Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ekim '17

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
582
 

Felsefe, Bilim ve Teknoloji

Felsefe, Bilim ve Teknoloji
 

Hakikat inkar etmenin bedelini ağır ödüyoruz.


Türkiye’nin yakın tarihi ya da güncel meseleleri hakkında okuma yapanların aşina olduğu bir his vardır: Aynı konuda iki farklı görüşün ‘tutarlı’ olarak savunulabilmesi mümkün olduğu. Bu yazılar, siyaset bilimi içerisinde, bu bilimin ‘kavramları’ ile yazılmıştır. Bu kavramların felsefi temelleri ortaya konulmadan, aynı konuda iki farklı görüşleri savunmak her zaman ‘mümkün’ olacaktır. ‘Kesin’ ve ‘net’ fikirler, herhangi bir bilim içerisinde ortaya konulamaz. Bilimler, kavramların ‘kesin’ ve ‘net’ niteliğine kadar inmez. Bilim içerisinde ortaya konulan kavramlar, ‘hep bir yönünden, bir açıdan’dır. Aristoteles’in Metafizik’in konusu olarak söylediği ifadeye dikkat edin: ‘Varlık olmak bakımından varlığın araştırılması.’ Böylesi ifadelerin ‘sofistik (safsatacı)’ bir bilim haline gelmiş ‘modern bilimler’ açısından hiçbir ‘anlam’ı kalmamıştır. Descartes’ın bahsettiği ‘açık’ ve ‘seçik’ bilgiler günümüz biliminin kabul ettiği bilgi türleri değildir, her türden bilgi ‘şüpheci (septik)’ bir tutumla ‘belirsizlik’e, yani bilgi-sizliğe terk edilir.

Modern felsefenin en çok tartıştığı konunun ‘anlam’ olmasının altında belki de ‘kesin’ bilginin imkansız kılınmasını aramak gerekiyor. ‘Doğru’ düşünmenin ‘belirli’ bir kuralı olmaması, ‘bilgi’yi ‘belirsiz’ kılmış; bu durumda da ‘bellek (hafıza)’ saklayacak herhangi bir şeyi bulamamıştır. ‘Anlam’dan sonra ‘bellek’i de bu kadar konuşmamızı, bilgi ve varlık hakkındaki bu felsefi tutumuzdan kaynaklanan psikolojik durumlara bağlıyorum. Hatta günümüzün hastalığı haline gelmiş ‘anxiety’nin yaygınlığını dahi modern felsefi tutumumuzun sonucu olarak görebiliriz.

‘Kavram’, ‘Anlam’, ‘Belirli’, ‘Belirsiz’, ‘Kesin’, ‘Net’ gibi kavramlara daha yakından bakarak, bahsettiğim meseleyi biraz daha açayım. ‘Kavram’ın kendisinin de bir kavram olduğundan başlayabiliriz belki de. ‘İsim’in kendisinin de bir isim olması gibi; kavramın kendisi de bir kavramdır. İsmin kendisinin bir isim olması; bize kavradıklarımızın yani kavramların sadece bir isimden ibaret bir ‘dil-oyunu’ olmadığını gösterir. Felsefede kavram bizi ‘tümel (külli)’ ye götürür. Tümel, bilimlerin kavrayamadığıdır. Bilimlerin kavradığı ‘genel’, felsefenin ‘tümel’ini anlatmaz. ‘Genel’, bir kurgudur, bir toplamadır; oysa tümel, ‘öz’e dairdir. Tümelin karşıtının ‘tikel’ olması, yine tümelin ‘çoğul’ olduğu sanılmasına neden oluyor. ‘Tekil’in karşıtıdır çoğul, ‘tikel’in değil!

‘Tikel’den bahsedebilmek, ‘belirlenim’i gerektirir. Belirlenim yoksa karşımıza ya da düşüncemize alabildiğimiz ‘tikel’den bahsedemeyiz; Parmenides ve Elealılar gibi. Parmenides ve müritleri için tikel bir belirlenim yoktur, gündelik hayatta iş gördüğümüz tikel-belirlenimler bir aldatmacadır, halisünasyondur. Düşünülenin var olması; var olanın düşünülüp var-olmayanın düşünülememesi, belki de Parmenides’in öngörmediği bir sonuç verdi: “Her şey mümkündür, algıyı içeren her bilgi geçerlidir.” Bir düşünce veren ama hiçbir şekilde bir fikir vermeyen Parmenides felsefesi, sofizme yol açmıştır. Belki Herakleitos ve Parmenides’in birlikte düşünülmesiyle, ‘kavram’ın imkansız olduğu sonucuna varılmıştı: Bir bıkkınlık hissiyle…

***

Bıkkınlık, bilginin imkansız olduğu felsefelerin sonucudur. “Balyozla felsefe yaparak” yaşamı olumlama yolu arayan Nietzsche’nin dirimsel-felsefesi böyle felsefelere bir itirazdır. Modern insan, her ne kadar Nietzsche’nin ‘vitalistik pragmatizmine’ dayanır görünse de, açıkça hedonisttir.

Hazların peşinde hızlı bir yaşam: modern dünya. Zihinlerin karmakarışık olması, ruhların hazların peşinde perişan olmasından. Plotinos: “Ruhun akılsız kısmında hatıra bir tutkudur.” diyor. Ruh, akla uygun davranmazsa, belli-belirsiz anılarla kışkırtılan tutkuların peşinde giderse, felsefe o ruhtan uzaklaşır. (Konumuz değil ama dinin de böylesi hedonist ruhlardan uzaklaştığını söyleyelim.) Akıl, duyum ve imgelemin malzemesini soyutlayarak düşüncesini temizlemezse kavram elde edemez. Düşünmenin bir üretim olması, karışık malzemenin, yani duyum ve imgelem malzemesinin temizlenmesindendir.

Bilim, düşünmez. Hayali (imgelemi) akıldan üstün tutan Einstein, felsefeye göre düşünmüyor. Hegel, yaşasa ve bugünün fizikçilerini görseydi; doğa felsefesinin doğadan ayırdıktan sonra bu bilim adamlarının ‘henüz düşünmediğini’ söyleyecekti. Aralarında ciddi düşünsel farklılıklar olsa da, Heidegger, Hegel adına konuştu: “ Şu düşündürücü çağımızda, daha da düşündürücü olan, bizim hala düşünmüyor oluşumuzdur.”

Düşünmeyen insan, net değildir. Ne konuşması ne de davranışı nettir. Belirsizlik içinde kıvranan insanlar, birbirine net davranmıyor, birbiri ile net konuşmuyor. Sahicilik yerine sahteliğin yaygınlaşması ‘hala düşünmüyor oluşumuzdan’.

Düşünmeyen bilim yerini düşünmeyen teknolojiye bırakıyor. Bilim, felsefeyi tarihten kovma çabasının bedelini teknolojiye yenilerek ödedi. Teknik’i felsefeden ve sanattan ayıran bilim, dünyayı tehlikeli bir yer haline getirdi. Teknoloji bağımlılığı, tüm kaygılarımıza ilaç oldu, kaygılanmıyoruz.

***

Düşünmüyoruz, konuşmuyoruz, kaygılanmıyoruz, anlamsızlığın içindeyiz.

Mağaraya gelip, hakikati anlatan filozofun sözleri anlaşılmıyor; kafamız çok karışık…

Hakikat inkar etmenin bedelini ağır ödüyoruz.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 315
Kayıt tarihi
: 07.09.16
 
 

SBF-Mülkiye mezunu, TCDD'de Memur. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster