse eşimin yanında, bunlarla kapışmamak için söz vermiştim kendi kendime. İnatla istedikleri 3 Dr.’i vermiyorum. Hatırlatayım; 1 € = 11 Dr. Böyle bir inat benimkisi. İnanın cimrilik değil, taksi fobisi bu. Tahminim üzerine, çantaları yüklenip, Muhammet 5 Bulvarına doğru yürüyoruz. Bir kavşakta, bisikletle dolaşan kızlara, Cuma El Fına’ya nasıl gideceğimizi soruyorum. Az ilerideki durağıve 11 nolu otobüsü tarif ediyorlar. Anlaşıldı, sorularımı daha çok öğrenci gençlere soracağım, İngilizce anlaşabilmek için. Çok beklemeden geliyor otobüs, biniyoruz ( 3.5 Dr ). Az sonra Medina duvarları boyunca uzanan caddede ilerliyoruz. Hava kararırken iniyoruz otobüsten. LP ‘nin haritası hak getire. Korkarım, tüm okuduklarımda da belirtildiği gibi; harita kullanmak pek mümkün olmayacak bu kadim şehirlerde. Az ileride, Cuma El Fına’da kurulmuş tezgahların, gaz lambalarının ışıkları görünüyor. Daha önce oluşturduğum otel listesine bakmadan, ilk gördüğüm Hotel Ali levhasına yürüyoruz. Meydanın yanıbaşında, temiz, yabancıların tercih ettiği bu yere istenen 350 Dr’i, 300 Dr ‘e çekerek yerleşiyoruz. ( Kahvaltı dahil ). Çantaları bırakıp, hemen, aşağıdaki kalabalığa, Cuma El Fına Meydanına atıyoruz kendimizi. Karanlıkta, tezgahların, seyyar lokantaların ışığında, çağlar öncesi, bir kent yaşamı ve ticaretinin içinde buluyoruz kendimizi.

Cuma El Fına, Unesco Dünya Koruma Mirası Listesinde. Bu denli ünlü, Fas’a gelen bir yabancının uğramadan gidemeyeceği bir alan olmasına rağmen, ne hikmetse, genel aydınlatma yapılmamış. Tezgahlardaki gaz lambalarının ışıkları, insanların silüetlerini, meydanın taşlarına, yüzlerinin gölgelerini ürkünç çizgilere dönüştürüyor. Hepsi seyyar olduğu anlaşılan, yemek tezgahları, beyaz muşambalarla kaplanmış masaların etrafındaki pratik sıralar, yerli yabancı pek çok insanla dolmuş. Mangallardan yükselen dumanlar, üzerimizde bir gecede çıkmayacak kokular oluşturacak muhakkak. Tezgahların etrafında bir iki tur attıktan sonra, yabancıların yoğun olduğu bir masaya ilişiyoruz. Karşıdaki tezgahın beyaz önlükler giymiş garsonları, müşteri çekebilmek için, iki de bir el çırpıyor, bağırıyor, sık sık da; “ one one seven, goes to heaven “ deyip duruyorlar. Anlam veremiyorum söylediklerine, dikkatle bakınca, 117 nolu levhayı görüyorum. Hata yapmışız demek ki; 117 nolu tezgahı tercih etmiş olsaydık, hem karnımız doyacak, hem de cenneti boylayacaktık. Aslında, nar gibi kızarmış koyun kellelerinin kokusu tahrik ediyor hanidir, ama; ihtiyatlıyız ilk gecede. Sebzeli tajine söylüyoruz. Tajine, bizim türlüye benziyor. İçinde, farklı olarak, safran, kimyon, kişniş, zencefil gibi aşina olmadığımız tadlar olsa da, rahatlıkla yenebiliyor. Bu arada, yemek beklerken, iki tabak içinde, sos ve yeşil zeytin geliyor. Onlarla oyalanırken, az sonra tajine’lerimize kavuşuyoruz. Dediğim gibi, ilk gece, mideleri zorlamamak için, ihtiyatlıyız ve bununla yetiniyoruz. 60 Dr. ödeyip, meydanın, kah karanlık köşelerinde, kah mangal dumanları altında, çocukça bir keyifle dolaşmaya devam edip, çocukları sayısınca, çenelerine dövme yaptıran Berberi kadınlarının, yatay ışıklar altında adamakıllı uzamış silüetlerine takılıyoruz.

Başka bir tezgahta zencefilli çay eşliğinde, irmik helvası alıyoruz ( 20 Dr ). Tabii, çay bardağını kimlerin ellediğini, yıkanıp yıkanmadığını düşünürseniz huzurunuz kaçar, eşim gibi.

Akşamdan beri silkelendik, yorulduk, üşüdük, terledik, en çok da uykumuz var. Bekle bizi Marakeş, yarın dinlenmiş olarak gör bir de…


11.02.2011 ( MARAKEŞ )


Hırpalanmışlığımızı ve adamakıllı bastıran tükenmişliğimize çare olsun diyerek, Fas saati ile ( Türkiye’den iki saat geri ) girdiğimiz uyku tüneli, birkaç küçük kesinti ile neredeyse on iki saat devam etti. Yaşlanıyorum anlaşılan. Yıllardır, her gittiğim kentte, gün doğarken kalkar, ilk ışıklarında güneşin, fotoğraf çekerdim. Gerçi, burada soğuk da yatağa perçinledi beni bu sabah. Sabaha karşı, üzerimdeki battaniyeler de yetmez oluyordu neredeyse. Hotel Ali, her yere yakın, temiz ve güvenli bir otel, 300 Dr. bedelini fazlasıyla hak ediyor. Aşağıda, nane çayı, krep ve gözleme ile sağlam bir kahvaltı yapıyor, sonra da, otelin, Cuma El Fına ve Medina’ya hakim terasına çıkıyorum. Akşam, gölgelerin ve sahiplerinin işgalinden kurtulmuş meydan şimdi bomboş, görevliler yıkıyorlar.

Yemek tezgahlarının hepsi, katlanarak kaldırılmış, götürüimüşler. Ne hikmet ise, sabit dükkanlara izin verilmiyor. Akşam üzerleri, tekerlekli arabalarla getirilen, bir yığın demir köşebentler, muşambalar kısa sürede, üstü kapalı bir restorana dönüşüyor, kazanlar, tezgaha, tabak, çanaklar masalara diziliyor, el ayak çekilince de; tekrar toplanıp, meydandan uzaklaştırılıyor anlaşılan.

Marakeş’in, çanak antenli damları, karşıda, şimdiden sisler içerisinde kaybolmaya yüz tutmuş, karlı Atlas Dağları uzanıyor. Cuma El Fına meydanı oldukça tehlikeli bu saatlerde. Yıkandığı için, zeminde, yemek tezgahlarından kalan yağlar, suyla birleşince, vıcık vıcık bir zemin oluşmuş. Kaymamak için dikkatle yürüyoruz Medina’ya doğru. Elimdeki LP ‘yi çantama koyuyor, fotoğraf makineni çıkarıyorum. Bu daracık souk’larda ( sokak ) harita kullanmanın imkanı yok. Az sonra, fotoğraf makinesi kullanmanın da mümkün olamayacağını anlıyorum. Müsaade alsam da, almasam da, kimse fotoğraf çekmeme izin vermiyor. Ben de, kadraja insan almamaya gayret ediyorum. İlerledikçe, dönüşte rahat bulabilmek için, belli yerleri hatırlamaya çalışıyorum, çok geçmeden film kopuyor, herkes gibi biz de kaybolacağız anlaşılan.

Daracık yollarda, yüzyıllar öncesine ışınlanmış gibiyiz. Her ne kadar, bu kültüre yakın olsak da, fantastik ögelerle karşılaşılıyor sıklıkla. Giysiler, dükkanlar, nane satıcıları, tavuğu hemen kesip, yolup, teslim eden tavukçular, tavukların feryadları, dükkanının önüne astığı, üzerlerine bulut gibi sineklerin çöktüğü kasapların etleri, baharatçılar, özellikle de Batı’dan gelmiş turistleri şaşırtmaya devam ediyor.

Geleneksel, kapuşonlu cübbeleri yani cellabelerini giymiş Fas’lılar, Fas’ın meşhur deri terlikleri olan boubuc’ların gökkuşağı gibi dizildiği raflar, rengarenk seramik tabaklar, toprak tajine kapları, yine rengarenk piramitlere dönüşmüş baharat ve doğal boya öbekleri izleyerek ilerliyoruz.

Böylesi kaotik ortamda, daracık yollar sık sık, bir kamyonet tarafından tıkanıyor, derken üzerimize gelen motosikletlerden kaçmaya çalışıyoruz, ancak, kaçmak daha tehlikeli, zira, bu kez adam şaşırıp, daha fazla üzerinize geliyor. Demek ki; hiç kıpırdamadan, maharetli manevralarıyla, geçip gitmesini beklemek daha evla. Zavallı eşekler, souk’ların kaosunu kanıksamış, telaşsız bekliyorlar, yollar kapandığında. İlerlemeye başlayınca da; hanutçular geçiyor önümüze ve dükkanlara sokmaya çalışıyorlar.

Büyük bir isabetle, geldiğimiz yollardan Cuma El Fına’ya çıkmayı başarabiliyoruz. Meydanın yarısı dolmuş bile. Portakal suyu satıcıları, dünyanın çeşidini bir arada barındıran kuruyemişçiler, yılan oynatıcıları, maymunlarına takla attıran cellabe içinde kaybolmuş, kara kuru insanlar şimdiden mevzilenmişler bile. Bir başkası, sincabın göğsüne bağladığı iple, küçük bir arabayı çektiriyor. İşin garibi, bunlara rağbet edenler de genellikle Fas’lılar. Kim bilir kaçıncı kez, yılmadan izliyorlar bu gösterileri. Fesinin kırmızı püskülünü, döndürerek dans eden bir başkası, bıktırırcasına peşinde turistlerin. Renkli şapkaları ve kıyafetleri ile su satıcıları, deri tulumların içinde bulunan üç beş litrelik suyu satmaktan çok, fotoğrafını çekme gafletinde bulunanların paralarını alma peşinde.

Saat 11.30, kaostan biraz uzaklaşalım diyerek, faytonların dizildiği meydanın karşısındaki meydanda, banklara oturup, güneşleniyor ve bundan sonrası için plan yapıyoruz. İlk hedefimiz Bahai Sarayı. El Felouaki caddesi boyunca aşağılara doğru ilerlerken, önümüzde arkamızda, ellerinde haritalar ile yabancılar da aynı yönde eşlik ediyor. Çok geçmeden de Bahai Sarayının kapısında buluyoruz kendimizi ( 10 Dr/ kişi ). Bahai Sarayı; kireçtaşı oyma duvarları ile, Atlas Dağlarından getirilmiş Sedir ağaçlarından yapılmış tavan ve pano oyma işçiliği ile hayranlık uyandıran bir mekan. Rengarenk, Marok uslübü çinilerin başından ayrılmak istemiyorum. Marok çizgilerin tüm karakterlerini yansıtan, kireç taşı işlenerek oluşturulmuş panolardaki ayrıntılar akla zarar resmen. Kapılar üzerindeki oyma işçilik, üzerlerindeki kirişlere kazınmış ayetler, ahşap oyma mukarnas tekniği şimdiye kadar herhangi bir İslam ülkesinde göremediğim kadar detaylı ve çıldırtıcı. Sultan, sahibi olduğu dört eşini, odadan çıktıktan sonra, ortada bulunan salonda buluştururmuş. Bu küçük ama renkli çinilerle, ortadaki küçük fıskiyeli havuzu ile göz doldurucu. 19. y.y sonlarında yapılmış ve 8000 m2 alana yayılmış bu Marok kültürünün doruk mekanını istemeden terk etmek zorundayım. Sırada Badi Sarayı var zira.

Badi Sarayı, ( giriş 10 Dr. ) kentin en meşhur, hatta dünyada en meşhur saraylarından biri imiş. Şimdi harabe halinde, geriye ancak, üzerlerinde leyleklerin yuva kurduğu kerpiç duvarlar kalmış. Leyleklerin lak lak’larını dinlerken, tanıtım panolarını çözmeye çalışıyorum, İngilizceden vazgeçtim, Fransızca tarih olsa üzerinde yine fikir sahibi olacağım. Anlaşılan, dönüşte, notları yazarken araştıracağım Badi Sarayının geçmişini. Kristal Köşk yazan yere ilerliyorum merakla. Acınası temellerden başka geriye bir şey kalmadığı gibi, yine anlayacağım bir bilgi yok. 7 y.y sonlarında, Emeviler ile bu coğrafyaya akan Araplar, Kuzey Afrika’nın yerel halklarını başta Berberi’ler olmak, elimine ederek İslam’la tanıştırdılar. Pagan, Yahudi ve Hristiyan Berberiler, direnemeyip, Müslüman oldular, ama, her fırsatta direniş örgütleyen halkların başında da Berberiler geldi. Emeviler’le başlayan yayılma süreci, Merinidler ( 1197-1550 ), Vattasiler ( 1470-1550 ), Saadi Emirleri ( 1509-1660 ) gibi, irili ufaklı pek çok güç hakim oldu bu topraklarda ve birbirleri ile de kıyasıya çarpıştılar.

İşte, Saadi Emirlerinin hüküm sürdüğü dönemde, 1578 yılında Saadi Kralı Ahmed El Mansur tarafından yaptırılmış. 366 odası, 135x110 m. ebadında binbir çiçekle süslü bahçesi, 90x20 m. lik de havuzu varmış. Odaların yerinde yeller esiyor, avlu’da gül fidanları, kısmen harabe görüntüyü engelliyor, havuz ise, dibinde kalmış, bir parça su ile kurbağalara mekan olmuş. Saray mermerleri İtalya’dan getirilmiş ve 25 yılda bitirilmiş, bu ihtişamlı saray.

Marakeş’in, Cuma El Fına ve Medina’sından sonra, önemli yerlerinden biri Kasbah. Kasbah kelimesi; genel anlamında, yönetici ve ailelerinin yerleştiği ve savunma amaçlı olarak, yüksek duvarlarla çevrili alandaki, evler. Ancak, 1800’lerden sonra, Avrupa’dan gelen kolonyalistlerden sonra Kasbah’lar, anlamlarını yitirmiş. Bugün ise, her Fas kentinin, eski yerleşimleri anlamında kullanılıyor.

Yüksek duvarların yanı başından geçerken, Kasbah Camiinin harika çinili, minaresinin önünden geçiyoruz, Saadi hanedanlarının mezarlarına giderken. Mezarlar önemli değil belki, ama, Saadilerin de, Maroc ve geleneksel Arap motifleri ile harmanladıkları, mimari ve detaylar önemli benim için. Eni, bir metreyi geçmeyen, daracık, rüzgarlı sokaklardan ( souk ) geçerek, sonunda buluyoruz Suudi mezarlarını ( giriş 10 Dr ).

Bir bahçe içinde çiniler döşenmiş bir zeminde, büyük küçük mermer lahidler çarpıyor gözüme. Buralarda fazla estetik yok. Ancak, kapalı mekanlarda ( ki; içeri girmek yasak, ancak, dışarıdan bakıp, fotoğraflayabiliyorsunuz. ) beklediğim harika güzellikler karşıma çıkıyor. Fildişi renkli 12 sütun üzerinde taş oyma desenler, mukarnaslar, sütunlar arasındaki kemerlerde, ihtişamlı işçilik, yine, canlı renklerde çini döşeli zemine sıralanmış, oymalı mezar lahitleri bile, bu ortamda, mezar soğukluğunu hissettirmiyor bana. İki uzak coğrafyanın, istilacılar elinde, yine de güzelliğinden bir şeyler kaybetmeden, hatta, birbirini besleyerek, doyumsuz Marok sanatını yaratması, her ne kadar, egemen güçlerin ve hakim sınıfların debdebe aracı olarak kullanılsa da; sanatın her türlüsünü insan ruhunun derinlerine nüfus edip, çapaklarını söktüğü sürece, sevmeye, saygı duymaya ve arşivlemeye devam edeceğim. Küçük lahitler, çocuk ve gençlere ait, içeride, kapalı mekanlarda, sütun ve kemerlerle süslü salonlardakiler de, yöneticilerin olmalı.

Saadi mezarlığı çıkışında, çevre düzenlemelerinin yarattığı karmaşa içerisinden , tozdan, dumandan, bir an önce kurtulabilmek için, hızlanıp, Fetih Kapısı Parkındaki banklarda kısa bir mola veriyor ve caddenin ötesindeki küçük palmiye ormanının ardında görünen, Kutubiye Camiinin güzel minaresini fotoğraflıyorum. Çoğu Arap camilerinde olduğu gibi, Fas’ taki minareler de, kare kesitli. Minarenin tepesindeki hilal alemi yerine, yukarı doğru küçülen 3 yada 5 metal küre var. Bildiğim kadarı ile, 3 küre, yaşamın 3 ana tözü ola hava, su ve ateşi, 5 küre ise, İslamın 5 şartını veya 5 vakit namazı simgeliyor.

Kutubiye Camiinin avlusuna girer girmez, nereden çıktığını anlayamadığım bir yığın dilenci sarıyor çevremizi. Kapının önünde oturan kadınları aşıp, camiye girmek mümkün değil. Zaten, ne hikmetse, Müslüman olmayanları, camilere sokmuyorlar, parayla girilenler haricinde. Yani, elin gavuru ( ! ) parayı bastırırsa, camii ziyaretini hak etmiş oluyor. Çepeçevre dolaşıyoruz caminin etrafını, tam ters tarafındaki kapıyı görünce yöneliyorum, eşim de karşıdaki Cyber Parkta, ağaçların gölgesine sığınıyor. Kapıyı açar açmaz, üş kişi birden saldırıyor, memnu diyerek. Türk’üm, hem de Müslüman’ım deyince çekiliyorlar. Ayakkabılarımı çıkarım, birbirlerine bağlayarak, sütunların arasına ilerlemeye başlıyorum. Yolumu kesen, cellabeler kuşanmış adamlardan birisi peşime takılarak, yol göstermeye, ayakkabılarımı taşımaya başlıyor, ısrarla. İki de bir de; “ Müslümanlar kardaş “ deyip duruyor. Biliyorum, finalde, kardeşliğin nasıl biteceğini !

Kutubiye Camii 1150 yılında, aynı arazide bulunan bir Almoravid Camiinin yerine inşa edilmiş. Çevresinde, o yıllarda, el yazması kitaplar satıldığı için de, Arapça, anlamı kitap olan koutuob’dan kaynaklayarak Kutubiye ismini almış. Almoravid Saltanatı, 11-12 y.y ‘lar arasında Fas, Moritanya, İspanya’nın güneyi ve şimdiki Portekiz’in bir kısmında hüküm sürmüş Müslüman Berberi’lerden oluşuyormuş.

Camiinin içi tertemiz, boydan boya serili, desenli kırmızı halı, tamamı beyaz sütun ve kemerlerden oluşan mimari ile güzel bir ahenk oluşturmuş. Sessiz, sakin bir mekan, huzur veriyor, ah ! bir de, bana bulaşan adamın çenesi kapansa, ikide bir “ Müslümanlar kardaş “ deyip, iç huzuruma limon sıkmasa. Sonunda, bizim Müslüman kardeş, lafı sadakaya getirip, faziletlerinden bahsediyor sanırım Arapça. “ Sadaka, gönüllü verilir, talep edilmez, sen istiyorsun, verirsem, sen de, ben de günaha gireriz “ diyorum, özellikle, Arapça kelimeler seçerek. Yüzü asılıyor, kapının önüne geldiğimizde, ayakkabılarımı uzatıyor, “ şükran “ diyorum, omuzuna vurarak, onun, bana ne dediğini, gözlerinden anlıyorum. İslam ve dilenmek arasındaki rabıtayı çözemez isem, gözlerim açık gidecek…

Karşıdaki, büyük, bakımlı Cyber Park’ta oturan eşimin yanına gidiyorum. Hayret, benim ülkemdeki gibi, kırılıp, parçalanmamış, ferforje demirli, ahşap aksesuarlı oturma bankları. Biraz sağa sola baktıktan sonra, Foucould Parkın yanı başından kalkan otobüslere bineceğiz, tren garına gitmek üzere. “ haydi “ diyorum eşime, “ kendimizi şımartalım “ biraz. Petit taksi durduruyorum ve 15 Dr.’e anlaşıp yola çıkıyoruz. Tabii, gerçek fiyatlar bilinirse, Fas’ta taksiler çok ucuz. Otobüsle gitsek 3.5x2= 7 Dr. vereceğiz. Normal fiyatları bilmesek, 50 Dr. isteyeceklerdi bizden. Marakeş’in büyük kısmını boydan boya kesen Muhammed 5 Bulvarı boyunca ilerliyor, 16 Kasım Meydanından sola dönünce, Marok motifleri bezenmiş, ama, çok güzel ve sevimli tren garı binasını görerek iniyoruz. Binanın içi de çok güzel, belli ki; Kral Sidi Muhammed 6, pek çok kamu binası, yol ve kavşak inşaatı gibi, gar binasını da yabancı mimarlarla ortaya çıkarmış. Marakeş’in yüz akı binalardan birisi burası.

Buraya geliş nedenimiz; yarın akşam Fes’e gidecek, gece trenine bilet almak. Danışmadan, son trenin 19.00 ‘da olduğunu öğreniyor, gişeden de teyit ederek, 1. sınıf bilet alıyoruz (295 Dr./kişi). İkinci mevki trenlerin, bilhassa, gece yolculuklarında sıkıntılı olduğunu okumuştum, pek çok gezi yazısında, bu nedenle, ihtiyatlı davranıp, böyle yapıyoruz. İkinci sınıf bilet, diğerinin yarı fiyatına. Garda oturuyor ve son derece modern giyimli, görünümlü Fas’lıları izliyoruz bir müddet.

Marakeş, hızla büyüyen, yaklaşık 1.5 milyon nüfuslu bir kent. Dün, kent girişinde, inşaatı devam eden, hemen hepsi Marok mimarisinde ve kerpiçin doğal renginde, güzel, rahat binalar olup, geçmişin nostaljisini bugüne taşıyordu.

Tren garının karşı köşesinde de, geleneksel mimaride yapılmış Marakeş Tiyatrosu var. Etrafında dolaşıp, sonra, dün bindiğimiz otobüs durağına geliyoruz. Çok geçmeden, Cuma El Fına’nın kaotik ortamına götürecek 8 hat nolu otobüs geliyor, aşina insanların tavrı ile biniyoruz… Meydan, şimdiden, kınacı kadınlarla, diğer esnafla dolmuş. Seyyar lokantalar, özel yapılmış, araçlarla, ittirilerek getiriliyor meydana ve bağırışlar arasında, kısa sürede, müşterileri besleyecek konuma geliveriyor. Eğer, kına yapan kadınlarla, göz göze gelirseniz, ellerinden kurtulmak için, yoğun çaba harcamanız gerek. Parmaklarından, bileklerine kadar olan bölgenin tamamı dolduruluyor, enjektörler ile sıkılan kınalarla, Arapça adı “ hana “. Yüzlerce dirhemden başlayan fiyatlar, 50 Dr’in altına kadar düşüyor. Gelmeden önce, kına yaptırmaya niyetli olan eşim, korkunç bakışlı kadınları ve ellerindeki enjektörleri görünce vazgeçiyor.

Meydanı geçerek, souk’lara giriyoruz. En çok, babouc istiflerini seviyorum raflarda, bir de; kutsal ve koruyucu olduğuna inanıldığı için, Hz. Fatma’nın elini temsil eden kolyeler, tabaklar görüyorum. Kötülüklerden koruduğu inancı ile, pek çok dsükkan ve otelin, evin girişine asılıyorlar. Kalabalık ve gürültüden bezene kadar dolaşıp, başka bir yoldan Cuma El Fına’nın yan tarafında buluyoruz kendimizi.

En çok kalabalık, zenne kılığına girmiş erkeklerin oryantal oyununu seyredenlerden meydana gelmiş. Büyük bir kıvraklıkla oynuyorlar, gerçekten hakkını yememek lazım. Etraflarındaki geniş çemberi oluşturanların çoğu genç Fas’lılar.

17.30 ‘da, Cuma El Fına’nın, lokantaları arasında dolaşmaya başlıyoruz. Akşam, yediğimiz masaya oturuyoruz. Bugün, selametle dolaştığımıza göre, bu lokanta, rüştünü ispat etmiş oldu. Fas çorbası çok lezzetli, içinde, şehriye, nohut var.( 5 Dr. ). Yanımızda oturan yaşlı, Kanada’lı karı-koca, Türk olduğumuzu öğrenince, bildikleri tek kelimeyi söyleyip duruyorlar. “ teşkur ederım. “ Ber kez, İstanbul’u ziyaret etmelerine rağmen, bir kelime hatırlamaları enteresan. Sonra, karışık şiş ( 70 Dr ), sebzeli kuskus ( 30 Dr ) alıyoruz. Kuskus, haşlanmış çok ince bulgurun üzerine sebze, tavuk veya et ilavesi ile oluşuyor ve tajine kadar lezzetli.

Bu akşam, hava soğuk, ürperten bir rüzgar, yerdeki tozları havaya, mangallardaki dumanları da köşe bucak her köşeye dağıtıyor. Sırada, akşamdan beri kafayı taktığım, haşlanmış salyangoz satılan tezgahlar var, eşim, hafiften uzaklaştırmaya çalışıyor tezgahlardan. Tayland’da, Kamboçya’da, kızartılmış böcek yemediğime pişman olmuştum sonraları. Bu kez de, pişmanlık duymak istemiyor ve bir tezgahın önündeki sandalyeye yerleşiyorum. Ortada, koca bir kazan, tepeleme, kabuklu salyangoz dolu. Hepsi de, birbirine benzediğine göre, sokaktan toplanmıyor, çiftliklerde yetiştiriliyor anlaşılan bunlar. Küçük tas 5 Dr, büyük tas 10 Dr. Büyüğünden olsun diyorum. Adam, bir de kürdan kutusu uzatıyor. Haşlanmadan önce, son kez, dünyayı görmek istediklerinden olsa gerek, zavallı hayvanların kafaları ve antenleri dışarıda. Artık acı çekmeyeceklerini bildiğimden, kürdanı batırıyor ve kabuğun içindeki kısmı dışarı çekiyorum. Tüm gövde, kürdanın ucunda. Becerebilecek miyim ? Beni izleyen eşimin, yüz ifadesini fotoğraflayayım diyene kadar, o davranmış, beni fotoğraflıyor. Artık, dönüş yok, kürdanı, ağzıma sokuyor ve çıkarıyorum. Ağzımın içindeki küçücük nesne ( belki, inanmayacaksınız, espri yaptığımı sanacaksınız, ama ) tahminimden çok daha lezzetli. Etrafımdaki Fas’lıların yaptığı gibi, boşalan kasemi uzatıp, bir kepçe de, koyu kahverengi renkli suyundan koyduruyor ve dikerek içiyorum. Samimi söylüyorum; tiryakilik yaratacak kadar lezzetli.

Tabii, geleneksel kültürle ilgili bu. Hayvan bağırsağını boşaltıp, geçmişini hatırlamamak için bol baharatla, adeta genlerini bozduğumuz ve hiç birimizin vazgeçemeyeceği kokoreç; Fransızlar için ne ifade ediyorsa, çok daha besleyici ve hijyen olan salyangoz da bize o kadar aykırı geliyor. Tas içindeki yirmibeş kadar salyangoz bitiyor, hanım kızmasa, bir tabak daha alacağım. Yanımdan kaçar korkusu ile vazgeçiyorum.

Cuma El Fına’ya açılan iki cadde, Bani Marine ve Bab Agnav, buranın İstiklal Caddesi gibi. Omuz omuza bir kalabalık var burada, yabancılar kadar yerliler de piyasaya çıkmışlar burada. Boydan boya dolaşıp, içme suyu alarak otelimize dönüyor ve bu kez resepsiyondan, duvardaki klimanın kumandasını istiyorum. Hiç değilse, bu akşam sıcak bir ortamda uyuyalım. Sonra, kendi çayımızdan yapıyor ve ayrı bir keyifle içip, yarına hazırlanıyoruz.


12.02.2011 ( MARAKEŞ - FES )


Dinlenmiş olarak uyanmanın verdiği dinamizm, uyanır uyanmaz, dün yetiştiremediğimiz Marakeş Müzesi ve civarını gezmek arzusuna itiyor bizi. Gözleme üzerine tereyağ, bal sürüp, nane çayı takviyesi ile yaptığımız kahvaltın ile Marakeş caddelerinde tazı gibi koşabiliriz bugün. Çantalarımızı, otelin emanet odasına bırakıyoruz( 10 Dr ).

Saat 09.00 ‘da Foucould Parkının yanındaki parkın banklarına oturmuş, güneşin altında ısınırken, bir yandan plan yapıyor, diğer yanından, hemen karşımızda dizilmiş faytonların atlarının keskin çiş kokusunu teneffüs ediyoruz. LP ‘de adı geçmemesine rağmen, birkaç gezginin bloglarında rastladığım Menara Bahçelerine gidelim diyoruz önce. Bir ara ALSA ‘nın üstü açık hop on – hop off ( istediğin yerde in – bin ) turist otobüslerine binmeyi düşünüyoruz, meydandaki panoda, güzergahını inceliyorum. Bir kısmını, dün dolaştık, diğerinin çoğu da bugünkü programımızda var. 145 Dr/ kişi vermektense yürüyerek gezmeyi tercih ederek vaz geçiyoruz.

Menara bahçelerine 11 nolu otobüsün gittiğini öğreniyoruz, rastladığımız İngilizce bilen bir adamla karşılaşınca. Biraz bekledikten sonra, Marakeş’i daha iyi gözlemleyebilmek adına, yürümeye karar veriyor ve Kasbah’ın arkasından Prens Molla Raşid caddesi boyunca ilerlemeye başlıyoruz. Kutubiye Camiinin sembol olan minaresi, bu caddenin başlangıcında, Menara bahçelerine uzanan dümdüz yolda ilerlerken, tam arkamızda kalıyor. Cadde çok geniş ve iki yanında geniş ve bakımlı parklar, gül bahçeleri, portakal veya turunç ağaçları var. Yeşil beyaz renkli tulumlarıyla, bahçevanlar çalışıyor sürekli. Az sonra, Muhammet 6 Bulvarı ile kesişiyor, üzerinde bulunduğumuz bulvar ve bu noktadan itibaren, yüksek duvarlar ardında, devasa kapılarında güvenlik görevlileri bekleyen lüks oteller zinciri başlıyor her birinin, çok özenli mimarileri ve geniş bahçeleri var. Bir ara sorduğum genç, Fransızca, Menara bahçelerinin bu bulvarın tam sonunda olduğunu söylüyor, daha doğrusu işaret ediyor.

Kasablanka ve Marakeş’de harita kullanmanın, özellikle, kentin eski yerleşimlerinde mümkün olmadığını anladık. Sorduğumuz insanlar da Arapça ve Fransızca cevap verince, iş beden dili ve işaretlere kalıyor. Yollarda, ellerine harita ile soru soracak birilerini arayan yabancılar görüyorum. Fransızca bilenler şanslı bu kentlerde.

Marakeş’in, turistik bölgeleri olan, Medina ve Kasbah civarı hariç yeni gelişen ve düzenli bir kent. Gueliz gibi, son derece modern semtler, bir Arap ülkesinde olduğunuzu unutturuyor. Sonunda, Prens Molla Raşid Bulvarı, demir parmaklıklar önünde bitiyor, Giriş ücretsiz, kapıdan giriyor, yine dümdüz ilerlemeye devam ediyoruz. 300 m. kadar ileride bitiyor yol, yaşlı zeytin ağaçları ise, sağdaki geniş havuzun yanlarında devam ediyor. Havuzun içinde, sapsarı bir su var, diğer ucunda ise iki katlı bir yapı. Korktuğum başıma geliyor, LP ‘ de rastlamamam garip gelmişti, kayda değer bir olsa mutlaka kitapta yer alırdı.

Bizim gezgin kardeşlerin iki huyundan şikayetçi olmuşumdur hep. Pek çoğu, ( genellikle sırt çantalılar hariç ), ne hikmetse, başka ülkelerde gurme kesilirler, şarap uzmanı olurlar, bir de gittikleri, gezdikleri yerleri, objektif olarak değerlendirmezler. Yani, beğenmediğin bir yer, bir lokanta veya otel varsa, bunu da yaz. İkincisi ise, sanki geniş bütçe ile gezmek marifetmiş gibi, ya, uçuk rakamları verirler, budget gezenler ise, bir zaaf olarak değerlendirdiklerinden olsa gerek, harcadıklarını yazmazlar. Menara bahçelerini öve öve bitiremeyen gezgin kardeşlerimin kulakları bilmem çınlıyor mudur şimdilerde. İki katlı Menara köşkünün önündeyiz. Köşkten çok, bekçi lojmanına benzeyen binanın önündeki palmiyeler ve portakal ağaçları olmasa, ilerleyip, başka bir köşede köşk arayacağım muhakkak. Üstelik girişi de, pek çok müze ile aynı fiyatta ( 10 Dr/ kişi ). Yaklaşık bir saatlik yürüyüşümüze mal olan Menara bahçelerinin, spor yapmamıza katkıda bulunduğu düşüncesi ile, mutlu ( ! ), dışarı çıkıyor ve yolun karşısına geçerek 11 nolu otobüsü beklemeye başlıyoruz. Fazla beklemiyoruz, otobüs geliyor ve 15 dakika sonra, yine Foucould Meydanının kaotik atmosferine dalıyoruz.

Cuma El Fına yine yükünü almış. Zurna sesleri, yılan oynatıcılarının, zil sesleri, kırmızı ağırlıklı rengarenk şapkaları ile su satıcılarının ( aslında pek su sattıkları, yada su talep edenleri yok ) ve erkek köçeklerin varlığını gösteriyor. Kastamonu yöresine değil anlaşılan, köçek geleneği. Erkekler, suni memeleri, kıvrak kalçaları ile, yılbaşı gecesi televizyona çıkan dansözlere taş çıkartırlar inanın.

Otele uğruyor, birer nane çayı içiyoruz, bu arada Cuma El Fına’nın anlamını soruyorum, resepsiyondaki turbanlı genç kıza. Aşağı yukarı tahmin ettiğim gibi; halkın toplandığı yer anlamına geliyormuş, Arapça’da.


Artık, Marakeş Müzesi ve civarına geldi sıra. Medina’nın kuzeyine, dar, tozlu motosiklet ve eşeğin, en az insan sayısı kadar olduğu daracık sokaklara yani. Allahtan, Marakeş Museum lafını herkes anlıyor, birkaç soruştan sonra, kapının önüne geliyoruz. Yalnız müze ziyareti 50 Dr, müze, Ali bin Yusuf Medresesi ve Almoravid Kubbesi birlikte 60 Dr/ kişi. Kombine bilet alıyor ve Marakeş Müzesinin, uzun bahçesinde yürümeye başlıyor, sonunda dar bir kapıdan, bambaşka bir aleme intikal ediveriyoruz. Maroc tarzı dekorasyonun, tüm kolon, kiriş ve çinilerde devam ettiği, tavandaki incelikli ve zarif ahşap boyama, rengarenk çinilerle kaplı zemindeki, küçük, ama, mekana yakışmış fıskiyeli bir havuz güzel bir atmosfer yaratmış. Aynı tarz; devam ediyor, sütunlar, iki metre kadar, çini döşenmiş olarak yükseliyor, renkli panolar ve mukarnaslarla süslü sütunların üzerindeki, ahşap kirişlerde ise, ahşap oyma ve boyamalar başlıyor. Avludaki nişler ve sütunların ardındaki, koridorların tavan döşemeleri de hayranlık uyandırıcı. Aslında, mekan süslerinin çoğu, yeni tanzim edilmiş bence, yine de; Marok sanatının güzelliğini yansıttığı için keyifle geziyorum Marakeş Müzesini.

Hemen karşıda, iki katlı, pencereleri doğramasız, kubbesindeki motifleri ilginç binanın bulunduğu küçük avluya giriyoruz. Fas’da, Almoravid Hanedanlığından kalan tek yapı burası, 1117 ‘ de yapılmış. Tabii; defalarca, tadilat görmüş, 16- 17 y.y, 1948, 1950’ ler, devamlı korunmuş. Bu binanın asıl amacı, her ne kadar, bir zamanlar camii olarak kullanılmış olsa da; Suriye, Ürdün ve İran’da kullanılan “ kanat “ sisteminin uygulandığı bir bina. Kanat sistemini, özellikle, İran’ ın, pek çok kentinde, detaylı incelemiştim. Çöllerin yanıbaşındaki kentlerde bile, gürül gürül sular sağlayan, geniş bir su şebekesi, drenaj sistemidir.

Kısaca anlatayım; Eski çağlarda, özellikle İran’da kurak bölgelere sağlamak için Arapça kanat (qanat) , Farsça karez adı verilen bir tür yer altı arzı sistemi kullanılıyordu. Sistem dikine açılan pek çok kuyunun yatay bir tünel ile birbirine bağlanması şeklindeydi. Açılan kuyular artezyen gibi çalışmaz, dikine kazılan kuyulardan katmanlar boyunca sızan su tabanda birikir, ayrıca terleme yoluyla su sağlanırdı. Kuyuları birbirine bağlayan yeraltı kanallarının uzunluğu onbinlerce kilometreye ulaşmakla birlikte, pek çoğu bir kaç kilometreden ibaretti. Eski çağda İran’da yaygın Zerdüşt dininde bu kanalların yapımı ilahi bir iş ve vazife olarak kabul edilmekteydi. Ayrıca Ahameniş Hanedanı döneminde kurak topraklara su taşımayı başaran köylülere o toprakları işleme hakkı veriliyor ve bu hak beş nesil devam ediyordu. Bu Pers uygulaması sayesinde İran’ın tüm kurak bölgeleri neredeyse karış karış tünellerle donatıldı. Bu tüneller halen varlığını sürdürmektedir. Bilinen en büyük su projesi İran’da, Persepolis’tedir. Kanallar dağlar ve ovalar arasında çok büyük bir alanı kapsar. Yüzlerce dikey kuyudan oluşmuştur. Sistem sayesinde şehirde bolluk ve bereket artmış ve İskender’in yıkımına kadar başkent olmuştur.

En ilginci, tavandaki yazıt ve güzel işlemeler. Buraya gelenlerin hayır dua okumasını isteyen yazıt ve yine ( her ne kadar yenilendiği belli bile olsa ) eşsiz ustuko işçiliği. Bulunduğumuz yerden, 40 m. kuzeydeki Ali Bin Yusuf Camiinin yeşil renkli kiremitleri ve yeşil şeritler halinde döşenmiş zarif minaresi çok güzel görünüyor.


Ali Bin Yusuf, Almoravid Sultanının adı ( 1106 – 1142 ). Daha önce de belirttiğim gibi, Almoravid’ ler, 12. y.y ‘da Kuzey Afrika ‘dan, Güney İspanya ve Portekiz’e kadar uzanan bölgede hüküm sürmüş Müslüman Berberi saltanatı. Daha sonraki, ardıllarından Merinid‘ lerin Sultanı Ebu El Hasan, 14. y.y ‘da, Bin Yusuf adına yaptırıyor, Fas’ ın en büyük medresesini. 130 odası olan iki katlı bu yapının avlusu, simetrik ve çepeçevre dolanan binanın ortasında, bunun da ortasında, zemini çini döşeli bir havuz bulunuyor. Mermer, sedir ağacının ustaca işlenmesi ve bizlerin ustuko dediğimiz stuco tekniğinin uygulanması, sanatın doruğuna çıkmış bir mekan burası. Ustuko; tutkalla karıştırılmış alçı ve mermer tozlarından oluşan harçla yapılan süsleme tekniğidir. Hristiyanların, Barok mimaride bolca kullandığı bu teknik, Ali Ben Yusuf Medresesinin, nişlerinde ve cephelerinde, hem de, bonkörce kullanılmış. Avluyu çeviren binanın, dış duvarları, fırdolayı, insan boyunda çini ile kaplı. Avluya bakan cephe duvarlarındaki ustuko işlemeler, derin bir incelik örneği, kemerli kapıların ve sütunların üzeri, sedir ağacından kalın kirişlerle desteklenmiş ve bunların üzerine de, Kuran ‘dan ayetler işlenmiş. Üst katta, merdiven boşluğuna konan aydınlatma pencerelerinin üzerindeki harika oymalar ve Marok ruhu taşıyan sütun başlarının üzerine yerleştirilmiş, yine sedir kirişler, yine dekoratif ahşap oyma işçiliği sayesinde, ruh kazanmış, can kazanmış, yüzyıllara meydan okuyarak, şaşkınlık yaratıyor. Avluya açılan, küçük ve ahşap kafesli pencereler, küçücük odaları daha da mistik bir ortama dönüştürüyor.

Turistler, avludaki huzura teslim olmuş, uzanmış, güneşin ışıkları altında tefekkürlere dalmışlar. Ayrılmak istemiyorum buradan. Mümkün olsa da; burada, 24 saat geçirsem, ışığın değişmesi ile, stuko motiflerinin, çinilerinin nasıl, halden hale girdiğin gözleyebilsem. Yok; Kafka ne demiş; “ her şeye sahip olmak hakkımız değil. “ Haddimizi bilerek, üzgün çıkıyoruz dışarı.

Ali Bin Yusuf Medresesinden dışarı çıkarken, girerken yaşadığımız tehlikeyi yaşıyoruz. Daracık yolun köşesinde girişi medresenin, bir de giriş kapısının karşısındaki taşlar, yolu adamakıllı daraltmış. Gelen motosikletler, araçlar, kaostan zaten şaşkına dönmüş turistlerin üzerine çıkacaklar, loş ışık altında. Hiç değilse, bu yol trafiğe kapatılsa, binlerce ziyaretçi rahat nefes alır bence. Sisi Muhammed 6 beni dinlermi ki?

Anlaşılan su şebekesinde arıza var, adım başı, daracık yollar kazılmış, düşmemeye çalışarak, üzerlerinden atlayan turistlerle birlikte, motosikletlerin egzostlarından, boğazım yanarak, epey dönüp dolaştıktan sonra, Cuma El Fına’ya çıkıyoruz. Meydanda en hızlı faaliyet, seyyar lokantaların kurulması şimdi. Bir yığın profil, köşebent birbirine çatılıyor, Masa ve oturaklar monte edilip, muşambadan çatılar çekiliyor, bir yandan da, yemekler hazırlanıyor.

İki gece yemek yediğimiz lokantadaki garsonun, akşam, yüzsüzlüğü, göz göre göre fazla para alması, itiraz edince de, “ ben fakirim, biraz daha bahşiş ver “ demesi çok çirkindi. Üzerine yattığı para, hiç önemli değil, ama, artık, bu zihniyetin değişmesi gerek. Medina’da dolaşırken, gıda ürünleri satan bir sokağa girmişiz. Bol zeytin, lor ve tepeleme kavurma dolu tepsiler görüyorum. Başındaki, şapkasından, sanatçı olduğu anlaşılan yaşlıca bir adam, elindeki pideye, bu kavurmadan dolduruyor. “ güzel mi ? “ diyorum, laf olsun diye. “ Bu bölgedeki hiçbir yemeğe değişmem “ diyor. Pideyi aldığı fırını da tarif ediyor. Anlaşıldı, az ötedeki fırını buluyor, sıcacık pidelerin karnını yardırıp ( 1 Dr ), üzerindeki tereyağları ile birlikte, dolduruyoruz ( 55 Dr). Biraz da, acı soslu yeşil zeytin, sonra, köşedeki meyve tezgahından muz, avakado ve elma (50 Dr ) ile akşam tayınını halledeceğiz.

Cuma El Fına’da son turumuzu atıyoruz, zira, bu akşam Fes kentine gideceğiz gece treninle, güneş batmaya yüz tuttu, gökyüzü gittikçe bulutlanıyor, hava da eni konu soğudu. Bunca kavurma, kolestrol buram buram tutuşturacak az sonra bizi. Kutubiye Camiinin minaresinin dibinde bir banka oturup, evlerine dönme telaşındaki Fas’lıları izlerken, akşam yemeğimizi de hallediyoruz.

Saat 18.00, Foucould Meydanından, tren garının yakınlarında bırakacak, 8 nolu otobüse bindiğimizde, Cuma El Fına Meydanında, sarı noktalar halinde, tezgahlarda yanan lambalar çarpıyor gözüme. Marakeş tren istasyonu, her zamanki gibi yoğun, oturacak bir yer bulup, perona girecek treni bekliyoruz. 19.00 ‘da gelen trende, kompartmanımıza yerleşiyoruz. Altı kişiyiz. Bir Moritanya’lı genç, Maroc Hayayollarında çalışan bilgisayar mühendisi ve oğlu ile durmaksızın bilmece ve sudoku çözen, yaşlı bir kadın.

Bir ara, yanımda oturan Moritanya’lıya, Hüsnü Mübarek’in durumunu soruyorum. Sakin bir sesle; “ he isn’t president, now “ diyor. Sharm El Sheik’te inzivaya çekilmiş. Saat 08.55, notlarımı yazıyorum. Moritanya^lı, yan kompartmanda, boş yer bulmuş, yatmaya gidiyor. Mühendis, oğluyla Kazablanka’da, sudoku’cu kadın geç saatlerde Rabat’ta iniyor. Marakeş’ten sırasıyla; Kazablanka 3 saat, Rabat 1.5 saat, Meknes 1.5 saat, sonunda Fes 1 saat sürüyor yani, toplam 7 saat. Rabat’tan sonra bir müddet sahili takip ediyor tren, gemilerin denize düşmüş akslerini görüyorum. Sonunda Fes, uzaktan ışıklı bir halıya benziyor. Otobüsle, Marakeş – Fes arası 9 saat sürüyor, hem yolun uzunluğu, hem de geceyi trende değerlendirme düşüncesi bizi trene bindirdi, ama, sabaha kadar, tren garında rahat edebileceğimiz bir yer yoksa işimiz zor. Atlas Dağlarını aşmanın zorluğundan olsa gerek; Marakeş’ten Fes’e geniş bir yay çizerek gidiyor demiryolları. Yani, Kasablanka’ ya kadar, yolu geri gideceğiz bir anlamda.

Yolculuğun başlarında, sıcak olduğu için, camını açtığımız kompartmanımız, giderek soğuyor, kompartmanda yalnız biz varız, sanırım, diğerlerinde, inen binenlerle on kişi bile yok. Söylendiği gibi, saat tam iki de Fes tren istasyonuna giriyoruz. Fes tren garı da, Marakeş’teki gibi, tertemiz ve ışıl ışıl, her iki kapısında da, güvenlik görevlileri var. Açıkçası, gündüz bile kavga ettiğim taksi şoförleri ile, gecenin ikisinde, konaklamayı düşündüğümüz Fes El Bali’ye ( Eski Fes ) gitmenin ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Fes, Ville Nouvelle ( Yenişehir ), Fes El Cedid ( Yeni Fes ) ve Fes El Bali’den ( Eski Fes ) ouşuyor. Fes El Bali, her kentte olduğu gibi, Medina ve Kasbah’ın, yani turistik zonun, görülecek eski değerlerin olduğu kesim, yani, yabancıları taciz edecek, peşine takılacak, bezdirecek insanların cirit attığı bölge bir anlamda. Ayrıca da, her zaman yoğun olduğunu tahmin ediyorum, konaklama tesislerinin, gece, tatlı uykusundan uyandırdığım, bir Arap’ın, mteşebbis kafasıyla, güler yüz gösterip, yardımcı olacağını hiç tahmin edemiyorum. Hindistan’da, Varanasi’de, sabaha karşı otobüsten indiğim andan, otel arayana kadar başıma neler geldiğini hiç unutamıyorum, sonunda, inat etmiş, otel bakmamış, tüm gün gezilecek yerleri dolaşıp, akşam treni ile başka kente kaçmıştım.

Gar binasının ışıklı dev panosu, muntazam bir şekilde, Fes’den geçecek trenleri gösteriyor. Yolcu trafiği hiç m hiç eksilmiyor. Bina iyi de, uyuma mahalli olmasın düşüncesi ile, koltukları çok rahatsız yapmışlar, estetik görünüşüne karşın. Üç beş dakikadan fazla, ahşap koltukta, kaymadan oturabilmek mümkün değil, kol dayamalardan bile güç alamıyorsun, onlarda aşağı doğru meyilli. Biraz kestireyim diyorum, popomla beraber, kollarımda aşağı kayıveriyor.

Hava giderek soğuyor içeride, karşıda, durmaksızın müzik çalan büfenin levhasında dondurma reklamı var, üşüdükçe, daha itici geliyor, bu dondurma reklamı. Karşılıklı iki kapıda, güvenlik görevlileri durmaksızın nöbet değiştiriyor, bizim koltuk nöbeti bitmiyor. Açık kapılardan, soğuk ve ayaz hırsla içeri dalıyor ve kocaman hacmin ısısını hızla düşüyor. Çantamda ne varsa, polar, yağmurluk, hepsini, lahanalar gibi kat kat giydiğim halde, zaman zaman titriyorum.

Geleneksel cellabe giymiş birkaç kişi dışında, insan trafiği içerisinde, hemen herkes, modern giyimler içerisinde gidip geliyor garın içinde.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 7430
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster