Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '08

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
2609
 

Fatih'in Torunları ile Bizans'ın Çocukları

Fatih'in Torunları ile Bizans'ın Çocukları
 

Günlük siyasetle ilgili konularda, yazmaktan da okumaktan da tat alamıyorum. Fakat işin cazibesinden kurtulamayanların sayısı da az değil. Bu arada arkadan gelen yeni bir nesil de var. Onların doğru bilgi sahibi olması da önemli.

Biliyorsunuz iç siyasette geçtiğimiz hafta yaşadığımız en önemli olaylardan biri, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın ev hapsi cezasının Comhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından affedilmesiydi.

Akparti'ye karşı bir tavır içinde olanlar, bunu "al gülüm ver gülüm" bir davranış olarak algıladılar. Belki bazı Akparti taraftarları da, Gül'ün eski liderine karşı yaptığı bir jest olarak değerlendirmiştir.

İlle bir tarafın penceresinden olaya bakmaya çalışırsak böyle sonuçlara ulaşmamız çok normal.

Ben her konuya biraz daha farklı bakabilmemiz gerektiğini düşünüyorum.

*****

Dün akşam bir misafirim vardı. Yeni rektörlerin, sanki bir rövanş ve intikam alma mantığıyla atandığını, hep de iktidar partisine yakın adamlardan seçildiğini söylüyordu.

Bu görüşte olanların sayısı az değil. Özellikle iktidar partisine karşı olanların ortak söylemlerinin böyle olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ben de şöyle düşünüyorum.

Eğer yeni atanan bir rektörün tayininde, bir "rövanş ve intikam hissi" seziyorsanız, geçmişte bir yanlışlık veya inadına bir tavır içinde olunduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

Sayın Sezer'in yaptığı seçim ve atamaların benzerini Abdullah Gül yaptığı zaman ortaya yanlış bir durum çıkıyorsa, yine geçmişte bu yanlışların yapıldığını itiraf etmiş olmaz mıyız?

Eğer böyle bir durum varsa, aynı tepkiyi o zaman da göstermeli değil miydik?

*****

İktidar partisine yakın olanların tayin edilmesi meselesine gelince...

Bilirsiniz gemilerde kaptan, ne makinisti, ne çarkçıbaşını, ne de dümenciyi görürür... O sadece yukarıdan emreder: Makineler çalışsın, tam gaz ileri, 5 derece sancak...

Peki bu emir yerine getirilmezse, gemi hareket eder mi veya kaptanın istediği yönde gider mi? Hayır...

Maalesef partizanca davranışlarla devlet işinde, iktidar partisine karşı olduğu için yapması gerekeni yapmayan, eksik yapan, yanlış yapan ya de gereği gibi yapmayanlar var. Bu durumda iktidar partisi, kilit noktalara kendi adamını yerleştirmek zorunda kalıyor.

Hemencecik, "Efendim işte bu bir kadrolaşmadır ve siz de bunu itiraf ediyorsunuz" demeye yeltenmeyiniz lütfen...

O görevdeki kişi yapması gerekeni niye yapmıyor? Başka bir partinin adamı olduğu için tabii ki...

Demek önceki iktidar da oraya kendi adamını getirmiş. Bu bir kadrolaşma değil mi?

Bu tür tartışmalara girenler, aslında politika icabı iktidar partisini tenkit ederlerken, bu benim söylediğim gerçekleri çok iyi biliyorlar. Çünkü onlar bu tenkitlerini de, bu tenkitlere sebep olan geçmişteki uygulamaları da bilinçli olarak yapan insanlar.

O yüzden buna da verecek bir cevapları var. Diyorlar ki, "Efendim geçmişte yanlış yapıldı, geçmişte politik davranıldı, geçmişte kadrolaşıldı diye, aynı hatalar gene mi tekrarlanmalı?" (Şu dürüstlük ve ahlâk anlayışına bakın, insanın gözleri yaşarıyor).

Ve ahlâk dersine devam ediliyor: "Üstelik bunlar dindar olduklarını, müslüman olduklarınıı söylüyorlar...."

İşte zurnanın zırt dediği yer burası...

Laik bir ülkede, bir siyasi parti, bir dini öğretinin temsilcisi olabilir mi?

Bir taraftan partiyi dindarlıkla, laikliğe aykırı hareket etmekle suçlayacaksınız, bir taraftan da o partiyi, o dinin kurallarına uymamakla... Pes Vallahi...

*****

Gelelim şu yandaş meselesine...

Bir göreve kim getirilse getirilsin, iktidar partisi tarafından tayin edildiği için "yandaş" olarak yaftalanıyor.

Bir devlet memurunun herhangi bir siyasi partiye oy vermesi, hatta o partiyle gönülden bağı olması, bir göreve getirilmesine engel değildir. Yanlış olan, o kişinin görevini yerine getirirken, işin gereğini yapmak yerine partizanca hareket etmesidir.

Peki, liyakat ve işinin ehli olma gibi bir gerçek yok mu?

Eğer bu tayin edilen kişilerin içinde, o işi yapacak kapasitede olmayan varsa, buna hep beraber itiraz edelim. Ama o işi yapacak durumdaysa, niye bunu gözardı edip hemen "yandaş" damgası vurmayı tercih ediyoruz?

*****

Erbakan'ın affından nerelere geldik.

Gazeteciler soruyorlar: "Siz de onları affettiniz mi?" Erbakan, " “Onlar her zaman bizim kardeşimiz. Kardeşimiz, talebemiz ve evlatlarımız” demiş... Medyada böyle çıktı haber...

O da yetmedi, gazeteci Fatih Uğurlu'nun Vakit'teki bulmacası yine haber oldu ve aynı yanlış yorum tekrarlandı. Cumhurbaşkanıyla başbakanın resimlerinin bulunduğu bulmacada şifre sözcük, "Fatihin çocukları" çıkıyormuş... Bunu Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'a bir övgü olarak algılıyorlar...

Fatih Uğurlu benim 30 küsur yıldır tanıdığım bir gazetecidir. Bu bulmacayı yaptığını bana söylediğinde, "bu hafta yine bulmacayı haber yapacaklar" demişti. Ben de ona "evet belki haber yapacaklar ama, ne demek istediğini anlamayacaklar" demiştim.

Aynen tahmin ettiğim gibi oldu.

Orada Gül'le Erdoğan'a övgü değil, Erbakan'a yergi vardı.

Fakat Gül ve Erdoğan'ı Erbakan'la aynı kefeye koymaya meraklı ve hevesli Basın, işine gelmediği için küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırdı. Halbuki bir gün işe yarayacak durum ortaya çıkarsa, arşivlerdeki bilgi gözümüze gözümüze sokulacaktır.

22 Temmuz seçimlerinden önce İstanbul'da Akparti'nin mitingi yapıldığı gün, Saadet Partisinin de açık hava toplantısı vardı... Zeytinburnu'nda Erdoğan'ı dinlemeye gelenlerin sayısı, aldığı oy oranına göre doğal bir kalabalığa sahipken, Çağlayan'da Erbakan'ı dinlemeye gelenlerin sayısı da, aldığı oyla orantılıydı.

İşte toplantı meydanını boş bulan Erbakan, o gün kendisinden hiç beklenmeyecek şaşırtıcı ve çirkin bir söylemde bulunmuştu. "Kazlıçeşme'de Narkoz meydanında, kırık ampul altında toplananlar var. Kendini Bizans çocukları sayanlar orada, Fatih'in torunları burada toplandı" diyordu Erbakan...

İşte bulmacadaki "Fatihin torunları" esprisinin anlamı buydu...

Ben sadece bilmeyenler bilsin, unutanlar hatırlasın istedim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Evet o zamanlar da böyle düşündürebilirdi kimbilir belki de düşündürdü.Farklı olan bir tek şey vardı o zaman ve daha öncesinde:Hiçbir sekilde Türkiye'nin bu kadar çok laikliği zedelenmemişti.Bu kadar çok teşebbüs edilmemişti ya da...Kimbilir belki de bazı insanlar bunun derdindedirler.Taraf ya da tarafsız olmak bi yana vicdan sahibi olmak yetiyor da artıyor bile.Sevgiler!

Serçe! 
 28.08.2008 22:23
Cevap :
Katkınız için teşekkür ederim. Selam ve saygılarımla...  28.08.2008 22:59
 

Değerli Ahmet Yılmaz, Yazınız vesile olsun açıklayalım. Yüksek Hâkimler ile Profesörlerin sağ anlayıştaki hükümetlerle ne alıp veremediği vardır? Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden süreçle birlikte CHP uzun süre iktidardadır. Demokrat Parti seçimi kazanır ve CHP artık uzun süre iktidara resmen! Gelemez. Resmen gelemeyecek, ancak hiçte iktidardan gitmiş gibi davranmayacaktır. Nasıl? Bizde yargı, üniversite ve ordu kendilerini devlet olarak görür. Siyasiler mi? Onlar seçimleri kazansa da güvenilmez insanlardır! Siyasiler kimdir? Halk. Peki, ne olacak, Bürokrat devleti, devlet olarak yönetmeye devam edecektir! DP ne yapmıştır? Onlarda kanunlar çıkarır. Üniversitelerin bütçelerini, memurların çalışma usulleri ve atamaları (yönetmelikleri) değiştirir ve kendine ayak uyduracak bürokratları yetiştirmeye ve atamaya başlar. İşte o gün bugündür, yargı ve üniversite sürtüşmesi devam eder. Özet; halk iktidara gelemez (di). Dediniz ya gençler öğrensin. Bunu da öğrensinler. Sağlıcakla kalınız.

Canmehmet 
 27.08.2008 20:47
Cevap :
Katkınız için teşekkür ediyorum. Meseleyi parti bazında ele almak çok siyasi bir tavır teşkil ettiği için birçok insana sevimsiz gelebiliyor. Ancak söylediklerinizdeki gerçeklik payı inkar edilemez. Kurtuluş savaşı sonrası devleti kuran irade, cumhuriyet ve demokrasiyi halka armağan ederken, yönetimi CHP eliyle yürütmesi, bu partiyi yöneten bürokrat ve elit tabakanın kendini devletin sahibi zannetmesine sebep oldu. Halk sadece bir şirket gibi yönetilecek güruh olarak görüldü. Cumhuriyet ve demokrasi öncelikle yöneticiler tarafından özğmsenmeyince, halk da bunun tadını öğrenemedi. Çatışmanın temelinde yatan sebeplerin en önemlisi budur. Halbuki demokraside "hiç değişmeyen yönetici kadro" gibi bir anlayış yoktur. Her seçim döneminde seçenler değişmez ama, seçilenler değişir. Bu gerçeği yavaş yavaş öğreneceğiz ve kabulleneceğiz. Gençler eminim bu konuyu daha çabuk kavrayacaklar. Ben gelecekten umutluyum. Yarınlar daha güzel olacak. Selam ve saygılarımla...  29.08.2008 22:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 970
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster