Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Haziran '07

     
    Kategori
    Felsefe
    Okunma Sayısı
    655
     

    Felsefenin “ne’lik”ine dair..

    Felsefenin “ne’lik”ine dair..
     

    Kozmolojilerden önce süregelmiş “kozmogonia”lar; çocuksu, naif ama kendi içinde tutarlı evren çözümlemeleri dikkate alındığında, kişiye “felsefenin neliğiyle ilgili” daha elverişli bir bakış açısı ve daha sembolik, kolay bir anlatım kazandırırlar. “Buna göre; tüm şiirselliğiyle: Doğa, bereketli tohumlarını insan aklında döller, ve bir “doğurgan kadın” tüm evreni kaplamış “anaç”lığıyla, insanın, o önüne geçilemez merakına yeni fikirler doğurur. Doğan her fikir yeniden evrene karışır ve evren; “doğa, insan, doğurgan kadın” üçlemesi beraberinde, her saniye “birilerince” daha farklı ve başka anlamlar kazanır. Bir şeyin, farklı anlamlar kazanabildiği platformlardan biri olma özelliğiyle felsefe, bir aşk ürünü olduğu da göz önüne alındığında –insan varoluşunun hammaddesine şifrelenen ‘bilme aşkı’ – haylaz ama mutluluk vericidir. Tıpkı, direkt algılamalarla ‘olağan’ kabul edilen dış dünyanın gerçekliğiyle –ya da salt duyular yoluyla bildiklerimizle- yetinmeyip, “daha başka, peki nasıl?” sorusunun cevabını arayan insanın, haklı “yeniden yaratma” çabası gibi (fantastik kurgu, gerçeküstü resim vb.) felsefe de; bir yeniden yaratma, anlamlandırma çabasıdır. Fakat bu kendince anlamlandırma aşamasında sorulan sorular “nasıl?”lardan ziyade “nedir? ve neden?”lerde toplanır.

    Vaktiyle efsanelerden ibaret olan evreni anlamlandırıp açıklama çabaları, bir kısım eleştirici, sorgulayıcı zihniyetin kendisini göstermesi ile beraber yerini yeni yeni “bilimsel” anlayış hamuru taşıyan doğa çözümlemelerine bırakır. İnsan, gökyüzünde çakan şimşeği bir tanrı gazabı, laneti olarak değil bir doğa olayı olarak görmeye başlar ve işte bu bakış açısı, diğer elverişli koşulların da etkisiyle felsefi düşünüşün kapısını aralar. Bu nedenle denilebilir ki felsefe, yıkıp yeniden yapılandırma meraklısı haylaz bir mizaçtadır. O, doğası gereği böyledir. Öyleyse felsefi düşünüşün temellerini kim, nasıl atmıştır? Bilinir ki, insan; midesini dolduracak aştan yoksunsa eğer, felsefi irdelemelere girmemeyi yeğler. Onun böyle bir durumda irdeleyeceği tek şeyin, “kaç gün daha aç kalırsa öleceği” sorunu olması beklenebilir. Ya da en kısa ve kolay yoldan karnını nasıl doyuracağı düşüncesi kafasını öyle meşgul eder ki, bu durumda evrenin ana maddesinin su mu yoksa ateş mi olduğu sorusu onu pek de ırgalamaz. Sadece fizyolojik ihtiyaçların giderilememiş olması değil; sosyal ve psikolojik “hazırolmuşluk” düzeyine ulaşılamamış olunması da, bir toplulukta felsefi düşünüşün hayat bulmasını neredeyse olanaksız hâle getirir.

    Topluluklarda fikir çeşitliliğinin var olabilmesi, –ki felsefenin temelinde yatan unsurlardan biri budur.- ancak ve ancak, bir diğer düşüncenin özgürce dile getirilmesine müsamaha göstermek ve başkalarınca eleştirilmeye göğüs gerebilmektir. Hemen Ortaçağ Skolastiğinden hareketle örneklendirmek gerekir ki; demokratik olmaktan uzak olumsuz koşullar ve eleştiriye kapalı dogmatik tutum; çoğu zaman bir fikir, anlayış çöküşünün resmini ortaya koyabiliyorken, çok parlak, “aydınlık” dönemlerin de habercisi olabilmektedir. “Rennaissance” timsalinde olduğu gibi. O halde felsefenin toplumları yönlendirdiği, yapılandırdığı da bir gerçektir. Çünkü akıl ve mantığın eleştiri okları; yanlış bir fikirsel tutumu ve hatta dönemi sona erdirme sürecinde, engizisyon mahkemelerinde uygulana gelmiş işkence yöntemlerinden çok daha tesirlidir. Felsefenin; insan yaşamına “pratik yarar sağlamadığı”, bu nedenle de; hayatı idame ettirmede belli zorlukların çekildiği günümüzde, bir de amaçlar gündelik faydaya dayandırılmışken, “çok fazla önemsenmediği” gerçeğine karşılık denebilir ki; ölçüler, değerlendirmeler “bana ne faydası olacak?” sorusuna tatmin edici cevaplar bulma amacıyla “var” olacaksa, orada bir düşünsel etkinlik zenginliğinden söz etmek de zaten “delilik” olacaktır. Bu, genel kanının böyle olduğu bir durumda söz konusudur. Yoksa, felsefenin pratik faydaya hizmet edip etmediği, etmek durumunda olup olmadığı ya da nasıl faydaya dönüştürülebileceği ile ilgili yorum ve görüşler insanlık tarihi süresince nasıl işlendiyse, bugün de filozoflarca ele alınmaya ve işlenmeye devam edecektir. Bununla beraber, bu soruya kim ne cevap verirse versin, felsefenin yani “çok yönlü düşünme” sanatının; arkhe filozofu Thales’e, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde önemli bir “pratik fayda” sağladığı da felsefe tarihi sayfalarında aşikardır. Thales, filozof kişiliğinin perçinlediği bilim adamı kimliğiyle; gerçekleştirdiği ince gökyüzü hesaplamaları sayesinde, yağmurların ne zaman geleceğini önceden kestirebilmiş ve herkesin şaşkın gözleri önünde aldığı kilolarca zeytin tohumunu tarlasına ekmek suretiyle, elde ettiği zeytin fidanlığından zengin olmasını bilmiştir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; felsefenin insana sağladığı yarar pratik ya da teorik -salt bilme hazzı- olabilmektedir.

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
     
     

    Acaba açlığın felsefesi yok mu! kimini ekmek derdine düşürür kimine de yeni ufuklar açar yeni haykırışlar! Yeter ki yeni dünyanın hipnotizmasından darbe almayalım. Aldıysak da onun felsefesini yapalım. Güzel bir yazı eline sağlık

    Saruhan dag 
     26.07.2007 12:13
     

    sanatın neliği üzerine de ne çok tartışma yok mudur? ama önemli olan sanatı pratik eden bir sanatçının varlığı ve sanatı düşleyen bir zihindir sonuçta. benzer bir durum yazını okurken felsefe ve sanatın ne kadar yakın durduklarını düşündüm. ama felsefenin kendini gösterebileceği yani "ne"liğini göstereceği alan sanattan daha fazla çaba istiyor karşısındakinden. felsefenin izleyiciden/ötekinden istediği bir düşünme sistemi için oluşan düşünce adımlarını izlemesi. bu yüzden sanat bence daha özgür bir alan. hem sanatçı için hem de izleyici için. selamlar.

    Başak ALTIN 
     26.06.2007 22:30
    Cevap :
    ne kadar doğru ve güzel bir saptama. ben de her zaman sanat ve felsefeyi birbirine aşık, birbirini bütünleyen, birbirine dönüşen iki şey olarak gördüm, algıladım. sanatın kavramsal alt yapısına girdiğinizde karşılaştığınız tek şey felsefedir. sanatsal bir edimi "sanat eseri" yapan da bence zaten budur. renklerin birbiriyle ne kadar da uyumlu olduğu ya da sanatçının ne usta bir eli, bileği olduğu değil. bu sanatın aklıdır. sanatın duygusu ise daha dolaysız-doğrudan bir şey. daha ilkel. felsefenin içindeki sanat ise, "düşünme sanatı" tanımında saklı. kişinin felsefe bilmesi ya da sanat yapması da gerekmiyor. bu ikisinin kendisine kattığı değeri farketmesi ve bunun peşinden "süresiz, soluksuz öğrenmeye" gitmesi hayatını anlamlı kılmasına yeter. güzel yorumlarınız için tekrar teşekkürler.  29.06.2007 14:40
     

    Selam... Zaman problemi nedeniyle yorum yazdığım ilk yazı sanırım bu. Çünkü bir Antik tablo, düz yazıya ancak bu kadar aktarılabilirdi. Tebrik ederim. Buna karşın size ve yorumculara doğası gereği "haylaz mizaç"lı bir kaç eleştirim de olacak. 1) Konu, felsefenin mahiyeti iken ülke sorunları ya da siyaset üzerine yazı isteyen arkadaşlar. Bir yazı ancak bu kadar berbat okunabilir. Birincisi, ne alaka? İkincisi, Türkiye sorunları ve özellikle siyaset, kadim kozmolojiden o kadar çok bulanık ki, onun mantığını anlamak için düşünmede ilkelleşmek gerekiyor. Sanırım siyaset isteyen arkadaşların isteği de bu yönde idi. 2) Felsefenin neliği, sanırım, düşünüşün üzerinde oluştuğu tabandan ele alınması gereken bir konuydu. 3) Felsefi düşünüşün temelini atan kişiyi cevapsız bırakmışsınız. Ayrıca bu, tek kişi olamaz. Tek kişinin söylediği sadece fikirdir. 3) Felsefenin o kadar tanımı (neliği) var ki? Ayrıca felsefenin neliği ne? Değillemeli anlatım, olanı izahta yeterli değil gibi. Selamlar.

    mropsiyon 
     24.06.2007 14:20
    Cevap :
    Evet, yazıma "Felsefenin neliği" gibi bir başlık koymak benim deli cesaretimdi. Çünkü siz de çok iyi bilirsiniz ki, felsefenin sadece ne olduğuna bile ışık tutmaya çalışan onlarca felsefe kitabı var ve yine şundan da eminiz ki insan aklı evrende var olduğu sürece felsefenin ne olduğuna yeni anlamlar getirilecek. Felsefe nedir? Bunu bir makaleyle anlatmanın handikapları var elbette. Bunlardan biri, bir makalenin onu anlatmaya yetmeyeceği. Bu nedenle her yönüyle ele alarak değil de, kendimce vurgulanmaya değer olan bazı taraflarına değinerek -evet belki yeterince sistematik değil, ama zaten edebi, lirik bir üslupla, bendeki fikrinden ziyade bendeki duygusunu arar gibi- oluşturmaya çalıştım anlatımımı. Bendeki izdüşümünü.. Felsefi düşünüşün temelini bir kişiye indirgemem. Felsefede ilk öğrendiğim "bir kişi/bilir kişi" mevhumuna yer olmadığıdır. Bu intibayı hangi satırda edindiğinizle ilgili konuşalım isterim. Yorumlarınız için teşekkürler.  25.06.2007 16:41
     

    Güzel bir yazı, yazınız güzel ama sn sınırtaşına verdiğiniz yanıt daha da güzel. Okuyabildiğim bloklardaki bir boşluğun doldurulmasına aday bir "yazan" olarak aramıza hoşgeldiniz. Ama illa praxis'e ilişkin yazmanız istenirse (!); siyaset felsefesi, ahlak felsefesi de var hani... "Ülke gerçekleri" üzerine yazan bir hayli blogcu var zaten, ama görebildiğim, okuyabildiğim kadarıyla İ.Kuçuradi, M.Gökberk, Ahmet İnam, M.Cevdet Anday, Uluğ Nutku, Nermin Uygur'dan "ülke gerçekleri" üzerine düşünme metodolojisini taşıyacak yazılara ihtiyaç var; tabi en önemlisi sizin kendi süzgecinizden geçirdiğiniz seçtiğiniz ve aktardığınız düşüncelerinize gereksinim var. En azından okuyucu olarak benim. Sevgi ve saygıyla ve paylaşmak umuduyla

    ZAKKUM 
     23.06.2007 16:53
    Cevap :
    Değerlendirmeleriniz ve önerileriniz için teşekkür ediyorum. Boşluk doldurmak zor mesuliyet, umarım hakkından gelebiliriz.  24.06.2007 0:07
     
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 5
    Toplam mesaj
    : 4
    Ort. okunma sayısı
    : 655
    Kayıt tarihi
    : 22.06.07
     
     

    Nisan 1979 Rize/İkizdere doğumluyum. İlk-Orta ve Lise öğrenimimi İstanbul Bakırköy'de tamamladım. Ün..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster