Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Mayıs '14

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
2170
 

Felsefe Nedir?

Felsefe Nedir?
 

Felsefeyi ve eğitim felsefesini anlatırken, anlam kaymalarına sebep olmamak ve konunun daha iyi anlaşılmasını temin edebilmek için özetle felsefe kelimesinin etimolojisine bir göz atmanın pek çok faydaları beraberinde getireceği kesindir.

Felsefe bilindiği gibi iki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bunlar “filo” ve “sofia” kelimeleridir.

Filo sözü sevgi anlamına gelmektedir. Birçok terimler bu sözden türetilmiştir. Filarmoni (ahenk sevgisi), filantropi (insan sevgisi), filoloji (lisan sevgisi), filotekni (teknik sevgisi)kelimelerini misal olarak verebiliriz.

Sofia kelimesi ise bilgelik manasına gelmektedir.

Yukarıdaki kısa izahtan da anlaşılacağı üzere felsefe kelimesi bilgi sevgisi, bilgiyi sevmek anlamına gelmektedir.

Felsefe ve filozof kelimelerinin kullanılmaya başlanmasından önce bilgiye hâkim olma, bütün bilgileri bilmeye sofos ve bu işle meşgul olanlara da sofistos denilmekteydi. Platon’a göre ilk defa sofos olduğunu söyleyen ve böylece sofistos olan Tales (624–546) olmuştur. Tales’ten sonra gelen Pitagoras (570–494?) insanların her şeyi bilmelerinin zaman, kapasite ve bilginin çokluğu açısından mümkün olmadığını fark etmiş olacak ki bilgiye hâkim olmak gibi çok iddialı olan sofos kelimesinin yerine bilgiyi seven, bilgiyi sevmek anlamında felsefe (filo sofia) kavramını kullanmayı tercih etmiş ve de kullanmıştır. Öte yandan filozof kavramını icat eden Pitagoras’a göre bilginin tamamını bilmek, ona sahip olmak ancak tanrıların gücünün yeteceği bir iştir.

Osmanlı Türkçe’sinde ve Arapça’da felsefe ve filozof kelimesinin karşılığı olarak hikmet ve hakîm kelimeleri kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerimdeki “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (K.Kerim 2/269) ayet-i kerimesi bunun ifadesidir.

Filozoflar ve fikir adamları, bilgi kavramı üzerinde uzun uzadıya düşünmüş tanımında yaklaşık olarak ittifak etmişlerdir. İttifak edilen tanım şudur: Bilgi, nesne (objet) ve özne (sujet) ilişkisidir. Nesne, bilgiye konu olan her şeydir. Özne ise bilgi edinen, belli bir idrak seviyesinde bulunan İNSANdır. Bilginin tanımında anlaşmak belli bir noktaya kadar kolaydır. Bilginin kaynağı konusunda işimiz zorlaşır. Gerçekten de bilgiyi tayin eden nesne midir, özne midir, yoksa bunların her ikisi de bilginin oluşumunda esaslı birer rol oynar mı? Bunlardan ayrı olarak, yoksa bilgi nesne ve özneyi aşkın bir kaynaktan mı gelmektedir?

Bu sorulara cevap ararken insanların çeşitli fikir akımlarına, felsefî görüşlere kapıldıklarını görmüşlerdir. Bunca yıllık asırlarla ifade edilen felsefe tarihi bu konuda esaslı belgelerle doludur. Materyalizm(maddecilik), idealizm(ülkücülük), realizm(gerçekçilik) akımları ile benzerlerinin doğuşuna sebep olan hep, bilginin kaynağını bulma konusunda aldıkları tavırdır.

En geniş manada, üç yüz yıldan fazla zamandır dünyayı anlamamıza, bununla istikrarlı davranışlar geliştirmemize yardımcı olan ve artık düşüşteki paradigma olarak nitelendirilen pozitivizmin kökleri, Modern Çağın başlangıcı olarak kabul edilen M.S. 1500 yıllarına dayandığı söylenebilir.

Rönesans’la birlikte Orta Çağ Avrupa’sının dünyayı metafizik bir gözlükten gören hâkim dünya görüşü; tenkitçi, bilimsel bir dünya görüşüne vesile olmuş, yol açmıştır. Bu dönemde Avrupa’nın birçok alanda (din, politik düşünce ve teşkilatlanma/örgütlenme, sanat, iktisadî faaliyet ve de nihayet felsefe) reform yaşaması, bilimde de yeni bir bakış açısının ortaya çıkması ile yakından alakalıdır. Bunu takibeden 17. ve 18. asırlarda yaşayan “aydınlanma dönemi” diye isimlendirilen ve yahut “akıl çağı” da denilen dönem başlamıştır.

Aydınlanma, insan mutluluğunun “doğru aklın” dinî, insanî konulara ve kâinata uygulanması ile elde edilebileceğini varsayar. Bu felsefî akın “Tanrının ellerinde olmaktan ziyade, insanın aklını kullanarak kendisini geliştirebileceğini iddia etmiştir.

Meselâ, Martin Luther, Protestan devrimi ile özelde Hristiyanlığın genelde ise dinlerin reforme edilmesine ait görüşün temelini atmıştır. Bacon, Descartes ve Kant, modern felsefe, matematik ve mantığın şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Voltaire ve Rousseau, devletin rolü ve devlet-fert münasebetine yönelerek, günümüz demokrasilerinin temel ilkelerini tespit etmişlerdir. Locke ve Hume, felsefenin temel meselelerini, bilginin ne olduğu ve nasıl üretildiğini yönelterek, yukarda da ifade edildiği gibi, görgülcülük (empricism) ve gerçekçiliğin (realism) ilkelerini formüle etmişlerdir. Öte yandan Galile ve Newton, pozitivist felsefenin temelini oluşturan bilimsel düşünceye ilk şeklini vermişlerdir.

Onlara göre bilim, pozitiftir. Pozitif kelimesinin kökü, Latince “pose”dir. “Pose” kural, kanun, temel ve ölçü anlamlarını ifade eder. Pozitif ise “kuralı, kanunu konulmuş” demektir. Güzel Türkçe’mizde bunun karşılığı olarak müspet kelimesi kullanılmaktadır. Müspet ise, bilindiği üzere, tespit edilmiş, sabitlenmiş, ölçülmüş veya kuralı konulmuş demektir. Müspet bilim ise kuralı veya kanunu belirlenerek tespitlenmiş bilim anlamına gelmektedir. Bu tanıma göre, Bilim; somut, dolayısı ile sınırları olan, sorup sorgulamak yerine tespit eden, sabitleyen bir karaktere sahip demektir.

Her şeyi ölçmeyi ve sayısal olarak ifade etmeyi zorunlu kılan yukarıdaki felsefî akım, sosyal bilimlerde ve bilhassa insanî bilimlerde, insanı da daima nicel olarak algılamaya çalışmış ve eğitim anlayışını da bunun üzerine bina etmiştir. Beden yönü ile insan, elbetteki, pozitivist açıdan, bilimin konusu olabilir, ama insanın davranışlarında sadece niceliksel özellikler aramak ve niteliksel yönünü ihmal etmek ne mümkün.

Kaldı ki insanı insan yapan niceliksel özelliklerinden öte niteliksel özellikleridir. İnsanın niteliksel özelliklerinin eğitimde dikkate alınmasını söylemekle, niceliksel yönünün ihmal edilmesini söylemek istemediğimiz aşikâr olsa gerek.

Klasik koşullanma yetersiz kalınca edimsel koşullanmanın ve onun yetersizliğinin görülmesi üzerine bilişselciliğin devreye girmesi, insanın sadece niceliksel yönden incelenmemesi gerektiğinin bir ifadesi gibi de algılanabilir.

“Bilgiyi sevmek” veya “bilgi sevgisi” anlamına kullanılan felsefe kelimesinin kavram olarak pek çok tanımı yapılmıştır. Tanımlardaki çokluğun ana sebebi, tanımı yapanın hayat telakkisi ve anlayışı, inancı ve idealleridir demek yanlış olmasa gerek. Mesela varoluşçu filozoflardan Karl Jaspers, “Felsefe ölümün hakikatini kavramaktır” diye tanımlamaktadır. Ona göre felsefe soru sormaktır. Çünkü soru dinamiktir. Cevap ise hiçbir zaman felsefî olamaz Zira cevap statiktir.

Eğitim felsefesini anlatırken, öncelikli olarak eğitimden ne anladığımızı ifade etmek elzem olsa gerek.

Şöyle ki; eğitim; ferdi ( bireyi ) çelik gibi bir iradeye sahip kılarak; duygusal açıdan dengeli ve kontrollü yaparak; duygu, düşünce ve davranışlarını tenkit süzgecinden geçirip fikirlerinde istikrarlı olacak entelektüel seviyeye ulaştırarak; psikolojik açıdan kabiliyet ve kapasitesini son safhasına kadar geliştirerek; sahip olduğu kültürü özümsetip millî olandan evrensele doğru yol almasını temin ederek; kendisi ve içinde bulunduğu toplum için, plânlı ve programlı bir şekilde, geleceğe yönelik, olgunlaştırma ve yetiştirme sürecidir.

Yukarda ifade edilen tanıma göre, eğitim sadece insana mahsustur. Yegâne eğitilebilecek varlık insandır. İnsan dışı varlıkların yani hayvanların şartlandırılarak bir takım davranışları yapabilir hâle getirilmesi faaliyetlerine, günümüz Türkçe’si ile “yetiştirim”, Osmanlı Türkçe’si ile “tedrîb” ve İngilizce karşılığı olarak “dressage” denilmesi gerekir.

Maalesef “galat-ı meşhur, lügât-i fasihten evlâdır” fehvâsınca, hayvanlara yapılan faaliyetlere de “eğitim” diyenler bulunmaktadır. Bunun altında iki husus olabilir. Birincisi; insan ile hayvan arasında ancak derece farkı olduğunu kabul ve iddia etmek veya ikincisi; en kibar ifade ile insan ile hayvan arasındaki farkı bilmemek, yâni cehâlet.

Türk eğitim felsefecilerine göre, “Eğitilemeyecek insan yoktur ancak nasıl eğitileceği bilinmeyen/bilinemeyen insan vardır.” Binaenaleyh, bu anlayışa sahip olan Türk İslâm eğitimcileri asla kötümser/pesimist değildirler.

Bu konuda bizler de eğitimin gücüne inanırız. Çünkü insan ancak eğitimle, olgun insan olur. Elbette ki eğitim faaliyeti ile insanda olmayanı vermek kabil değildir. Fakat insanda var olanları olumlu hâle getirmek, olgunlaştırmak, geliştirmek elbetteki mümkün, hatta kâbildir. Zaten bizler de, eğitimle daima olgunlaşmayı ve gelişmeyi esas almaktayız.

Yukarda ifade edilen tanım esas alındığında, böyle bir faaliyet (eğitim) ancak insana hastır. Zira sorumluluğumuzun kaynağı olan “irade” ve entellektüel yönümüzün kaynağı olan “zihnî özellikler”, ancak insanda vardır. İnsan dışı hiçbir varlıkta bu özellikleri bulmak mümkün görünmemektedir.

Öte yandan, aldığı eğitimle kendisini terakki ettiren ve öğrendiklerini yorumlayarak var olandan hareketle yeni bir şey meydana getiren veya oluşturan olan yegâne varlık da insandır. Arılar ve benzeri varlıklar örnek verilecek olursa, bu yaratıklar ne kadar organize olursa olsunlar veya organize olmuş gibi görünseler de, hiçbir zaman ne bulundukları durumu geliştirmeyi ve ne de olayların sebeplerini keşfedip sonuçlarına etki etmeyi becerebilirler. Hatta eserlerinden ve yaptıkları ürünlerinden bile bîhaberdirler. Yâni, eserine yabancılaşmışlardır. Yabancılaşma, eserinden veya üretiminden haberdar olmama, bir anlamda “delirme/deli olma” demektir. Nitekim yabancılaşma için kullanılan İngilizce “alienation” kelimesi, “delirme”mânâsını da bünyesinde barındırmaktadır. Zira deli olanlar ve insan dışı varlıklar, yaptıklarının muhtevâsını bilmezler.

Eserine yabancı olmayan veya konumunun farkında olan yegâne varlık insandır. Bundan da öte insan bir taraftan içinde bulunduğu ortama uyum sağlarken, öte yandan bulunduğu ortamı kendisine göre uyarlamayı/tanzim etmeyi de becerebilendir. Bunun yanı sıra, hiç bir varlık olayların sebep ve sonuçlarını tespit edip, algılayıp, anlayıp, anlamlandıramazken, sadece ve sadece insan, olayların sebep ve sonuçlarını algılayıp, anlayıp, anlamlandırabilir. Bunun tabii neticesi olarak da, sonucundan rahatsız olduğu bir olayın sebebine veya sebeplerine etki ederek, âkibeti üzerinde etkin/müessir olur. Bunun bir adım sonrasında da insanın yaratıcılığının gündeme gelmesi bahis mevzu olacaktır.

Dünyada icat edilen ve insanın yaratıcılığının sonucu keşfedilen nice yeni şeyler olduğu bir vâkıadır. Meselâ, yazının icâdı, medeniyetlerin ve kültürlerin inşâsı, sanatın ihdâsı bunlardan bazıları olarak ifade edilebilir. Yâni, insan dışı hangi bir varlık sâhip olduklarını yetersiz görüp, eksiklerini giderme gayreti içinde olmuştur. Meselâ sesini yetersiz görüp “hoparlörü” icat etmesi veya sesini ötelere duyuramadığını görüp “telefonu” icat etmesi gibi…

 

http://atahun.com/genel-yazilar/kalem-vakfi-okullari.html

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel bir incemeydi. Teşekkürler.

Erdal Ceyhan 
 17.05.2014 20:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Kayıt tarihi
: 27.08.11
 
 

Anadolu Üni. Yüksek Okul Mezunu http://www.atahun.com  http://kameralisutesisatcisi.com  ..