Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Nisan '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
22
 

Fırtınalar Dursun Yana

 

                         

                                                       - TBMM'nin  100.Açılış Yıldönümüne ithaf - 

          Bandırma Vapuru’nun Karaköy’den değil de Sirkeci’den kalkması bir emniyet tedbiri miydi bilinmez ama Mustafa Kemal Paşa buradan gemiye çıkmamış, bir istimbotla geçerek Kız Kulesi açıklarında binmeyi yeğlemişti. Ne kadar süreceğini yalnız kendisinin bildiği bu seyahatte birkaç valizi vardı. Neler yoktu ki bu valizlerde? Askeri ve sivil giysiler, özel eşyalar ve bir sürü de kitap…Evet, Paşa yanında, fırsat bulduğunda okumak üzere kitaplarını götürüyordu. Bir de not tumak için bir iki defter. Valizleri özel kamarasına taşınırken küpeşteye yaslanıp bulutlu gözlerle Dolmabahçe önünde demirlemiş armadaya baktı. Dört yıl önce Çanakkale’de namluların ucundan gördüğü gemiler bunlar mıydı?

            Suriye’den İstanbul’a geldiğinde, Haydarpaşa’da trenden inip Eminönü’ne geçerken arkadaşlarına dediklerini hatırladı: “Geldikleri gibi giderler” Bakışlarını Boğaziçi’ne çevirdiğinde Akaretler’deki evinin basıldığı günü hatırladı. Başlarında küstah bir subay, İtalyan Köylülerinin içeri doluşup, evi alt üst etmelerini ancak İtalyan komiserliğine telefon ederek engelleyebilmişti. Diğer paşalardan da aynı minvalde haberler geliyordu. Ordunun istikbal vadeden kumandanlarını mahküm etmek için canla başla bir şeyler arayan işgal kuvvetleri, iyice azıtmaya başlamıştı.                                                                

            Artık başkent, durulur yer olmaktan çıkmıştı. Ne yapıp edip Anadolu’ya geçmek ve özgürlük ateşini orada yakmak gerekiyordu. Aslında Mustafa Kemal Paşa payıtahtta kalarak bir şeyler yapmak niyetindeydi. Bu maksatla Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa (Çobanlı) ile Çanakkale’den beri süren yakınlığını kullanarak Harbiye Nazırlığına oynadı. Ancak kabinedeki etkin isimler nazarında hâlâ güvenilmez bir paşaydı.

            Nihayet Cevat Paşa’nın ve diğer önemli yerlerdeki arkadaşlarının gayretleriyle kendini 9.Ordu müfettişliğine tayin ettirmeyi başarmıştı. Görevi, Samsun ve havalisinde yükselen Türk direnişini engellemek ve bu suretle bu bölgenin de işgalini önlemekti. Tayin emrini imzalayan sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Nişantaşı’ndaki mükellef konağından Cevat Paşa ile birlikte çıkmış, Harbiye’ye doğru kol kola yürüyorlardı. Çanakkale Savaşları’nın muzaffer cephe kumandanı Cevat Paşa sormadan edemedi:

            -Bir şey mi yapacaksın Kemal?

            - Evet Paşam..Bir şey yapacağız..

            - Allah muaffak etsin.

            - Mutlaka muaffak olacağız...

            Bir yandan da tayin emrini imzalatmaya götürdüğü padişah Vahdettin’in sözlerini düşündü: “ Paşa paşa…Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin.Bunları unutun.Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!

                            *  *  *                                   

                Bandırma Vapuru yolculuğuna hazırdı ama limandan çıkabilmek için İngiliz İstihbarat Komutanı “İşkenceci “ Yüzbaşı Bennet’in vizeleri imzalaması gerekiyordu. Mustafa Kemal adamla muhatap olmamak için kamarasında beklerken Bennet işi yokuşa sürmeye başlamıştı. Vizeleri bir türlü imzalamıyor, önceden tüm izinler alındığı halde bir türlü çıkış izni vermiyordu. Adam, Samsun’a bu kadar çok subayın gitmesine takmıştı. Sonunda İngiliz yüksek komiserliğiyle temas kurdu ve ancak saatler sonra vizeleri imzalayıp çıkış iznini verdi. Ocaklarını faryap eden Bandırma, Boğaz çıkışına doğru ağır ağır yol alırken, bir İngiliz torpido botunun gemiyi takibe aldığı görüldü. Galiba Samsun’a kadar beraber seyahat edeceklerdi.

            Bandırma Boğazdan çıkmak üzereydi ki Mustafa Kemal Paşa kaptan köşküne çıktı. Kaptan İsmail Hakkı Bey sol eliyle dümeni tutarken sağ eliyle de paşa ile tokalaştı.

            - Hoş geldiniz paşam, dedi tedirgin bir gülümsemeyle.

            - Nihayet Boğazdan çıkıyoruz ama siz de fark etmişsinizdir. Bir İngiliz torpidosu bizi takip ediyor.

            - Gördüm, dedi Mustafa Kemal mavi gözlerini Karadeniz ufuklarından ayırmadan.

            - Durumu biliyorsunuz süvari Bey. Ne yapıp edip, Anadolu’da bir yerde karaya ayak basmamız lazım. Bu iş hayat memat meselesidir.

            - Biliyorum, diye cevap verdi İsmail Hakkı Kaptan.

            - Ama ne yazık ki bu denizi pek tanımam. Daha çok Marmara ve Ege’de çalıştım. Aksi gibi pusulamız bozuk. Parakete de çalışmıyor.

            - O zaman mümkün olduğu kadar kıyıyı takip edin. İcap ederse gemiyi baştan kara edip sahile çıkarız.

            Elini siyah şayak kalpağına getirip bir selam çaktıktan sonra köşkten çıktı. İsmail Hakkı Kaptan “ Kemal Paşa için gözü kara derlerdi “ diye geçirdi içinden “Çok daha fazlasıymış”

            *  *  *

            Bu sıralarda Batum rıhtımından kalkalı birkaç saatı geçen Gülcemal Vapuru da, Bandırma’nın tam aksi istikamette ilk uğrayacağı liman olan Trabzon’a doğru yol alıyordu. Batum- İstanbul hattında sefer yapan bu Türk gemisinde ekseriya Türk yolcular, Rusya’dan kaçanlar ve Avrupalılar vardı. Vapurda biri daha vardı ki geminin burnuna kadar gitmiş, insanı iliklerine kadar titreten serin rüzgâra boş vererek sisli ufuklara bakıyordu. Samsun’a gelecek Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için yola çıkmış Azerbaycan heyetinde yer alan ünlü şair Ahmet Cevat, kamarada kapalı kalmaktan sıkılmış, güverteye çıkmıştı. Aklından neler geçiyordu kimbilir? Türklerin makus talihini düşünüyordu belki de? İki yıl önce Bakü’ya kadar gelen Türk Ordusu Azerbaycan İstiklal Mücadelesini mutlu sona ulaştırmıştı ama bu özgürlüğün ne kadar süreceği belli değildi. Milli Meclis’te birlik yoktu. Milliyetçilerle Bolşevikler hiçbir konuda anlaşamıyorlar, devamlı birbirlerini suçluyorlardı. Rusların bu durumdan yararlanıp Azerbaycan’a müdahale etmesinden korkuluyordu. Çünkü Bakü Petrolleri onlar için çok önemliydi.                                   

                                   

            Neden sonra geminin kıçına kadar yürüyerek, direkte dalgalanan Türk Bayrağı’nı seyretmeye başladı. Ay Yıldız Karadeniz rüzgârını almış, nazlı vazlı dalgalanıyordu. Bu sırada kendisi gibi içerde kalmaktan sıkılmış birkaç arkadaşı daha yanına geldi. Hep birlikte Ay - Yıdız’ın gölgesinde kaynaşan sulara bakmaya başladılar. Ahmet Cevat birden duygulanarak, geçen sene yazdığı bir şiiri için bestelenmiş marşı okumaya başladı. Yanındaki arkadaşları da ona eşik etmiş, kıçüstü bu hüzünlü marşın nağmeleriyle inlemeye başlamıştı:

           

           Çırpınırdı Karadeniz

            Bakıp Türkün Bayrağına

            Ah ölmeden bir görseydim

            Düşebilsem toprağına..

 

            Sırmalar sarsam koluna

            İnciler dizsem yoluna

            Fırtınalar dursun yana

            Yol ver Türkün Bayrağına…

            *  *  *

 

            19 Mayıs 1919 günü Bandırma Vapuru dalgalarla boğuşa boğuşa Karadeniz’i aşmış ve Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a ulaştırmıştı. Sabah saat 9.30’da limana giren gemiden karaya çıkan heyet, mülki ve askeri zevat tarafından karşılanarak, ikametlerine tahsis edilen Mıntıka Palas Oteli’ne götürüldüler. Mustafa Kemal Paşa burada karşılıklı bir yorgunluk kahvesi içerek yaptığı ilk görüşme başlangıç oldu. Daha sonra, Samsun’da kaldığı süre içinde birçok kişi ve heyetle görüştü. Bizzat maniple başında bekleyerek telgraflar çekti, cevaplarını aldı. Yaptığı görüşmeler arasında bizzat kendisi için onca yolu aşıp gelen Azerbaycan Heyeti de vardı. Muhtemelen bir millet iki devletin geleceğini konuştular. Karşılıklı yardımlaşma sözü verdiler.

            Ahmet Cevat’ın da içinde bulunduğu Azerbaycan heyeti İstanbul’dan dönen Gülcemal Vapuru’yla tekrar Batum’a doğru yola çıkarken, Mustafa Kemal Paşa da tozlu Anadolu yollarına düşmüştü. Kâh emrine tahsis edilen otomobiller, kâh bunlar bozulunca yaya olarak “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar “ marşını söyleyip yürüyerek...

            Bu uzun yürüyüş Amasya yoluyla, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde “Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır” diye dünyaya seslenmiş, son sözünü de “Ya istiklâl, ya ölüm!” haykırışı ile bitirecekti.

            Sonunda özgürlük ateşinin yakılacağı Ankara’ya vardıklarında kafasında burada toplayacağı milli meclisin planları vardı. Ancak bunun için şartların olgunlaşması ve milletin temsilcilerinin Ankara’da cem olması gerekiyordu. İngilizler vahim bir hata daha yaparak, İstanbul’daki Mebuslar Meclisi’ni dağıtınca başka bir yerde toplanması hakkı doğmuştu. Aradan bir yıl geçmeden İstanbul’dan kaçan mebusların Ankara’ya ulaşması ve yurtta yapılan seçimlerle ilk meclisin tüm üyeleri tamamlanmış oldu.

            23 Nisan 1920 günü Hacıbayram’da kılınan cumanın ardından kurbanlar kesilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı gerçekleştirildi. Türk milleti kendi kaderine el koymuş, özgürlüğe giden büyük yürüyüşü başlatmıştı. Ancak ne yazıktır ki, Millet Meclisi’nin açılışından bir hafta sonra Azerbaycan’dan kötü bir haber geldi. Azerbaycanlı Bolşeviklerin kışkırtmasıyla çıkarılan karışıklıkları bastırmak için Kızıl Ordu Azerbaycan’ı istila etmiş ve Azerbaycan Milli Meclisi’ni dağıtarak, kendilerine bağlı bir Sovyet yönetimi kurmuştu.                                        

Ancak şu bir gerçekti ki Ay Yıldızlı bayraklar bir defa yükselmişti ya, bir daha inmeyecekti. Azerbaycan’da olduğu gibi 71 yıl sonra olsa bile…

           

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi

 

 

 

 

Büşran Betül Kaya bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 324
Toplam yorum
: 166
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 418
Kayıt tarihi
: 19.02.11
 
 

Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. Teknoloji Yönetimi dalında mast..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster