Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
3490
 

Fas gezi notları ( 2 )

Fas gezi notları ( 2 )
 

fas / chefchaouen sokakları


Fas gezimin 1. bölümünde, Kazablanka ve Marakeş notlarımı bulabilirsiniz.
Fas gezi fotoğraflarımı, www.picasaweb.google.com/metindenizmen adresinde izleyebilirsiniz. 

MERAKLISI İÇİN NOTLAR; 

1 € = 11 Dr. 1 $ = 8.5 Dr. ( Fas Dirhemi )
Kazablanka – Marakeş ( CTM Otobüs ) 85 Dr. + 5 Dr. sırt çantası
Marakeş; şehir içi otobüs 3.5 Dr.
Marakeş; Hotel Ali ( Rue Moulay Ismial, Cuma El Fına’nın 5o m. yanında ) 300 Dr.
Marakeş Bahai Sarayı giriş 10 Dr.
Marakeş Badi Sarayı giriş 10 Dr.
Marakeş Suudi mezarları giriş 10 Dr.
Marakeş - Fes tren ( 1. sınıf ) 295 Dr. 

Fes; Hotel Moritanya ( Eski Fes’in sembolü Bab-ı Celud’un hemen yanı ) 200 Dr.
Fes – Chefcaouen için CTM otobüsü 70 Dr/ kişi.
Fes Medinası sokaklarının toplam uzunluğu 90 km ve 13 bin dükkan var. 

Chefchaouen; Hotel Salamat Ave Hassan 2 100 Dr.
Chefchaouen; Hotel Marrakess Ave Hasan 2 300 Dr.
Cheufchaouen – Tanca otobüs 30 Dr. 

Tanca Mamouna Hotel 200 Dr.
Tanca-Asilah otobüs 15 Dr. 

Asilah Hotel Sahara Rue Tafraya 9 150 Dr.
Asilah- Kazablanka otobüs 70 Dr.
Kazablanka, Hotel Galia 225 Dr.
Kazablanka-Casa Voyageurs tren istasyonu taksi 10 Dr.
Casa Voyageurs- Mohammed 5 havaanı tren 1.snf 60 Dr. 

13.02.2011 ( FES ) 

Saat 06.00’ da, Fes El Bali’ ye gidecek otobüs durağını bulabilmek için, LP’ yi alarak, dışarı çıkıyorum. Hava henüz karanlık. Sokaklarda, telaşlı yürüyen birkaç kişi görebiliyorum sadece. Haritaya göre, direniş meydanına kadar ( Place de la Resistance ) yürüyorum, ayaz, ellerimi dondurmaya başlıyor. Kim der ki; bir Afrika ülkesindeyim. Muhammed 2 Caddesi üzerinde olmalı otobüs durağı. Caddede bekleyen bir gence soruyorum, 20 m. ilerisini gösteriyor ve 9 nolu aracın geçtiğini söylüyor. Ben, sokaklarda kimsenin olmadığı bu saatlerde, çok iyi İngilizce bilen birine rastladığım için memnun ayrılırken, Medina’da kalabileceğim birkaç riad ( eski evlerin konaklama tesisine tebdil edilmiş hali ) ismi ve adresi yazıyor defterime. Gelen bir otobüse biniyor, pencereden de el sallayarak, sesleniyor bana.
Az sonra, arkamda giderek yaklaşan ayak sesleri duyuyorum, koşarak gelen biri olmalı, bomboş sokakta, bu da kim diyerek dönüyorum. Deminki genç, nefes nefese geliyor yanıma. Anlaşılan otobüsten inmiş. Fes El Bali’de yardımcı olmak istediğini, otel bulabileceğini, Türklerle kardeş olduğunu söyleyip duruyor. Kardeşlik lafını duyunca, arka planda bir çapanoğlu seziyorum. “ hemen gitmeyeceğim, öğlene kadar Ville Nouville’ de dolaşacağım “ diyorum. Yüzü düşüyor hemen, yutkunuyor, sigara parası istiyor bu kez, sigara içmediğimi ve kimseye de zararlı sigara için para vermediğimi söylüyorum sertçe. Bu kez, yüzsüzce, 25 Dr. istiyor. Otobüsten indiğine göre, gözüne kestirmiş beni. Bir şekilde söğüşleyecek. Daha fazla uzatmamak için sert bir şekilde omzuna vurarak; “ kusura bakma “ diyerek ayrılıp, hala karanlık ve kimsesiz caddeler ve sokakları yürüyerek, tren garına geliyorum.
Hava aydınlanmaya yüz tutunca, çantalarımızı yüklenip, aynı yollardan, tarif edilen yere gelip bekliyoruz, eşimle. Gelen giden yok, yakınlardaki bir adama soruyorum. Tabii, yine Fransızca cevap geliyor. Neyse eşim Pazar gününü yakalayabilmiş. Adam, bugün Pazar otobüs çalışmaz diyor. Daha, iki saat önce, yüzsüz genç bir otobüse binmedi mi? Israrla bekliyoruz, yok, otobüs yok. İleride köşedeki Petit taksilere yaklaşıyorum. Adam, yüzüme bakıp, düşünüyor, düşünüyor, sonunda 400 Dr. diyor. Yaklaşık 40 € yani, üç beş kilometre yol için. Ben, adama sayıp dökmeye başlayınca, eşim, kolumdan çekiyor, “ kullandığın küfürlerin çoğu Arapça, anlayacaklar ve meydan dayağı yiyeceğiz “ diyor. Kadıncağız haklı. Öz türkçe küfür hatırlamam gerekecek anlaşılan, travmatik anlarda.
Yanımızda duran başka bir Petit taksiye sokuluyorum, yaşlı adam, taksimetre açacağını söylüyor. Yapsa yapsa, gece tarifesi açar, biraz da fazladan gezdirir, diyerek kabulleniyorum, biniyoruz. Pazar günü Fas’ın resmi hafta sonu tatil günü, gerçekten de, caddeler, hala sakin. Çok geçmeden, Eski Fes’in simgelerinden Bab-ı Celud kapısının önünde iniyoruz. Taksimetreye bakıyorum, 7.40 Dr. yazıyor, 10 Dr. veriyor, bir de teşekkür ediyorum, bu dürüst şoföre. 10 dakika önce, aynı yola 400 Dr. isteyen hıyar geliyor aklıma, yanımızda kimse olmadığı için tekrar basıyorum kalayı.
Saat 07.30, Bab-ı Celud’ un, zafer takını andıran türkuaz çinili cephesinin altından geçiyoruz. Birkaç berduşun haricinde, daracık sokaklarda kimseler yok. Dükkan çokluğuna ve genel yapıya bakılırsa, gündüz yoğun bir yaşam sürüyor buralarda, ama, kargaların bile kahvaltısını yapmadığı bu saatlerde, bomboş sokakları ile dramatik bir hali var. Önümüze çıkan ve kapısında Riad ve Dar yazan bütün kapıları çalıyoruz. Kapılar sanki bir duvar. Durumu görünce, istasyonda üşümenin, gece yarısı buralara gelmekten daha hayırlı olduğunu bir kez daha anlıyorum. Sadece bir Riad kapısını açıyor ve full olduğunu, sadece bugün için yer verebileceğini söyleyerek 60 € istiyor. Sırt çantalarımızın bile sığamadığı, daracık sokak duvarlarına sürte sürte dolaşıyor, yer arıyoruz. Uykusuzluk, yorgunluk ve yer bulamanın şaşkınlığı içerisinde tekrar Bab-ı Celud önüne gelip, sakinleşmeye çalışıyoruz.
Çok geçmeden, iyi İngilizce bilen bir adam takılıyor. Bab-ı Celud’ un hemen yanında, 200 Dr. isteyen, ancak, eşimin beğenmediği otele girerken, sesleniyor. “ Orası çok pis, bitlenirsiniz. “ Belli ki; ayakçı, sözleri, özellikle eşim için, etkili oluyor, takılıyoruz peşine. Sabah ayazının, daracık, güneş almayan, rüzgarlı daracık sokaklarında, daha fazla hissedildiği anlarda yürüyor, oraya buraya giriyoruz. Hatırladığım kadarı ile Fes Medina’sının sokaklarının uzunluğu 90 kilometreyi buluyordu. Umarım, bu adam, hepsini gezdirmeye kalkmaz bize, otel aramak için. Yine, kapılar açılmıyor, açılanlar; ya, adama tatil sabahı, tatlı uykudan uyandırdığı için kızıyorlar, ya da dolu. Birkaçı da rutubetten girilecek gibi değil. Bir saatten fazla arkasından koşturuyoruz Medina sokaklarında, sonunda, tamam diyorum, sert bir sesle, bizi Bab-ı Celud önüne bırak. Komisyon alamama nedeniyle yüzü düşse de, az sonra Bab-ı Celud önünde buluyoruz kendimizi. Kendi başımıza, 90 kilometrelik bu labirentlerden çıkıp, kaç saatte gelebilirdik buraya bilemiyorum.
Pirelenme pahasına devasa kapının hemen yanındaki otele giriyoruz tekrar. Hotel Moritanya ( 200 Dr ). Perişan bedenlerimizi, buz gibi odanın, buz gibi yatağına atıp, 12.00’ ye kadar uyuyoruz.
Sonra, Marakeş’in kaosuna taş çıkartacak Medina’nın çılgınlığına karışıyoruz. Harita belli ki; burada da işe yaramayacak. Yarım saattir burnumuzun dibindeki, El Atarin Medresesini bile bulamadık. Epeydir, peşimizi bırakmayan genci çağırıyorum yanıma; LP ‘ de adı geçen tarihi yerlerin listesini yapıyorum ve bu yerlere götürürse, 20 Dr. vereceğimi söylüyorum, itiraz edip 50 Dr istiyor, ilerliyorum, okey diyor. Bakmayın siz 250-300 Dr. ödeyen, şaşkınlara.
Önce, Neccarin Ahşap Sanatları Müzesinin önüne getiriyor. Bilet alarak giriyoruz ( 20 Dr/kişi ). Fas’ın Atlantik ve Akdeniz sahillerinde yetişen başta atlas çamı olmak üzere Halep çamı, meşe gibi ağaçlarının tanıtıldığı ve işleme araçlarının fotoğraflarının sergilendiği, bir zamanların kervansarayı olan bu binanın üst katlarında, hayranlık duyduğum Maroc ve özellikle Berberi kabilelerinin desenlerini yansıtan ahşap oyma işler var. Müzik aletleri, kapı tokmakları, üzerinde ayet, cumbalar işlenmiş, antik ahşap frizler çok güzel.
Kapıda bekleyen rehberimiz, Attarine Medresesine götürüyor sonra. Enteresan, iki kapısı da kapalı. Sonra geliriz umuduyla, başka bir yere, Molla İdris Türbesine geliyoruz. Ayakkabılarımı çıkarıyorum kapıda, hemen bir fedai tepemde bitiyor, yasak diyor, gavurlara yasak. İyi diyorum, ben Müslüman’ım, hem de İstanbul Müslüman’ı. Geri çekiliyor. Tepeden tırnağa Maroc tarzı renk ve çizgilerde bir cümbüş var içeride. Kemerler, yine mavi-türkuaz çiniler ve panolarla kaplı. Yine çinili kaplı bir duvara oturuyorum. İçerideki erkekler gözlerini dikmiş bana bakıyorlar, ben, ortalığa hakim, Marok hatlarını, renk ve çizgilerini kafama kaydetmeye çalışıyorum. Kameramı çıkarıp, fotoğraf çekmeye kalksam, eminim ki; yaka paça dışarı atacaklar beni. Soldaki bölümden mırıltılar, ilahi ve dua sesleri geliyor, kalkıp, kemerin diğer tarafına bakıyorum. Avluda toplanmış kadınlar var. Oturduğum salonun sağ köşesinde, yaldızlı parmaklıklarla çevrilmiş bir bölüm var. Molla İdris’in naaşı burada olmalı. Saygıyla yaklaşanlar, ortası delik bir bakırın içinden kumaşla kaplı, naaşa dokunabiliyorlar.
Molla İdris’in hikayesi ilginç. 807-828 yıllarında bu bölgede yöneticilik yapmış ve peygamber neslinden geldiğini söylermiş. 1308 yılında, cesedi bulunduğunda, çürümemiş olduğunu anlamışlar. 18 y.y ‘da bugünkü türbe yapılmış. İslam dünyası için evliya mertebesinde değer gören Molla İdris’in türbesi, aynı Eyüp Camii gibi, sünnet olacak çocukların ve çocuk sahibi olmak isteyenlerin mutlaka uğradığı, kutsal bir mekan Fas’lılar için.
Sırada, deri tabakhaneleri var. Rehberimiz, bir deri mağazasına sokuyor, ben, alışveriş etmek değil, tabakhaneleri, özellikle de; boya tanklarını görmek istediğimi söylüyorum. Tamam diyor, mağazanın üçüncü katına, terasına çıkan merdivenleri tırmanıyoruz. Pazar gününün azizliği devam ediyor bugün. Tatil olduğu için, çalışan yok. Rengarenk boyalarla dolu, bal peteğini andıran kaplar, içinde, tepinerek, derileri boyayan işçiler yok bugün. Teras kattan, tabakhaneler güzel görünüyor, ama, yukarılara uzanan Fes evleri, üzerlerindeki beyaz çanak antenlerle, Fes Kalesine kadar uzanıyor. Kalenin altında görülen beyaz noktalar da, mezarlık olmalı.
Yaklaşık iki saattir, şimşek hızıyla, Medina’nın 90 km. yi bulan, daracık, labirent benzeri sokaklarında, rehberimizin peşinde dolaşıyoruz. Sırada, Medrese Bou İnania’ da. Ama, rehber kayış atıyor; Yukarıda polis var, “ benim kokartım olmadığı için, başım belaya girer “ diyor. Burayı nasılsa kendim bulurum diyerek ısrar etmiyor, ayrılıyorum.
Medina ve çevresinde 13000 dükkan olduğu söyleniyor, bunca dükkanın nasıl iş yaptığını anlamak mümkün değil? Rızk hakkında söylenenler elbette doğru olmalı ? Bir ara kasap ve tavuk satıcılarının bulunduğu dar bir yola giriyorum. Kafeslerin içinden seçilen tavuklar, hemen orada kesiliyor, yolunup, veriliyor müşterilere, köşedeki kasap, kocaman bir deve kellesini asmış dışarıdaki çengele, damlayan kanları da, altında bekleyen kediler yalıyor. Tavukların feryadı, müşterileri dükkanına sokabilmek için bağırıp duran esnafın sesine karışıyor. Yine de; Fes esnafı, Marakeş kadar yapışkan değil.
Bou İnania Medresesini, fazla sormadan buluyorum. Kaosun hüküm sürdüğü bir sokaktan, sadece bir kapıyla, sükunet diyarına geçiveriyorum ( 10 Dr. ). Ortada yine bir havuz, etrafında da; Ali Bin Yusuf Medresesinin daha küçüğü bir yapı var. Stukolar, yılların yıpranmışlığına çare elden geçmiş olsalar da, bizim Topkapı Surları restorasyonu gibi sırıtmıyorlar. Nişlerin tavanlarındaki, detaylı ahşap oyma işçiliğini izlerken, boynum tutulacak, korkuyorum. Derli toplu bir yerel rehberin getirdiği küçük grubun şamatası, on dakika sonra bitiyor ve medresenin avlusunu, yine, sükunet ve nişler arasında uçuşan kumruların kanat sesleri kaplıyor. Dar avluda, keskin gölgelerin çizdiği hatlar fotoğrafı zorlaştırsa da; epey fotoğraf çektikten sonra, suratsız bir adamın, sert bir şekilde gösterdiği başka bir kapıdan Medina’nın mahşerine çıkıyorum. Çıkar çıkmaz da, ses düğmesi açılmış bir radyo gibi, uğultu kaplıyor ortalığı.
Sonra, yine, Pazar olduğu için, daha da, mahşer yerini andıran sokaklardan geçerek, Medina’nın kerpiç duvarlarının arasından, açık araziye çıkıyorum, yüreğim ferahlıyor bir anda. Karşı tepelerde, birkaç beyaz minare ile yine beyaz, uçuk sarı, bir veya iki katlı evlerin yükseldiği yerleşim, sağda, Fes Kalesi, tam önümde büyük bir mezarlık uzanıyor. Hemen her meydan da, bir Pazar kurulmuş, giyim, kullanılmış eşyalar satılıyor. Bugün Pazar olduğu için ( Fas’ta hafta sonu tatili ) ticari hayat daha da hareketli. Güneş devrildikçe, hava soğumaya başlıyor, bu gece de işimiz zor olacak, Hotel Moritanya’da, odalar buzhane gibi, morg gibi !
Odanın önündeki terastan, hemen aşağıda akıp giden insanları, yabancıları bloke etmeye çalışan ayakçıları, yanı başımdaki Bab-ı Celud kapısının altından geçen bin bir renk ve motifteki Fas’lıları seyrediyorum. ( Bab aslında kapı demek ama, ben yine de, anlaşılması için böyle yazıyorum. Hani bir tekerleme vardır; Mürür edip geçerken, Bab-ı Ali kapısından, tesadüfen rastladım, bir atlı süvariye. Kelimelerin, ironik bir tekrarı vardır burada. Yeni nesil Bab-ı Celud’un altından nasıl geçilebileceğine kafa yormasın diye, ironi yaptım.
Uçakta, trende uykusuzluk darbesi derken, uykuyla daha çabuk buluşmayı istiyorum. Yaşlanmanın, bariz bir tezahürü olsa gerek. 

14.02.2011 ( FES - CHEFCHAOUEN ) 

Akşam, korktuğumuzdan dahi iyi geçiyor, battaniyelerin altında, kendi çarşaf ve yastık kılıflarımızı kullanarak, huzurlu bir uyku sonrası güne başlıyoruz. Üstelik; Fes-i Bali ( Eski Fas )’ ın tam da göbeğinde konakladığımız için ), gece boyu, müzisyenlerin, hanutçuların sesleri bile delemiyor uykumuzu.
Fes El Bali, akşamın çılgınlığından bitap düşmüş olmalı, dışarıda çıt yok. Fotoğraf makinemi kapıp, sessiz sokaklara dalıyorum. Akşam, yine yağmur yağmış, dükkanların önlerindeki çardaklardan sular damlıyor. On beş dakika kadar, birkaç meczuptan, kendi kendine konuşarak yürüyen perişan insandan başka kimselerin olmadığı, genişliği, bir kulaçı bulmayan sokakların serinlik ve rüzgarında yürüyorum. Yavaş yavaş hareketleniyor ortalık, önce, kafeslerde getirilen tavukların, son mekanları olan dükkanlara girerken feryatları kaplıyor ortalığı. Daracık sokaklardan, birer ikişer, çıkan insanlar, uyur gezer gibi, işlerine, medar-ı maişet motorunun başına gidiyorlar. Dükkanların kepenkleri ve üzerlerindeki kilitler, geceleri, buraların pek de tekin olmadığının işareti mi acaba ? Caddelerde kalabalık arttıkça, sümkürme sesleri de çoğalıyor. Birileri, bir fetva verse de, İslam aleminin olmazsa olmazlarından olan, bu sümkürme geleneği son bulsa. İlk alkışlayan ben olurum herhalde.
Cami girişlerindeki, sokak çeşmelerinde güzelim çinileri, mukarnasları fotoğraflamanın en iyi saatleri olduğunu hissetmiştim, yanılmamışım. Bu saatlerde ne önümden geçen var, ne de; “ memnu “ diyerek, maydanoz olanlar. Bab-ı Celud’un, sağında, daha çok yerli halkın kullandığı Bab-ı Mahruk ( mahrukat yakacak mahruk da yanık demek hatırladığım kadarıyla ) kapısından, kent dışına çıkıyorum, vıcık vıcık çamurlara basmamaya çalışarak. Dün, uzaktan gördüğüm otobüs durağına yürüyorum. Amacım, bundan sonraki durağımız, Chefchaouen’e bilet almak. Güzel, CTM ‘ nin de ofisi de var. Eli yüzü düzgün, iyi İngilizce konuşan bir genç; 10.30 ‘ da hareket edeceğini söylüyor otobüsün. ( 70 Dr/ kişi ). Dirhem yok yanımda yeteri kadar, genç, eurolarla, dirhemlerle, denkleştirdiğim parayı kabul ederek, biletlerimi veriyor.
Ofiste, asık suratlı, beyaz askeri üniforma içerisinde, her tarafından madalyalar sarkan birisinin fotoğrafı asılı. Tahmin ettiğim halde, soruyorum. Elbette; Kral Muhammed 6, bu. Ne hikmetse, Monarşi ile yönetilen ülkelerde, Kralların, gençlik resimleri konuyor her tarafa. Daha masum, zararsız göründükleri için, yüz hatları sertleşmediği için belki de.
Güneş yükseldi ama, çamurların kurumaya niyeti yok. Bab-ı Mahruk ve Bab-ı Celud kapılarından geçerken, önlerinde kuyruk olmuş, börekçileri görüyorum. En yoğun ilgi göreninden, değişik böreklerden alıyorum ( 8 Dr ). Bir şişe de su ( 6 Dr ) alarak, odama dönüyorum. Soslu yeşil zeytin börek ve demlediğimiz çay keyifli bir güne başladığımızın işareti, tüm gün de böyle geçecek umarım. Çantaları yüklenerek, sabah yürüdüğüm yollardan, otobüs terminaline varıyoruz. Sabahın sükuneti, yerini, gürültüye, kaosa bırakmış bile, uzaktan bizi gören ayakçılar, ablukaya alıyorlar, aralarından sıyrılıp, CTM ofisine sığınıyoruz. Terminal binasının zemin katı, kırmızı, yeşil plastik sandalyeli, çayhane ve lokantalarla kaplı, tabii, ortalığa da, ağır bir yemek ve yağ kokusu hakim. Genç, dışarıdan iki sandalye alıyor, ofiste oturuyoruz.
Ortalığı gözlem amacıyla çıkıp dolaşıyorum. Televizyonlardan birine takılıyor gözüm. İspanya televizyonu, bir boğa güreşini veriyor. Matador, boğayı yere devirip, gururla halkı selamlarken, beklenmedik bir hamle yaparak fırlıyor boğa ve boynuzları ile matadoru havaya savuruyor, sonra, cansız seriliyor yere. Etkileniyorum, son nefesteki bu intikamdan.
10.30 ‘da kalkacak otobüs; 10.20 ‘de hareket ediyor. Çantalarımıza yine, 5 Dr. bagaj makbuzu kesiyor genç ve bize otobüse kadar eşlik ediyor. Yeni Fes’teyiz, yani Ville Nouvelle’de, caddeleri albenili, hemen her kavşakta, fıskiyeli havuzlar var. İnsanlar, bir yerlere gitme, yetişme gayretinde. Binalar, kirli beyaz renginde ve genellikle 2-3 katlı. Tepelerde yükselen yeni yapıldığı belli yapılar, gözleri rahatsız etmiyor. Caddeler boyu, kaldırımlara atılmış sandalyelere yayılmış gençler, nane yaprakları dolu bardaklarında, çay içiyorlar. Fas’ta, nüfusun % 70 ‘ i, 30 yaşın altında. Korkunç bir oran bu, son günlerdeki Arap ve Mağrip ülkelerindeki isyanların arka planlarında, yarınlara olan umutsuzlukların payı büyük olmalı.
CTM otobüs firması, genelde, kendi garajlarını kullanıyor. Her tarafı, duvarlarla çevrili geniş bir bahçeye giriyor otobüs. Uzunca bir bekleyişten sonra, yeni aldığı yolcularla hareket ediyoruz Chefchaouen’e doğru. Yollar, gidiş-geliş olarak iki şerit, güzergahımızda otoyol yok, anlaşılan. Akşam, yağan yağmur sonrası, hava, tertemiz, berrak. Çok farklı yeşil tonlar içerisinde ilerliyoruz, buğday tarlaları bile, farklı tonlara sahip, civarda, çok zeytin ağacı var. Birkaç küçük tarlada, atın arkasındaki karasabanla tarla süren, kamburlaşmış insanlar görüyorum. Marakeş-Fes arasını trenle geldiğimiz için, Atlas Dağlarını geçmemiştik, oysa, şimdi Rif Dağlarının yol verdiği yerlerden geçeceğiz. Gerçi, bu dağ silsilesi Atlas Dağları kadar yüksek değil. En yüksek noktası Tidiguin Dağı olup, 2453 m.
Yola çıkalı, bir saat oldu, iki polis kontrolundan geçtik, sürücülerle, polis arasındaki diyalog ve yüz ifadelerine bakılırsa, yapılan kontrolların kıymet-i harbiyesinin olmadığı aşikar. Daha, 142 km. yolumuz var. Rif Dağlarının yamaçlarında, tek katlı, beyaz evlerden oluşmuş köyler görüyorum, etraflarını çeviren yeşil halıları andıran tarlalarla, güzel kontrastlar oluşturmuşlar.
12.30 ‘ da bir dinlenme tesisinde mola veriyor şoför. Dışarıda uzun bir mangal içindeki kömürler, vantilatör yardımıyla canlandırılıyor, az sonra da, ortalığı et dumanı kaplıyor. Yandaki tezgahtan, et veya kıyma alanlar, mangalın başında, beyaz önlüklü iki gence etlerini veriyorlar. Kıymalar, aşçıların avuçlarında, köftelere dönüşüp, mangaldaki yerlerini alıyor. Sonrada, ister pide arasında, ister tabak içinde veriliyor sahiplerine.
Her taraf ızgara et kokuyor, ama, aklıma, Makedonya’da Resne, Sri Lanka’da Kandy yolunda; otobüste çektiklerim geliyor. Mideyi bozup, yollarda rezil olmaktan korkuyorum. Bakıyorum, eşimin de hiç gönlü yok. İki Japon kız, önce, ihtiyatla bakıyor mangalın üzerindekilere, sonra, ızgara kervanına onlar da katılıyor.
Şimdiye kadar gördüğüm 123 kasa Mercedesler, burada da, yollarda en çok göze çarpanlar. Grand Taksi deniliyor ve şehirler arası dolmuş seferleri de yapıyorlar. Bir zamanlar sahip olduğum 83 model 123 kasa Mercedes’ime, yedek parça bulmakta zorlandığım için satmıştım, 1999 yılında. Fas’a getirip, yenilemek varmış, meğer !
Quazzane otobüs terminalinde duruyor, yolcu alıp, indirmek için, otobüs. Yukarıdaki tepelere kadar tırmanmış yapıları ile büyük bir yerleşim burası. Dağların arasından ilerlemeye devam ediyor, en çok da zeytin ağaçları arasından geçiyor, durmaksızın tepeleri aşıp, aşağı iniyoruz, belli ki; söylendiği gibi, dört saatte Chefchaouen’de olamayacağız.
15.20 ‘ de, neredeyse, beş saat sonra, bir tepeden, aşağıda uzanan, beyaz mavi boyalı evlerden oluşmuş şirin bir kent çarpıyor gözüme. Ardında, Rif Dağları, bir duvar gibi yükseliyor. Şehir girişine Pazar kurulmuş, bir insan seli akıyor, tıkanan yol boyunca. Yol boyunca park etmiş araçlar yüzünden, uzunca süre ilerleyemiyoruz.
Sonunda, küçük bir alanda bitiyor yolculuk. Bugün ve yarın öğlene kadar Chefchaouen’i gezeriz düşüncesi ile, yarın 14.00 için, Tanca’ ya otobüs bileti alıyorum ( 30 Dr/ kişi).
Terminal civarında bir taksi yok, dışarı çıkıyoruz. Kent merkezine uzanan, dik bir yokuşun başındayız. Yürümeye kalksak, gereksiz yorulacağız. Bir süre sonra, önümüzde bir taksi duruyor, gideceğimiz yer taş çatlasa 2 km, 50 Dr, istiyor, gönderiyorum, zira, artık, bu ülkede, kent içinde, 20 Dr. den fazla para verilmeyeceğini öğrendik. Az sonra gelen başka biri 10 Dr. diyor, biniyoruz.
LP ‘den seçtiğim, Hotel Marakeş’in önünde iniyoruz, ama; ısrarla 300 Dr. istiyor genç çocuk. Odayı ısıtma imkanı var mı ? Yok. Eyvallah, deyip, hemen yandaki Hotel Salamat ‘ a giriyoruz. 100 Dr. diyor. Çantaları bırakıp, Kasbah ve Medina’ya uzanan Hasan 2 Caddesi boyunca yürüyoruz. Hava bulutlu, ortalık tenha. Bir yerde iyi ama, bir yandan da üzerimize garip bir melankoli yapışıyor, sakin kış kentlerinde. Kasbah’ın önündeki Hamam Meydanına geldiğimizde, hafiften bir yağmur başlıyor. Meydandaki, kırmızı renkli duvarlarla çevrili Kasbah’ı ve içerisindeki Kuleyi, yarın hava güneşli olur umudu ile erteliyor ve arkasında, aşağılara uzanan dar sokaklara dalıyorum.
Daracık sokaklarda, belki de; yüzyıllardır, üst üste kireçle boyandıkları için, köşelerin bile keskinliğini kaybettiği, duvarların hemen hepsi çivit mavisi boyalı. Beyaz ve mavi tonların hakim olduğu sokaklarda, çok geçmeden yön duygumu ve bulunduğum anı kaybetmek arzusuna kapılıyorum. Kapıların önünde, kediler, sokakların kimsesizliğine inat, mekanları sahiplenmişler. Kemerli kapılar, yine, asırlar öncesinden uzanıyormuşçasına, içeride, karanlık tünellerin ardında, mavi boyalı ev kapılarının önüne getiriyor beni. Bazı sokaklarda, oynayan çocukların sesleri yankılanıyor, arayıp buluyorum. Hiç de yadırgamıyorlar, ne var ki; tüm Fas’lılar gibi, fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmıyorlar. Bir film platosunu andıran sokaklara açılan kapılardan, aniden bir genç kız, veya cellabe giymiş bir adam çıkıveriyor, elleri cebinde. En çok da, çocuklar, daha doğrusu genç kızlar görüyorum ellerinde, büyük tepsilerle, bir görünüyorlar, bir kayboluyorlar, kısa ve daracık sokaklarda.
Ne Fes’in, ne de; Marakeş’in kaosu, yüzsüzlüğü yok burada. Gerçi, düşük sezondalar, ama; Medina’da, tüm hediyelik eşya ve halı mağazaları, Kasbah’ın önündeki ana meydan olan Hamam Meydanında restoran ve kafeler açık. Bir genç, vitrinindeki, Berberi ahşap işlerini seyrettiğim dükkana davet ediyor, nane çayı ikram ediyor, Türk olduğumu öğrenince de. Türkiye’nin, İslam Dünyasının lideri olduğunu, Erdoğan’ı çok sevdiğini söylüyor. Yandaki, küçük bir odada, yaşlı bir adam, eski bir dokuma tezgahının önünde, yün battaniyeler dokuyor, rengarenk ve desenlerle dolu rafları. Mağazadaki halı ve kilimler, Rif Dağlarındaki Berberi kabilelerinden geliyor, battaniyelerin tamamını bu adamcağız dokuyormuş. Bir başka salonda, çok sevdiğim ahşap ürünler var, yine Berberi köylerinde üretilmiş.
Chefchaouen’da, mavi beyaz sokaklarında kayboluyorum ve daha da kaybolmak istiyorum. Ne kadar dolaştım bilmiyorum, yağmurlar yağdı, geçti, ben dolaştım, fotoğraf çektim. Neden sonra, Kasbah’ın önündeki sokaklarda buldum kendimi. Bu kez’de Hamam Meydanının üst kısmındaki sokaklara dalıyoruz eşimle. Rif Dağlarının eteklerine kurulmuş sokaklar ve evler, dik yokuşlar üzerinde. Bir adam yanaşıyor. Ben, önce evine gidiyor zannediyorum. Biraz yukarıda, sanatsal ürünler yapıp sattığı dükkanı olduğunu, istersem götürebileceğini söylüyor. Bir yandan da durmadan konuşuyor. Bu akşam kandil olduğunu, ( eşim de, teyid ediyor bu akşam, Muhammed’in doğumuna denk gelen gece, Mevlid Kandili imiş ), bu nedenle herkesin, börekler, tatlılar ve yemekler yapıp komşulara dağıtacağını söylüyor. Anlıyorum, neden, genç kızların ellerinde tepsilerle koşturduğunu. Dikkat etmiştim bugün, evlerin çoğunun mavi boyası henüz kurumamıştı. Düşük sezonda, bu bakım neden yapıldı diyerek, düşünmeden edememiştim. Yine, Kutlu Doğum nedeni ile yenileniyormuş anlaşılan bu boyalar.
Bu bölgedeki sokaklarda, diğerlerinden farksız, birbirinden değişik, beyaz, mavi boyalı sokaklar arasında dolaşıyorken, adam, benim atladığım, güzel sokakları gösteriyor, fotoğraflamam için. Yürüyüş, sonunda, bir hediyelik eşya mağazasında bitiyor, tahmin ettiğim gibi, mağazalardan komisyon alan bir ayakçı imiş. Mağaza sahibine, sırt çantası ile gezdiğimizi, hiç yerimiz olmadığını söylesek de; ısrarlar devam ediyor. Kolay diyorlar, siz ödeme yapın, bir kargo ile evinize göndeririz.
Hava kararmaya yüz tuttu. Hamam meydanında restoranlar, masalarını açmışlar, müşteri bekliyorlar. Derli toplu bir yere oturuyoruz. İçindeki nohut ve şehriyeleri ile hoşumuza giden Marok çorbası ile başlıyoruz ( 10 Dr ), ardından sebzeli kuskus ( 20 Dr ) ve şiş ( 30 Dr ) istiyoruz. Bir yandan ısındığımızı hissediyoruz, ama, her geçen zaman içinde havanın soğuduğu belli.
Odamıza çekiliyoruz, Chefcaouen’de neredeyse hiç yabancı görmedim bugün, sanırım otelde tek müşteri de biziz. Ancak, adamlar, güven veren tipler, bu nedenle huzurluyum. Umarım yarın hava güneşli olur ve 14.00 ‘e kadar, bu mavi şehri doyasıya dolaşabiliriz. 

15.02.2011 ( CHEFCAOUEN - TANCA ) 

Chefcaouen, şimdiye kadar gördüğüm Fas kentleri içinde, en beğendiğim yer oldu. Ne bulaşan satıcılar, dilenciler ne de; derbederlik vardı. İyi ki; dün gelir gelmez, mavi beyaz boyalı sokaklarında kaybolmuşum. İyi ki; elimden geldiğince, fotoğraf çekmişim. Eşim, yataklara uzandığımız zaman, içlerinde saman olduğunu söylemişti, ben de gülerek, “ daha sıhhi, kemiklerimiz kendine gelir “ demiştim. Doğru, belki, iyi uyuduk, ama, bu yataklar yüzünden, onca, battaniyenin altında bile ısınamadık. Haydi, kışın, ısıtıcı ihtiyacı olmuyor, sezon düşük, yazın sıcakta, klimasız nasıl satabiliyorlar odaları hayret ! Dediğim gibi, yandaki, üç kat fazla fiyat isteyen ve ünlü otelde de, air- con yoktu.
Uyanır uyanmaz, oda penceresinin, mavi boyalı, ahşap kanatlarını açtım merakla. Eyvah ! Sulu karı andıran bir yağmur yağıyor. 600 m. rakımlı, Rif Dağlarının dibindeki kentte yağmur ne kadar devam eder, bize bugün sokaklarında dolaşma izni verir mi acaba ? Kahvaltılık bir şeyler almak için, Hasan 2 Caddesi boyunca, Kasbah ‘a doğru ilerliyorum. İşin şakası yok, çok sağlam bir yağmur altında yürüyorum. Yollardan, seller gibi sular akıyor. Meydandaki, tüm kafe ve lokantalar kapalı, hepsinin üzerlerini naylonlarla örtmüşler. Görünürlerde bir Allah’ın kulu yok. Nerede ne bulurum diyene kadar, üzerimdeki mont sırılsıklam oluyor. Aklıma geliyor, mahalle arasında, birkaç bakkal görmüştüm dün akşam. Zaten, bu yağmurda, bu saatte, bir tek bakkallar açık. Fırından yeni gelmiş, pide, acı biberle harmanlanmış yeşil zeytin, peynir niyetine satılan, ancak, bizim bildiğimiz lor ve bir şişe de su alarak ( 20 Dr ), montu delen yağmur altında ve sırılsıklam hallerde otele dönüyorum.
Artık yanlış zamanda ve yanlış yerdeyiz, kesinlikle böyle. Oysa, çok uzun süreler, ciddi meteoroloji sitelerinden Fas’ı ( Kazablanka ve Marakeş’i veriyorlardı. ) takip etmiştim. http://worldweather.wmo.int/045/c00180.htm. Şubat ve Mart aylarında, yağışı ve yağışlı günleri, sıfır gösteriyordu. Tamam, soğuk, kabulümüz, ama, meteorolojik verileri utandıran bu yağmur nereden musallat oldu üzerimize.
Neyse, hazırladığımız sıcak çay, sıcak ekmekle keyfimiz yerine geliyor. Yağmur daha da, hızlanarak devam ediyor, resepsiyondaki adam, bugün kandil tatili olduğu için, Kasbah ve içindeki Etnografya Müzesinin de kapalı olduğunu söyleyince, çok sevdiğimiz Chefcaouen’in, bizi sevmediğini anlıyoruz. Hamam Meydanındaki Ulu Camiinin, Arap camilerinin aksine altıgen kesitli minaresini fotoğraflayamadım bile.
Kaldırımlara kadar çıkmış yağmur sularından atlayarak, yolun karşısına geçiyor ve taksi bekliyorum. Bingo. Dün bindiğimiz taksi duruyor, çantaları kapıp, zor atıyoruz kendimizi araca. Az sonra, terminaldeyiz. Dün, bilet aldığım, küçük odada kimseler yok. Oysa, hatırlıyorum, sarı kapuşonlu gençten almıştım bileti, ısrarla; “ ben değilim, görevli neredeyse gelir “ deyip, duruyor. CTM’in Tanca otobüsü, bir tane ve 15.30 ‘ da ve en yakın hareket, 10.45 ‘de uyduruk bir firmanın. Gelen giden yok.
İki yabancı kız, gideceği yerden vazgeçtiklerini söyleyerek, yandaki firma yetkilisine biletlerini verip, paralarını geri alıyorlar. Uyanıyorum, biletimi, bilerek öldürmek istiyorlar. Tüm firmaların, küçücük odalarının açıldığı, yine küçük salondaki, otobüs ayakçılarının hepsinin gözü benim üzerimde. Bu gidişle; 10.45 otobüsünü de kaçıracağız.
Çaresiz, 60 Dr. daha vererek, tekrar bilet alıyorum, hıyar, elimdeki biletleri de çekip alıyor. Bu sefer, ben, elinden çekip alıyorum. Anlaşıldı, biletleri iade yapıp, parasını paylaşacaklar. 6 € ‘ da buranın standartlarında, fena para değil. Bu kez de; üçüncü bir serseri başlıyor peşimde dolaşmaya. Israrla, dün aldığımız biletleri istiyor. Hayır, vermeyeceğim dedikçe, ısrarlarını arttırıyor. Aklım hala, terminal binasında.
Otobüsün kalkmasına birkaç dakika kala, fırlıyorum otobüsün içinden ve tekrar, sevimsiz mekana geliyorum. Emanet odasında, sakallı bir ihtiyar, dalga geçer gibi, “ otur, bekle “ diyor hala. Mahsus, biletleri çıkarıp, yırtarak, parçalar gibi yapıyorum. İhtiyar atılıyor, elini, göğsüne sokarak, çıkardığı para kesesinin ağzını açıyor, 20 Dr. uzatıyor, olmaz diyorum 40 Dr. Parayı kesesine sokmaya çalışırken, “ lanet olsun “ diyor, 20 Dr’ i alıyorum, eşimin dediği gibi, Arapça ne dediğimi anlamış olmalı, buz gibi bakıyor bana ve bileti alıyor. Para kesesinin ağzını büzmeden, biletleri de, içine atıyor.
Bir saattir, bu sıkıntıların nedeni 6 € için, yapılan kurnazlıklara dayanamadığım için vermedim, yırtabilirdim, yırtmadım, ben gittikten sonra, birbirlerine düşsünler istedim. Bence, gezilen yerlerde, mücadele etmek, haksızlıklara meydan okumak gerek. Özellikle İngiliz kızların, uğradıkları haksızlıklara, kıyasıya mücadele verdiklerini izledim, pek çok ülkede.
İki genç hala peşimde, bu kez, “ kaç para aldın “ diye soruyorlar. Aslında, kendime de kızmıyor değilim; Donuna kadar soyulan halklar, üç kuruş için cambazlık yaparken, egemenler, saltanat içinde büyük vurgunlar yapıyorlar. Bize de; bu zavallılarla dalaşmak kalıyor. Sonunda, gelip, çantalar için, 10 Dr. istiyorlar, bildiğim kadarıyla, bagaj bedel uygulaması, sadece CTM ‘ lerde var. Ses çıkarmıyor, 5 Dr. uzatıyorum, sevinerek gidiyorlar.
Bindiğimiz otobüs, Fas’ta, CTM ‘den başka otobüsleri mümkün olduğunca seçmemenin ne denli isabetli olduğunu bir kez daha gösterecek anlaşılan. Hareket eder etmez, camlardan ve tavandan sular girmeye başladı. Kafamıza su damlamayan koltuk bulabilmek için, yarısı boş olan araçta, sürekli yer değiştirdik durduk. Yaşı yarım asıra yaklaştığı her halinden belli olan otobüsün motoru, Rif Dağlarında, tepeleri inip çıkarken, oldukça yaygara yapıyor, ama, pek de devirden düşmüyor. Hindistan’ın meşhur Tata otobüsleri gibi. Dağların tepelerine takılmış bulutlar, bardaktan boşanırcasına yağmur gönderiyor aşağılara.
12.15 ‘de Tetuan terminalindeyiz. Yağmur, adamakıllı insafsızlaşıyor. Rüzgar, park etmiş otobüsü silkeleyip duruyor ne zamandır. Bu yağmur, keyfimi bozdu. Tanca’da tekrar internete girip, bölgenin hava durumuna bakacağım, eğer, Endülüs bölgesinde de yağmur görünürse, önümüzdeki günler için, Fas’tan dönüş yapabiliriz.
14.00 ‘ de Tanca’dayız. LP ‘nin Fas kitabı yazarını elime geçirsem, paralayabilirim. Tamam, CTM önemli otobüs firması, ama; bizim gibi, mecburiyetten binenler de olabilir. Hiçbir haritada, ana otobüs terminalini göstermemiş, her kentte, kör gibi kalıyoruz. Tanca’da, bir yerlerde iniyoruz, ortalığı sel götürüyor. Sokakta herkes, ıslanmış farelere dönmüş. Ne yöne gideceğimizi bilmeden, kaldırımda, sudan korunmaya çalışarak taksi bekliyorum. Her geçen dolu.
Beş dakika sonra, bir bitirim bitiyor yanıbaşımda. Hotel Continental’a gideceğim diyorum. Bir taksi buluyor, 50 Dr. vermem, 20 Dr. den fazla da vermem diye delleniyorum yine. O arada, bir petit taksi duruyor, ben adamla 20 Dr. e anlaşıyorum, bu serseri hala 30 Dr. diyor bana. Biniyoruz, bu kez, kapıyı açıp, para istiyor benden, hırsla kapıyorum kapıyı, bozuk param yok diyerek. Yahu, bu memlekette, bir gün, dalaşmadan gezemeyecek miyim? Kırk ülkeden fazla gezdim, Hindistan’da bile, rahatsız edilmedim, bu kadar. Şoför, söylenip, bunlar Mafia deyip duruyor. Bunların Mafia’lıkları sadece yabancılara. Günlerdir, sıcak bir oda bulamadığımız için, LP ‘den, seçtiğim Continental oteli, Tanca limanının hemen üzerinde güzel bir yerde olmalı. Fiyatı, yüksek ama, değer diyorum. The Sheltering Sky filminin başlangıç sahneleri bu mekanda çekilmiş. Bertolucci’nin “ Çölde Çay “ adlı filmi, bir karı kocanın Tanca limanına varmaları ile başlıyordu, yanlış hatırlamıyorsam. Bertolucci’ye özgü, buram buram erotizm kokan bir film idi, pek çok da ödül almıştı.
Yağmur aman vermeyecek anlaşılan, taksi, Medina’nın dar yollarından, limanın üzerindeki geniş bir alanın içine giriyor. İlk defa, bir otelin kapısında güvenlik görevlisi görüyorum. Bitmeyecek gibi tırmandığımız merdivenler bitiyor, resepsiyonun önüne geliyoruz. Öyle kocaman yazmışlar ki; fiyatı sormaya gerek yok. 635 Dr. Yahu, iyi de, bu fiyat beni bozar, bütün gece uyuyamam, hele biraz indir diyorum, heykel duruşlu adam, sadece; “ prices fix “ demekle yetiniyor. Anlaşıldı, Tanca’yı da tavaf edeceğiz, otel ararken. Merdivenleri inerken, kılıksız bir adamın beklediğini fark ediyorum, güvenlik görevlisinin yanında. Yanından geçerken bordalıyor, İngilizce, “ size, iyi ve ucuz otel bulurum “ diyerek. Yahu, bu havada, kimsenin olmadığı bu yerde, bizim kokumuzu nasıl aldın da, mevzilendin, bu hep böyle oldu, anlamak mümkün değil. Takılıyoruz, yağmurda dolaşmaktansa, kestirmeden bir otel buluruz diyerek.
Bir iki yerden sonra Hotel Mamouna isimli, limana, Cebel-i Tarık Boğazına, hatta, sisler içerisinde hayal meyal görülen İspanya sahillerine hakim bir yerde karar veriyoruz ( 200 Dr). Rahatlıyor, lobideki koltuklara seriliyorum bir an. Eşim, ikaz ediyor, adam, kapıda seni bekliyor diye. Doğru, adamı unuttuk, işe de yaradı Allah için. Sırılsıklam dolaşıyor olacaktık Tanca’nın Medina sokaklarında. 10 Dr. uzatıyorum, karşımda, gülen bir yüz ve dişler görüyorum, sonra bir anda yok oluyor.
Çantaları bırakıp ve otelin önündeki daracık souk ( sokak ) dan, Medina’nın içlerine yürümeye başlıyoruz, mucize olmalı, yağmur dinmiş, saçaklardan akan sulardan başka ıslatacak bir şey yok, ilerliyoruz. Tüm Fas kentlerinin Medinaları gibi, burası da, kaotik, derbeder ve şaşırtıcı. Ne var ki; burada, fazla tarihi yapı yok. Dar’el Mahsen, eski sultanların sarayı, etnografik değeri olabilir, bir bedbinlik var üzerimde, erteliyorum. Eski Amerikan Elçilik Binasını, taşıdığı isimden olsa gerek ıskalıyorum, 1890 dan 1960 ‘a kadar, Tanca’yı anlatan foto ve posterlerin bulunduğu Lorin Müzesini gezmeyi bile erteliyorum. Ne zamana, bilmem.
İnsanların yılgın anları vardır ya, öyle bir çukurdayım şimdilerde. Kaotik ara sokaklara girip çıkıyoruz, gayesiz, aslında, yiyecek bir şeyler arıyoruz, ama, nafile. Anlaşılan, liman boyu uzanan İspanyol Caddesine ineceğiz yiyecek bir şeyler bulmak için. Aslında, bir anda, yılgınlık, çıkmadan önce, kaldığımız Mamouna otelde, internette, önümüzdeki on günü gösteren siteye girmemle başladı. Fas dahil, Cebel-i Tarık’ın karşı kıyıları, Endülüs kentleri de yağmurlu ve soğuk on gün boyunca . Bu yüzden, enerjim düştü, oysa, ne güzel planlar yapmıştım, Sevil, Granada ve Kortoba için, Portekiz’e, Lizbon’a, Porto’ya gidecek, eşimin doğum gününü Barselona’da, sahilde Barcelanotta’ da kutlayacaktık.
İyi güzel de, fotoğraf için güneşin olmadığı, gecelemek için sıcak oda maliyetinin 70-100 eurolara çıktığı, sık sık yağmurdan korunmak için, bir kuytuda vakit geçirmemiz gereken bir gezinin anlamı yok. Turist evine döneceği günü bilir, gezgin ne zaman döneceğini, hatta dönüp dönemeyeceğini bilemezmiş. Yarın, Atlantik Okyanusu sahillerindeki Asilah’a, sonra da, İstanbul’a dönüş için Kazablanka’ya gideceğiz. Motivasyonum bu nedenle düştü, çaresiz alışacağım önümüzde, Asilah ve Kasablanka’nın, Ain Diyab sahillerini arşınlamak var daha.
Temiz bir yere benzeyen fırından bol tavuklu sandviç, kurabiye ve meyve alarak odamıza dönüyoruz ve camdan Cebel-i Tarık Boğazını geçen gemileri, arkada sisli Endülüs sahillerini seyrediyorum.
Sonra, limana iniyor ve sahil boyunca devam eden İspanya Bulvarının geniş refüjünde, palmiyeler altında yürürken, Fas’ın Batılı, modern yüzü çıkıyor karşımıza, bulvar boyunca, lüks lokantalar, iş merkezleri, barlar görüyoruz. Sahilde, geniş bir kumsal, denize uzanıp gidiyor, denizle kavuştuğu yerleri görebilmek mümkün değil artık, hava karardı ve bulvar, sarı ışıklarla donandı. Sahildeki tapas barlar, sezon nedeniyle kapalı, açık olanların önünde, geniş omuzlu görevliler, sessizce gelen geçeni izliyorlar. Sahilde yaklaşık 50 m. genişliğindeki kumsal, halk plajı olarak kullanılıyor, yazın ne denli kalabalık olacağını tahmin edebiliyorum. İspanya sahillerinde çakıp duran deniz fenerine takılıyor gözüm ara sıra.
Bir saatten fazla yürüyoruz sahilde, dönüşte, ilk yağmur damlaları düşmeye başlıyor, ellerimizi donduran bir soğuk var, otele girdiğimizde, tropik yağmurlar misali bir yağmurun uğultusu kaplıyor ortalığı. 

16.02.2011 ( TANCA - ASİLAH ) 

Tüm gece boyu, zaman zaman kıyametler koparan yağmurun sesine uyandık. Sabaha karşı da, bir horoz ötmeye başladı. Ardından, penceremizin yanı başındaki, yeşil oluklu kiremitleri olan Kasbah Camiinin, renkli Maroc tarzı çinilerle bezeli kare kesitli minaresinden sabah ezanı okunmaya başladı. Burada ezan, bizdeki gibi, makamla okunmuyor, adeta, seslenir gibi ve gayesine uyan, çağrı tarzında, basit bir seslenişten ibaret.
Giyinip Medina sokaklarına çıkıyorum, her yer kapalı Kepenkleri kapalı, sokaklarında insan seli akmayan Medina, öyle sevimsiz geliyor ki. Oysa saat 08.00. Geleneksel bir miskinlik olmalı bu. Medina’nın diğer ucundaki, havuzlu meydana kadar yürüyorum, henüz açılmış, birkaç kafenin önünde, nane çayı içen üç beş kişiden başka kimseler yok. Çaresiz geri dönüp, limanın önünde uzanan bulvara geliyorum. Buralar daha hareketli, Cebel-i Tarık Boğazını geçen feribotların, bilet ofisleri bile açılmış. Bir iki, bakkal benzeri yere giriyorum, pide benzeri ekmek ve allı pullu ambalajlar içerisinde satılan kek, pasta ve bisküviden başka bir şey yok. Hayret, kahvaltı geleneği bu kadar farklı olabilir mi ? Anladığım kadarı ile, yoğun olarak hamur işleri tüketiyorlar. Kaldığım Mamouna Otel’in, karşı köşesinde, dün akşam su aldığım büfe açılmış. Siyah zeytin, lavaş kiri peynir ile sıcacık pide görünce seviniyorum.
Uzaklardaki, İspanya kıyılarına son kez bakıp, çantalarımızı yüklenerek, dün, yağmurda indiğimiz otobüs terminaline götürecek taksi beklemeye başlıyoruz. Beş dakika sonra taksiden inip ( 10 Dr ), kaotik terminale adım atarken, firmaların çığırtkanları tarafından, ablukaya alınıyoruz. Azila ( Asilah ) diye bağıran biri, önümüze düşüyor ve kalkmak üzere olan bir otobüse bindiriyor ( 15 Dr/ kişi ).
Hareket ettikten on dakika sonra, sağımızda uzanan, iri dalgalı Atlantik Okyanusunu takip eden ve kilometrelerce uzanan geniş kumsalları seyrederek ilerliyoruz. Bakımlısı, derbederi ile yazlık evler, siteler, salaş restoranlar, mevcutlardan çok daha fazla yeni inşaatların göze çarptığı yerleşimler, neredeyse peş peşe devam ediyor. Asilah’a giden yol solumuzda, sulak arazinin üzerinde uzanıp, gidiyor. Önemli bir kent olan Tanca’yı, başkent Rabat’a ve Kazablanka’ ya bağlayan otoyolun, ortada kalan Asilah’tan geçmemesi, sanki; izole bir kent haline getirmiş, 50000 kişilik nüfusu ile, daha çok, turizm ağırlıklı bir yerleşim olmuş.
Tam bir saat sonra, küçük bir meydanda duruyor otobüs. Anlaşılan Asilah burası, hiçbir levha görmedim yol boyunca. Köşedeki polise, LP ‘ den seçtiğim Hotel Sahara ‘yı soruyorum. Yakındaymış, kolayca buluyoruz. LP, yine, Asilah ile ilgili harita vermeyi gereksiz görmüş anlaşılan. Tertemiz her tarafı çini kaplı, bu çinilerle, daha da soğuk, turistik soğutma tesisine dönüşmüş. Belli ki; bizden başka kalan da yok bugün ( 150 Dr. )
Az sonra, ıssız Asilah sokaklarındayız, ama, kapalı dükkan ve kafelerden, sahilde yükselen otel binalarından, yüksek sezonda, cazibe merkezi olduğunu tahmin edebilmek zor değil. İstanbul dönüşü için, Air Arabia’dan bilet alabilmek için, internet kafe arıyorum. Hayret, girdiğim üç yerde de, yazıcıların kağıdı bitmiş. Sonunda, sahile yakın bir yer buluyorum, bu kez de Air Arabia’nın sitesine ulaşmak mümkün değil. Belli zaman aralıklarında tekrar tekrar gidip geliyorum, bu mekana, yok, yok, Air Arabia ‘ ya ulaşıp, bilet almak mümkün değil.
Sert bir rüzgarın altında Atlantiğin dalgaları metrelerce yükselip, bembeyaz köpüklerle çullanıyorlar Asilah sahillerine. Mendireğin ardındaki kuytu denizde uyuyan balıkçı teknelerinin üzerine, zaman zaman, mendireği aşan dalgaların serpintileri doluyor. Kentin kendisi kadar küçük, Kasbah duvarları denize kadar uzanıyor. Sahilde bir Portekiz Kalesi, yüzyıllardır, dalgalara, rüzgara direnmekten yılgın belki, ama yine de canlı. Üzerlerinde yapılar bulunan abbaralar, Urfa’yı Mardin’imi hatırlatıyor, kemerli kapılardan Kasbah’ın içlerine giriyor, dar, sevimli, mavi- türkuvaz boyalı duvarların arasında buluyoruz kendimizi. Chefchaouen’in benzeri bir kent, Atlantik Okyanusu kıyısında üstelik. Buraya yaz sıcağında gelip, dalgalarla boğuşmak vardı, sonra da serin rüzgarlarında dolaşmak, daracık sokaklarında Asilah’ın. Chefchaouen gibi burada da; Marakeş ve Fes’ deki, insanı bunaltan, yapışkan satıcılar yok.
Uzaktan gelen zurna seslerinin yankısı, giderek artıyor Kasbah sokaklarında. Az sonra, bir köşeyi dönen yeşil, kırmızı geniş sancakların arkasında yürüyen, beyaz cellabeler giymiş zurnacılar, en sonda , çoğunluğu gençler olan Asilah’lılar yürüyor. Bugün, henüz İngilizce bilen tek kişiye rastlayamadım, bu törenler nedir, bakalım öğrenebilecek miyim ?
Zurnalı, sancaklı resmi geçitten sonra, Kasbah sokakları hareketlendi. İki saat önce, nötron bombası yemişçesine ıssız olan Asilah’ın, Kasbah sokakları şimdi insan kaynıyor. Bir meydanda durmuş, bizim horona benzeyen, ama, ritm ve dinamizmden kısıtlı bir şekilde, oldukları yerde, oynuyorlar. Etraflarında toplanmış, hemen hepsi Asilah’lı gençler cep telefonları ile fotoğraf çekiyorlar.
Ne olduğunu anlamadan, bir elin, makinemin objektifine asılması ile, kadrajı bırakıyorum, gözleri dışarı fırlamış, yaşlı bir adam, fotoğraf makineme asılıyor, kararlı, serseri alıp, yere atacak kamerayı. Oysa, bir taşkınlık da yapmadım. Muhtemelen, yaygın olan haşhaş ve esrar kullanımının verdiği cesaret veya taşkınlıkla, makinesiz bırakacak beni. Bakıyorum niyeti ciddi, tahrik etmeyecek bir darbe ile omuzunu itiyorum. Gözlerini açmış bakıyor hala, sonra, hızla, gençlerin üzerine koşuyor, gençler, bir anda çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Cahil adam; Asilah gibi, Fas turizminin odak noktalarından birinde, yöresel kültürü tanımak için buralara gelmiş, senin kentine, akrabana para bırakan, üstelik, değerlerini, geleneğini saygıyla izleyen birine saldırmanın anlamsızlığını nasıl anlatabilirim sana ki.
Sık sık internet kafede, İstanbul dönüşü için Air Arabia sitesine girme çabalarım nafile girişimler oluyor, giremiyorum bir türlü. Asilah ‘ da bir tane de seyahat acentası yok, açık olan.
Yaz boyunca, sahillerinin, sokaklarının insan kaynadığı yerlere gideriz kışın, o güzelim yerler, ıssızlığın verdiği melankoli ile ürpertir ya, öyle duygularla dolaşıyorum, yüzüme, kıyametler kopan Atlantik Okyanusunun dalgalarının serpintilerinin vurduğu sahilde.
Bir iki gök gürlüyor, bir kuytuya sığınalım demeye kalmadan, bardaktan boşanır bir yağmur, adeta, süpürüyor sokakları. Medina’nın kemerli kapılarından birinin altına sığınıyoruz ve yarım saat kıpırdayamadan, yağmurun geçmesini bekledik.
Asilah, karides ve balıkları ile ünlü. Derli toplu gördüğümüz bir lokantaya giriyor, tajine söylüyoruz balıklar gelene kadar beklememek için. Kocaman bir kayık tabak içerisinde arz-ı endam ediyorlar masamıza. Farklı soslarla tatlandırılmış, barbunya, mezgit, bakaloros, sardalya ve dil balığını tanıyoruz, iki tane de farklı okyanus balığı var. Kızartılmış kalamar ve karidesler, safranlı patates kızartma ve yine safranlı pilavı, hazla yerken, dışarıda uğultularla yağan yağmurun sesi masamıza kadar geliyor. Bunca lezzet ve tadın karşılığı olarak 100 Dr. ödeyip, yağmurun sellere dönüştüğü sokaklara çıkıyoruz tekrar.
Yarın sabah, Asilah’tan, Kazablanka’ya gidecek otobüslerin hareket saatlerini öğrenmek için, 500 m. mesafedeki küçük terminale yürüyoruz. 08.15 de olduğunu söylüyor, birbirinden kılıksız, hiç de güven vermeyen adamlar. Anlaşıldı, uçak biletini Asilah’ta halledemeyeceğiz, yarın Kazablanka’ dan alamazsak, iki gün sonraki uçuşu beklememiz gerekecek. Kazablanka’da geceleyip, ertesi gün 17.00 ‘de İstanbul ‘a dönmeyi düşünüyoruz.
Dönüşte yine bir yağmur sağanağı, bizi bir bankanın kapısında yarım saatten fazla beklemeye mahkum ediyor. Sabahtan beri, üzerimizdekilerle yarı ıslak geziyoruz. Hava kararırken, Asilah sokakları ana baba gününe dönüyor. Genç nüfusun çokluğu şaşırtıcı oranda fazla burada da. Sokakları, sabahtan beri arşınlayan sancaklı grup, yine bir caddeyi kapatmış, binlerce kişinin izlediği folklor gösterilerine devam ediyor. Köşede bir salyangoz satıcısı görüp, sokuluyorum, belki son kez olarak, bir tas haşlanmış salyangoz alıyorum ve aşina bir lezzeti tekrar tadıyorum.
Hava karardı ve soğudu, yeni bir sağanağın öncüleri olan damlalar yüzümüze vururken, Hotel Sahara’ya atıyoruz kendimizi, ardından, önümüzdeki daracık sokak, şimşeklerle aydınlanıyor, yankılanan gök gürültüleri ile sarsılıyor. 

17.02.2011 ( ASİLAH - KAZABLANKA ) 

Hotel Sahara, LP ‘nin önerilerini hak ediyor. Sakin, temiz ve emin. Bütün gece çarpışan bulutların ışığı, gürültüsü hakim oldu Asilah’a. Bir ara uyandım, rüzgar, Asilah’ı Atlantik Okyanusuna sürükleyecek zannettim. Saat üçte uyandım torunumu görmüştüm rüyamda. Yastığı duvara dayadım, güzel kızımı düşünmeye başladım, özlemiştim. Uyku yetmişti, dinlenmiştim.
Toparlanıp, küçük otobüs durağına yürüyoruz, görkemli, çift kuleli, Portekiz Katedralinin önünden geçerek. Katedral, terkedilmişliğin, sahipsizliğin hüznünü yaşıyor, belli ki; demir parmaklıklı kapısından, uzun zamandır kimse girmemiş içeri.
Hava sakinleşmiş, güneş görünmeye çalışsa da; pek başarılı değil henüz, yağmur geldim, geliyorum diyor. Yanıma gelen biletçiye, 08.15 için bilet alacağımı söylüyorum, kafasını sallayıp, iki bilet kesiyor ( 70 Dr / kişi ). Hareket saati geliyor, gelen giden otobüs yok. Adama söylenmeye başlıyorum, pişkin pişkin; “ hava yağmurlu, yavaş yavaş geliyor, kaymasın diye “ anlamında işaretler yapıyor, makara yapıyor açıkçası.
Saat 10.00 ‘ a doğru, neredeyse, tamamı dolu olarak bir otobüs geliyor, arkalarda, iki kişilik koltuğa son anda yerleşiyoruz. Hemen hareket ediyor ve Rabat’a uzanan otoyola girip, ardından, süratle ilerliyor. Tanca-Asilah 88 km, Tanca-Rabat 278 km, Rabat-Kazablanka da 91 km. olduğuna göre; -88+278+91 = 281 km. yolumuz var.
Zaman zaman gözden kaybolsa da; Atlantik Okyanusunun hırçın dalgalarını, geniş kumsallarını izleyerek ilerliyoruz. Kumullar, bir isyan gibi, otoyola kadar sokuluyor bazı yerlerde. Göz alabildiğine uzanan seralarda muz yetiştiriliyor. Rabat’a 45 km. kala, otoyoldan çıkıp, bozuk Kenitra yollarına giriyor otobüs. Yağmur suları yolları kapatmış, kıyıdan köşeden yol bularak ilerliyor araçlar. Kenitra, bir tersane ve küçük sanayi kenti anlayabildiğim kadarıyla. Medina’nın yıpranmış duvarları, çevresinde, perişan binalar görünüyor. Kenitra’da yolcu alıp bıraktıktan sonra, tekrar oto yola girip devam ediyoruz. Tepemizde, tehditkar kap kara bulutlar kümelenip duruyor, yer yer sağnak yağmurların içinden geçerek ilerliyoruz.
12.10 ‘ da Rabat ‘a girerken, ülkenin başkenti oluşunun işareti olsa gerek, her tarafı, kırmızı fon üzerine, yeşil yıldızlı Fas bayrakları ile donatılmış meydanlardan geçip, ara sokaklarda bulunan terminale giriyoruz. Günlerdir görmediğim tabloyu, Rabat giriş ve çıkışında görüyorum. Başkentin varoşlarında, sefalet, yoksulluk kokan, iç içe girmiş, perişan kulübeler, tenekeden evler çarpıyor gözüme. Çocuklar, buldukları küçük meydanlarda top oynuyorlar.
Asilah ‘tan hareket ettikten tam 4.5 saat sonra Kazablanka’ya giriyoruz. Yine nerede olduğunu bilmediğimiz, konumlandıramadığımız, kaotik bir otobüs terminalinde iniyoruz. LP ‘nin haritasında sadece CTM terminali olduğu için, nerede olduğumuzu kestirmeye çalışıyoruz. Benim derdim, bir an önce, Mohammed Zerktouni Bulvarındaki Air Arabia’nın ofisine gidip, bilet almak. Biraz yürüyünce, Ouled Ziane Tren Garının önünde buluyoruz kendimizi, demek ki; kent merkezinden 6 km. kadar uzaktayız. Hayret taksiciler gitmek istediğimiz Mohammed Zerktouni Bulvarını bilmiyorlar, bir anda bir sürü çakal taksi şoförü sarıyor etrafımı, aldırmayıp, az ileride bekleyen, temiz yüzlü bir şoföre yaklaşıyorum. Tamam diyor, taksimetre açarım. Yok diyorum 20 Dr. vereyim, zira; taksimetrenin kurnazlıklarını biliyorum. Kabulleniyor, biniyoruz. Gerçekten, çok uzaktaymış, sonunda , 203 nolu binanın zemin katında Air Arabia’nın levhasını görüp, iniyoruz.
Ofis kalabalık, epey bekledikten sonra sıra bana geliyor. 106 € ‘ dan 149 € ‘ya çıkmış bilet fiyatı. Bir ara ekran kararıyor ve 139 € görüyorum, tamam diyorum, genç çocuğa, uzatma, kilitle. Ne hikmetse, kredi kartlarımı kabul etmiyor sistem. Nakit euro vereyim diyorum. Yok, illa da, Fas Dirhemi olacakmış. Anlaşıldı, yine boğuşmalı geçecek bu gün. Zira, anlamadığım bir nedenle, bugün de tatil. 14 Şubat akşamı Chefchaouen’de Muhammed’in doğumu kutlanıyordu, 16 Şubat Mevlid Al Nebi dedikleri yine Muhammet’in doğumu için okunan mevlid nedeni ile tatildi. Peki bugün 17 Şubat neden tatil ? Mevlüd yorgunluğunu atmak için herhalde.
Çaresiz fırlıyorum dışarı, bankaların önündeki ATM’lere bakıyorum, hiç biri çalışmıyor, düzgün kılıklı bir adama soruyorum, nerede euro bozdururum diye. Euro, çenç ve Dirhem kelimeleri derdimi anlatıyor sanırım, başlıyor, Fransızca konuşmaya. Anladığım kadarı ile şehir merkezinde, nöbetçi bir banka şubesi olduğunu, oraya gitmem gerektiğini söylüyor. Bir taksi durduruyorum, işaretlerle, bana dediklerini şoföre anlat diyorum. Anlıyor ve şoföre uzun uzun bir yerleri tarif ediyor.
Ben, şeyimden soluk alırken, Türk olduğumu öğrenen şoför, Kurtlar Vadisinden, Memati’den bahsetmeye başlıyor. Çıldıracağım, bir kentte, bu kadar peş peşe kırmızı ışık olur mu ? Bir ara, change yaptıktan sonra, Air Arabia’nın önüne bırakırsın diyorum işaretle. İlk meydandan geri dönünce huylanıyorum, huylanmakta da haklıyım, geri zekalı, taksiye bindiğim noktanın 30 m. yanındaki Air Arabia ofisinin önünde park ediyor. Yahu, ben bu taksiye 30 m. gitmek için mi bindim, adamcağız sana nereleri neden tarif etti ? Ölü gözü gibi bakıyor bana, sadece.
Aynı kırmızı ışıkları, aynı kavşakları geçiyorum tekrar, tarif edilen bankanın önünde iniyor, kapıdan içeri dalınca da, bir adamla göğüs göğüse geliyorum. Güvenlik görevlisi mermi gibi girişimden huylanmış, barikat kurmuş. “ Change “ kelimesini duyunca yol veriyor, geçiyorum, karşımdaki masada oturan görevli, çaresiz ellerini sallayarak; “ sistem kapalı “ diyor, “ açılmaz mı ? “ ya cevap, “ bilemem, karşıdaki Hyatt Otelin arkasında, bir döviz bürosu var, oraya bak “ diyor. Vay anasını, Hyatt Otel deyince, uyanıyorum, Kazablanka’yı neredeyse, bir boydan bir boya geçmişim. Çıldıracağım bugün, Air Arabia ofisinde bıraktığım eşim merak etmiştir beni, işin garibi, onun telefonu da benim çantamda, istesek de haberleşemeyeceğiz.
Tekrar bekleyen taksiye binerek, bahsettiği yere gidiyorum, görünürlerde dövizci falan yok. Öğrenci oldukları belli olan iki genci durdurup soruyorum; tarif ederlerken de, birinin koluna girip, “ bırak konuşmayı, benimle gel “ diyerek, adeta sürüklüyorum. Nefes nefese kaldığı bir anda; “ öldürdün beni, kaç yaşındasın “ diye soruyor. “ boşver, çabuk olalım, uçak kaçacak “ diye gaz veriyor ve az sonra, Medina’nın yanında bir döviz bürosunun önünde buluyorum kendimi. Çok şükür, açık. Gence, teşekkür ederek, gönderiyorum. Uçak bileti için gerekli olan 3034 Dr. karşılığı parayı bozdurduğum 270 € ve cebimdeki dirhemlerle karşılayacağım. Şoför, aracın içinde uyumaya başlamış, dürtüyorum, bir yığın dur kalk ve yoğun trafikten sonra, Zerktouni Caddesindeki Air Arabia ofisinin önünde iniyorum. Eşim, kapıda, bembeyaz bir yüzle beni bekliyor. Bu anlattığım döviz bozdurma faslı iki saatten fazla sürdü sanırım.
Taksimetre, 21 Dr. yazıyor, teşekkür ederek 25 Dr. veriyorum. Sakin sakin duran şoför, birden no, diyerek hırçınlaşıyor, çok bekledim diyor anladığım kadarı ile. İyi de; beklemeleri de, taksimetre zaten yazıyor demek istiyorum, yok, ısrarla fazla para istiyor. Paraları, kucağına bırakıp çıkıyor, ofise girip, görevlinin yanına oturuyorum. Az sonra, kucağıma verdiğim paraları atıp çıkıyor dışarı, ofistekiler de şaşkın bakıyorlar. Sanırım; ödeme yapmadı senaryosu hazırlıyor. İşi bulduk, döviz işini çözdük derken, şimdi de, bununla uğraşacağım. Bir ara dışarı çıkıp, derdini anlayayım diyorum, eşim, kavga edersin diyerek önüme geçiyor. Bakıyorum, adamın da gitmeye niyeti yok. Belli ki, çıkışta hırlaşacağız. Fırlayıp, yanına gidiyorum, fal taşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyor, yumruklarını sıkmış. Derdimi de anlatamıyorum İngilizce, çıldıracağım, bağırışlarımıza, etrafımızda toplananlar oluyor ama, beni anlayan yok. Belli ki; paramı vermedi diyor şoför. Bugünkü çilem bitsin diyerek, çıkardığım 50 Dirhemi, yüzüne fırlatıyor, içeri giriyorum. Kırktan fazla ülke dolaştım, rikşacılar bile bu kadar terbiyesizlik yapmamıştı.
Evet, görevlinin karşısındayım, bilet paralarının karşılığı olan 3034 Dr, i denkleştirip, uzatıyorum. Sayıyor, yanlış diyor. Bir daha sayıyor, tereddütlü. Yine say diyorum. Üçüncü sayıştan sonra, binerli desteler yaparak, yan yana koyuyor, küsuratları da ayrı sayarak, ikna oluyor. Hey Allahım, bu adam ilk defa mı para sayıyor, sanki, göreve başlayalı, birkaç saat olmuş.
Fas’taki kadar süzme üzerime gelmedi hiçbir ülkede. Neyse, çıktıyı alıyorum, pasaportlarım, kredi kartlarım darmadağın, toparlıyor, sakinleşmeye çalışıyorum.
Üzerimde yığılan stresi ancak yürüyerek atabilirim. LP’ nin haritasına bakıp, gitmeyi düşündüğüm Hotel Galia’yı buluyorum. Tahminen, 1.5 km. kadar yürürsek, Zerktouni Bulvarından, Hasan 2 caddesini, sonra Mohammed 5 Bulvarını, bunun üzerindeki İbn-i Batuta sokağını bulursak otele kapağı atacağız. Muhammed 5 Meydanında, Postane binasının önünde, kum gibi insan kaynıyor. Fas halkı da kazan kaldırdı diye düşünüyorum önce. Ama bakıyorum, gösteriden çok, eğlence var. Hala, bugün tatilin, Kutlu Doğum’la ilgisini çözebilmiş değilim, ama, bu insanlar da, belli ki; bu hadiseyi kutluyorlar.
Sonunda, Hotel Galia’nın resepsiyonunda buluyoruz kendimizi. 220 Dr. odalar için fazla değil, çantaları bırakıp, yorulmamış gibi, bu kez de, Medina’ya uzanan, Mohammed 5 Bulvarı kaldırımlarına vuruyoruz, terimiz kurumadan. Artık dönüş modunda olduğumuz için, hediyelik bir şeyler bakacak eşim. Deri sandalet alıyoruz, ben de, tutkunu olduğum ahşap biblolardan alıyorum, oturan bir deve ( 30 Dr ). Ama, Bali’nin, Myanmar’ın, elde, çakı ile oyulmuş ahşap biblolarının güzelliğini beyhude arıyorum.
Balık lokantalarının bulunduğu bir sokağa girmişiz, Medina’da. Burnuma uzatılan, yeni kızarmış kalamarın kokusu, baştan çıkarıyor. Bir masaya çöküyoruz, buralarda gelenek olan acı soslu tabakla oyalanırken, balıklar geliyor ardı sıra. Kalamar, karides, barbunya, mezgit, kırlangıç ve yine tanımadığım birkaç balıkla, bir ziyafet çekiyoruz kendimize, bunca hır gürün ve yorgunluğun sonrasında. Ocağın başındaki adam, Türk olduğumuzu öğrenince, kıyak yapıp, bir avuç karides daha koyuyor tabağımıza, Galatasaray diyor bir yandan da. 60 Dr. ödeyip çıkıyor, seyyar bir manavdan muz (10 Dr/kg ) ile elma ( 7 Dr/ kg ) alarak, metro yapımı için, delik deşik edilmiş caddeden geçerek, otel kapısına varıyoruz.
Resepsiyonda, başka birisi var. Anahtarı alırken, laf atıyor, sohbet ediyoruz, tabii Fransızca. 11 kez İstanbul’a gelmiş. Son gelişinde, Eminönü’nde 44000 € ‘yu çaldırmış. Cebinden, bir tomar kağıt çıkarıp, bankonun üzerine koyuyor, zabıt tutanakları, mahkeme kararları. Aradan beş sene geçmiş, paralar ne oldu işareti yapıyorum, o da eliyle uçtu diyor ve avucuna üflüyor. Bu olaydan sonra da; Türkiye’ye uçmamış bir daha. 

18.02.2011 ( KAZABLANKA - İSTANBUL ) 

Soğuk değildi gece. Dünkü perişanlığı terk etmiş olmalıyız bedenimizden. Dün akşam, Mohammed 5 Bulvarında gördüğümüz, kalabalık pasta fırınına yürüyoruz, o kadar çeşitli pasta ve kurabiye var ki; ondan, bundan derken, koca bir kutu doluyor ( 42 Dr ). Tezgahtar, ürünlerin lezzetini vurgulamak için mi, ellerindeki şerbeti silmek için mi, bilmem, parmaklarını yalayıp duruyor karşımda. Hayır, bugün, son günüm, hiçbir şey sinirlendiremez beni. Otelin bulunduğu İbn-i Batuta sokağının karşısındaki, çok güzel Maroc desenleri olan büyük kapıdan girdiğimiz çarşıda da, otlu Danimarka peyniri buluyorum. Odamızda, hazırladığımız çayla, hoş bir Kazablanka kahvaltısı yapıyoruz ( o ne demek ? )
Çantaları, resepsiyona bırakıp, Kazablanka filmindeki, romantizmi bulamayacağımızı bildiğimiz için, artık, eski yerleşimlerde değil, Fas ekabirlerinin oturduğu, zenginlerin, sabahları, yürüyüş yaptığı Ain Diyap semtine, Atlantik Okyanusu kıyısındaki Korniş’e gitmek üzere D’anfa bulvarındaki otobüs durağına geliyoruz, ilk gelen 9 nolu, nuh-u nebi’den kalma otobüsün, bizi, dağılmadan, Korniş’e götüreceğini temenni ederek, merkezden uzaklaştıkça, daha bakımlı ve zenginleşen mahalleleri, önlerinde özel güvenlik olan malikaneleri seyrediyoruz.
Lüks otellerin, restoranların bulunduğu Korniş Bulvarında iniyor ve sahilde top oynayan çocukların yönüne yürümeye başlıyoruz. Atlantik yine hırçın, dalgalar 2-3 m. boyunda ve kırıldıklarında, bembeyaz köpükler içinde bırakıyorlar sahilleri.
Zamanı da kollayarak yürüyoruz Korniş’te. Para olunca, insanlar da, dünya da güzelleşiyor. Model arabaları içinden inen Fas’lı kadınlar, park ettikleri araçlarından, salınarak çıkıyor, güzellik salonlarına giriyor. Birkaç euro için, üç kağıtçılık yapmaya kalmayan zavallılarla mücadelelerimi düşünüyor, kendime kızıyorum. Üç saat sonra, beklediğimiz durağa ilk gelen otobüsle, D’anfa Bulvarına yola çıkıyoruz. Araçta on kişi var yok, üç kişi biniyor, biletleri kontrol ediyor. İstihdam yaratmanın bir şekli olmalı.
Bu kez, Medina’nın önünde iniyor, cadde üzerindeki hediyelik eşya mağazasından, kartpostal ve Fas’ın simgesi olan babuş ( baobouch ) lu anahtarlıklardan alıyorum.
Çantalarımızı alıp, caddeye çıkıyor ve ilk gelen petit taksiye binip, Casa Voyageurs’a gitmek istediğimizi söylüyorum. Kader, son taksi yolculuğunda, sakin, nazik ve olgun bir taksi şoförü ile karşılaştırıyor beni. Yoğun trafikte, dura kalka, ara sokaklara gire çıka, tren istasyonuna geliyoruz ( 10 Dr ). Gişelerde yoğun kuyruk var, sonunda sıra geliyor ve 13.07 için, 1. sınıf bilet alıyorum ( 60 Dr / kişi ). Mohammed 5 havaalanına gitmenin en rahat ve ekonomik yolu, Casa Voyageurs’tan trene binmek, havaalanının içinde son istasyonu. İlk geldiğimiz sabah, trenler çalışmadığı için, Hasan 2 camii önünde, kavganın siftahını yaptığım taksiye binmek zorunda kalmıştım.
Perona gelen tren dakika gecikmeden hareket ediyor ve 35 dakika sonra, havaalanına varıyoruz. Yürüyen merdivenler, üst kata, havaalanının keşmekeşine kavuşturuyor. Ana baba günü bekleme salonu, dünyanın hemen her yerine uçuş var buradan. Işıklı panolardaki, uçuş trafiğini izleyerek, oyalanıyorum.
Check in görevlisi kız da, herhalde, bu gün başladı, çantaların bagaj fişini çıkaramıyor bilgisayardan. Yarım saat bekliyoruz, arkamızda uzun bir kuyruk oluşuyor. Check in işleminden sonra, güvenlikten geçerken, polis kenara çekiyor beni, bel çantanda ne var diyor. Evraklarım ve para deyince, ileride bir paravanın arkasına götürüyor, kendisi de içeri giriyor, İçindeki euroları görünce, sırıtarak “ bahşiş “ diyor. Yüksek sesle, “ no bahşiş, I’m only traveler “ deyince, okey, okey diyerek kayboluyor. Fas bir kez daha egale etti, önceki gezilerimi, şimdiye kadar, hiçbir güvenlik görevlisi para istememişti, ne Ortadoğu’da, ne Uzakdoğu’da, ne de Hindistan’da. Üzerimi başımı toparlarken; “ puşt “ diyorum, önümde yürüyen, Fas’lı, kara gözlü kız dönüp bana bakıyor ve gülüyor, olanları gördü demek ki; eşimin dediği gibi sinkaf’lı kelimeler Arap halklarının dili…
Artık, salonda, hareket saatini bekliyoruz, bundan sonra, ters giden bir şey olabilir mi? Uçak düşmezse olmaz, herhalde. Uçağa biniyoruz, 4 saat on dakika sonra, Sabiha Gökçen Havaalanındayız. Bu havaalanının adını hiç sevemedim. Kendi halkını, kendi topraklarını bombalayan, ilk kadın pilotumuzun adı, tez günlerde kaldırılır inşallah…
Fas, turizmin getirdiği yılışıklıkları bir kenara bırakırsak, Almoravid’lerden, Berberi’lerden uzanıp gelen, pek çok güzellikle karşılaştırdı beni. Özellikle, Maroc desenler, rengarenk çiniler, Asailah’ın türkuvaz, Chehchaouen’in mavi beyaz sokakları, Marake’te, Cuma El Fına’nın curcunası, her kentte bulunan Medina’ların kaosu, Kasbah’ların, yıpranmış ama yine de mağrur güzelliği her şeye değerdi. Ertelediğimiz Endülüs toprakları ve Portekiz’i de fazla bekleteceğimi sanmıyorum. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 8477
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster