Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Temmuz '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
390
 

Fornox

Fornox
 

Çupakapra


Karanlık yeni çökmek üzereydi. Esen hafif rüzgar bir bahar havası kadar tatlıydı. Karanlığın misafirleri henüz ortaya çıkmamıştı.
Naci o gün işten eve erken gelmiş akşam yemeğini güneş batmadan yemişti. Heyecanlıydı. O yüzden işinden erken gelmişti. Çünkü garip bir ses bu vakitler ortaya çıkıyordu. Ses kuş sesine benziyordu. O sesi duyanlar hayvanın kuş olmadığında hem fikirdiler.
Naci iş yerinden bir de kamera getirmişti. Aylardır merak ettiği şeyin peşine düşecekti. Hayvanı görüntüleyebilirse müthiş olacaktı.
Naci fotoğraf dükkanında bir müşteriden duymuştu. Naci’nin tarif ettiği ses Çupakapra’ya aitti. Çupakapra keçi kanı emen demekti. Çupakapra güney Amerika da tıpkı koca ayak gibi efsanelere girmiş hayvanlardandı.Müşteri Naci’ye kamerasını alıp o hayvanı filme almasını tavsiye etmişti. Naci de öyle yapmıştı.
Henüz saat akşamın dokuzuydu. Naci balkona çıkmış tatlı esen rüzgarın serinliğinde dinleniyordu. O sesi bekliyordu. Yan komşusu Fikri bey de balkondaydı.
Fikri Naci’ye seslendi. Naci bey senin şu canavarın sesini ben de duydum.”
“Öyledir. Onun ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz.” Naci sonra ekledi. “ İş yerinden kamera getirdim Birde o hayvan Çupakapraymış.”
“Nedir o?”
“Amerika da efsanelere girmiş tıpkı koca ayak gibi.”
“Koca ayağı bilirim. Televizyonda belgesellerini izledim. Dev gibi bir adam Her tarafı kıllı.”
Naci araya girdi.. “O koca ayak dediğin canlının geçmişi insandan daha eski. Çünkü insan koca ayağı yaşadığı yerlerde bulamıyor. Bu demektir ki koca ayak gezegenin yerlisi. Saklanmasını ve kendince yaşamasını biliyor.”
“Dediğin doğru. Bence biz insanlar o koca ayaklardan daha yabaniyiz. Neden de. Çünkü koca ayak olsun , senin dediğin Çupakapra olsun hikayelerimizle onların yaşantılarının cılkını çıkarıyoruz.”
Fikri bey sana bir şey diyeyim. İnsan bilmedikçe azıtıyor. Ama emin ol bir gün insanoğlu cahilliğe dönüş yapacak. Çünkü cahilliğin keyfiyeti hiçbir yerde yok.”
“Çok doğru söylüyorsun.” Diye karşılık verdi.
Tam o sırada bir böğürtüye bir çığlık sesi duyuldu.
Naci “Fikri bey işte ses duyuldu. Gel beraber gidelim şu sesin yanına.”
Fikri daveti bekliyordu. “Tamam hemen geliyorum.” Dedi. Yerinden kalktı. Balkondan içeriye geçti.
Naci de yerinden kalkıp içeriye geçti. Masanın üzerinde duran kamerasını aldı. Hızla kapıya yöneldi. Ayakkabılarını aceleyle giydi. Dördüncü kattan aşağıya inmesi bir anlıktı. O an aşağı indiğinde karşısında Fikri beyi buldu. Beraberce yola çıktılar. Yolu atlayıp ormanın içine doğru ilerlediler.
Çupakapra denen hayvanın sesine gittikçe yaklaşıyorlardı. Naci’nin elinde pille çalışan lamba vardı. Gerisinde Fikri onu takip ediyordu. Ses gayet açıkça duyuluyordu. Çünkü etrafta hiç ne araba sesi vardı ne de başka bir şey. O an orman hayvanları sanki korkmuş ve inlerine sinivermişlerdi. Ses onlara yabancı olmalıydı. Belki hayvanlar ondan susmuştu. Çünkü her hayvan tehdit algıladığında kendi türü dışında ki hayvanları sesleri ile uyarırdı.
Naci bir an durdu. “Bak Fikri bey. Orada.” Dedi.
Fikri’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Çünkü birkaç Çupakapra bir arada ve önlerinde kuvvetli bir ışık kaynağının aydınlığında bir geyik ile besleniyorlardı.
Fikri sordu. “Bunlar uzaylı mı?”
“Çupakapralar uzaylı değil. Onlar daha çok boyutlar arası seyahat eden canlılar.”
O sıra Naci kamerasını açmış yaşananları filme alıyordu. Dehşetli sahneler görüyorlardı. Çünkü Çupakapralar acımasızca geyiği ısırıp kanını ememeye devam ediyorlardı. Bir süre sonra hayvanı bıraktılar. Önlerindeki ışık huzmesine yöneldiler. Ve ışığın içine girip gözden kayboldular. Ardından ışıkta beraberinde kayboldu.
Naci “Tamam. Baştan sona eksiksiz filme aldım. Gel Fikri bey. Kayboldukları yere bir bakalım.” Dedi.
İlerlediler. Nacxi ışığı yere tuttu. Her tarafı delik deşik olan geyiği gördü. Çupakapralar geyiği yememişti. Ama kan içtiklerinden geyiğin vücudunda ısırıktan benekler oluşturmuşlardı. Naci az ileri doru Çupakapraların kaybolduğu noktaya yöneldi. Siyah bir kutu gördü. Eğilip onu eline aldı. Lambasına tuttu. Baktı. Yassı, dikdörtgen, siyah, metalden kutunun bir yüzünde bir üçgen gördü.
“Bu ne ola ki?” diye söylendi.
Elini üçgene değdirdiğinde ortalığı birden ışık kapladı. O an siyah kutu Naci’nin elinden yere düştü.
Naci Fikri’ye “Fikri bey ne dersin. Onların yaptığı gibi biz de ışığın içine girelim mi?
“Deneyebiliriz.”
Naci önde Fikri gerisinde ışık huzmesinin içine girdi.
Aman Allah’ım. Neler görüyorlardı. Naci ve Fikri ışık geçidinden içeriye girdiklerinden beri gözlerini mimarisi piramit olan yapılardan alamadılar. Burada bambaşka uygarlıklar yaşıyordu. Havada daire şeklindeki araçlar hiç eksik değildi. Belki Naci yanlış düşünmüştü. Kendileri boyutlar arası değil yıldızlar arası bir yolculuk yapmıştı. Çünkü gök yüzü bambaşkaydı. İki tane güneş vardı. Ve irili ufaklı gezegenin bir sürü uyduları vardı. Naci tedbiri elden bırakmamak için geçit kapısı olan siyah kutuyu yanına aldı. Kamerası durmadan çalışıyordu.
Ağaçlar arasında ilerlediler. Naci piramit şehrine kamerasını zumladı. Hiç insan yoktu. Ama her tarafın Çupakapra kaynadığını görüyordu.
Fikri tedirgin olmuştu. “Bunlar bize zarar verir mi?” diye sordu.
Naci “Zannetmem. Çünkü bunlar dünya dalarken hiçbir insana zarar vermiyorlar.”
Hava aydınlıktı. Naci kamerası ile çekebildiği kadar görüntüyü çekmişti. Kaset dolunca kamerasının içinden çıkardı. Kamerayı yere bıraktı.
Fikri sordu. “Kamerayı niye bırakıp gidiyorsun?”
“Bunlar insana zarar vermez ama hangi sütten içtiklerini bilmiyoruz. Koşmamız gerekirse kamera ağırlık yapar. Ondan bıraktım.”
Ağaçlıklar bitmişti. Naci’yi ve Fikri’yi Çupakapraların görmesi an meselesiydi. Naci elindeki geçit cihazının nasıl çalıştığını bildiğine güveniyordu. Bu sayede Çupakapralara görünecek ve onların tepkisini öğrenecekti. Saldırırlarsa cihazı çalıştırıp hemen geçide girivereceklerdi.
Naci’nin beklediği gibi olmadı. Naci ve Fikri görününce Çupakapralar sağa sola kaçışmaya başladılar. Kısa süre sonra ortalıkta hiç biri kalmadı. Hepsi Piramitten inlerine girdiler. Gök yüzü den o an uçan daireler uzaklaşıp gittiler.
Naci içn bu yaşananlar bulunmaz bir fırsattı. Sağda solda gördüğü cihazlara bir süre ilgi ile baktı Kim bilir ne işe yarıyorlardı. Anlamak için uzun süreler gerekiyordu. Ama önce Çupakapraların kendilerinde neden kaçtığını bulmalıydı. Bu bir tehlike miydi yoksa gerçekten korkmuşlar mıydı.
Fikri Naci’ye o an sordu. “Çupakapralar bizden niye kaçtılar?”
“Bilmem. Açıkça söyleyeyim. Tedirgin oldum. Belki bu büyük bir saldırının sessizliğidir.”
Fikri “Saldırılacak sadece ikimiz varız. Bence onlar bir şeyler biliyor. Ve ondan dolayı kaçıyorlar.”
Naci “Ne acayip şehir burası. Her taraf piramit dolu. Dört duvar ev yapmak varken neden piramit yapmışlar ki.?”
Fikri “Piramit diye es geçme. Çünkü bir yerde duydum. Piramitler kozmik enerji kaynağıymış. Kozmik enerji maddelerin yaşlanmalarını geciktiriyormuş.
Naci” Bu nasıl oluyor?”
Fikri “Bana söyleyen kişi bir deneyden bahsetti. Telden piramit in içinin tam ortasına elma koymuşlar. Ve elma daha önceki gibi değil daha uzun sürede çürümüş.”
“İyi de dışarıdan müdahale olmadan elma nasıl kararmıyor?”
Fikri “Anladığım kadarıyla bu görünmez ve gizli olan kozmik enerjinin işi.”
O an Naci ve Fikri yürüyerek ilerliyorlardı. Bir piramit in önünde durdular. Piramitin boyu iki katlı bir ev kadardı. Kapısı ve pencereleri vardı. Ama pencerelerden içerisi görünmüyordu.
Naci “Ne dersin içeriye bir bakalım mı?”
Fikri “Bakamlım. Ama ya onlarla karşılaşırsak?”
“Önemli değil. Nasıl olsa huylarını öğrendik.”
Giriş kapısından içeriye girdiler. Burunlarına o ana ıslanmış ve küflenmiş bir ekmek kokusu geliyordu. Evin duvarlarında yaratıkların uygarlıklarına ait yazılar vardı. Ve Piramit in koridorlarında sütun şeklindeki cihazlar dikkat çekiyordu.
Bir odaya girdiler. Oda tıpkı koridor gibi fosforumsu bir ışık yayıyordu. İçeride oturulacak ve yatılacak yerler vardı. Ama o yerler dikdörtgen şeklinde taştandılar.
Bir tane yarım küre şeklindeki cihazdan ışıklar çıkıyordu. Naci kürenin yanına yaklaştı. İncelemeye başladı. Eliyle küreye dokundu. Birden rotaya hareketli görüntüler çıktı. Naci o an film izliyor hissine kapıldı. Görüntülerde piramitler vardı. Ve her bir piramit in etrafına halka olmuş Çupakapralar piramit e sürekli secde ediyorlardı. Naci küreyi ellemeye devam etti. Yuvarlak bir çıkıntının üzerine dokundu. O an müthiş güzel ve heyecan verici bir müzik sesi duymaya başladılar.
Naci “Bu da onların radyosu galiba.” Diye söylendi.
Naci ve Fikri kendilerini müziğe bilinmez bir şekilde kaptırıverdiler. Yere oturdular. Ardından sırt üstü yatıp uykuya daldılar. Ses onların zihinlerine girerek cennetsi hayaller yaşatmış ve iki insanı bu sayede bilinmez bir şekilde uyumalarını sağlamıştı.
Naci ve Fikri uyandıklarında artık eskisi gibi iki insan değillerdi. Vücut şekilleri değişmiş ve Çupakapra olmuşlardı. Onları bu hale getiren diğer Çupakapralardı. Naci kendindeki ruha çok kolay alışmıştı. Fikri de öyleydi. Artık onlar keçi kanı emen kişilerdi.
Radyo sinyali kısık ama tizdi. Tıpkı bir çekirgenin gece ötüşü gibi insan beyninin içine nüfuz ediyordu. Bilgisayar uzmanı Selami ses kayıt cihazını çalıştırdı.
Henüz geceydi. Ama Az sonra gün ışıyacaktı. Selami’nin karısı sese uyanmıştı. Yerinden kalktı. Sesin geldiği odaya doğru ilerledi.
Selami’yi oturmuş çalışır vaziyette görünce “Ayol derdine ne oldu. Bu saate kadar çalışıyorsun. Hiç mi uyumadın?” dedi.
Selami “Gönül şu sesi işitiyor musun?”
Gönül elini gözlerine götürerek esnedi. “Ne sesi bu?”
“Bu duyduğun ses radyo dalgası. Bu sesin bizim evin hemen ilerisinden geldiğini keşfettim.”
Gönül “İyi ne olmuş?”
Selami “Ne olmuşu var mı. Sesin kaynağında görünür hiçbir şey yok. Ama cihazım öyle demiyor. Cihazım bana az ileride esrarengiz bir şeyin olduğunu söylüyor.” Dedi.
“Bırak şu çalışmanı da gel biraz uyu.”
Selami “Tamam dedi. Yalnız sabah kalktığında cihazla sakın oynama. Çünkü cihaz sesi kayıt altına alıyor.” Selami oturduğu yerden kalktı. Karısı Gönül ile yatak odalarına geçtiler.
Öğleye doğruydu. Gönül uykusundan az önce uyanmıştı. Hala susmayan sesi merak edip Selami’nin çalışma odasına girdi. “Aman Allah’ım ne rahatsız edici bir ses.” Diye söylendi. Sesten dolayı beyni sanki hareket ediyor gibiydi. Ses birden kesildi. Gönül korktu.
“Cihazı ellemedim. Niye sustu ki.” Cihaz yeniden tiz sesi çıkarmaya başladı. Gönül sese alışmıştı. Ses bu sefer kulağına daha hoş geliyordu. Ses karışık ama ritimliydi. Belli bir temposu vardı. Sesteki esrarengiz tempo onun ilgisini daha çok çekiyordu. Ses birden kesildi.
Gönül “Hay Allah ne güzel dinliyordum.” Diye söylendi.
Kısa bir beklemeden sonra cihazdan bir kişi konuşuyormuş gibi sesler geldi. Gönül sesin tuhaflığını duyarken tüyleri diken diken oldu. Sanki cihazdaki sesin sahibi onu görüyor gibi hissediyordu. Korktu. Hemen odayı terk etti. Acele ile Selami’nin odasına geçti. Selami’yi uyandırmaya çalıştı.
“Selami kalk kalk çabuk.”
Selami gözlerini açtı. “Ne var Gönül?” diye söylendi.
“Senin cihazdan insan sesi gibi sesler gelmeye başladı. Korktum yanına geldim.”
Selami hızla yerinden kalkıp odasına geçti. Sesi şimdi o da duyuyordu.
“Tahmin ettiğim gibi.” Diye konuştu.
Gönül “Neyi tahmin ettin?” diye sordu.
Selami “Bu sesin kaynağını mutlaka görmeliyim.”
Gönül “Ne sesi bu Selami. Söylemedin bana.”
“Sana şunu söyleyeyim. Bu ses dünyaya ait değil.”
Gönül “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Şimdi üzerimi giyip ses dedektörümü alacağım. Sonra dışarıya çıkıp araştırma yapacağım.”
Gönül “Ne olur ne olmaz. Bakarsın bulacağın şey seni yutuverir. Aman dikkat et.”
“Tamam dikkat ederim.”
Selami üzerini giydi. Ses dedektörünü aldı. Evden çıktı.
Ağaçlarla dolu güzergah huzur vericiydi. Selami ormanın ıssızlığı onu biraz ürpertiyordu. Ama elinde ses dedektörü ile esrarengiz sesin kaynağına yaklaştığını bildikçe korku duyuyordu. Sese iyice yaklaştı. Dedektör sesin odağına yaklaştıkça daha çok ötmeye başladı. Selami küçük bir kayalığın önünde durdu. Sesin kaynağı burasıydı. Eğilip kayalığın kenarlarını yokladı. Eline kaygan bir nesne değdi. Onu hemen eline aldı. Gözünün önüne getirdi.
Bu tuhaf bir nesneydi. Kaynağı olmadığı halde her tarafı ışık kaplıydı. Selami esrarengiz nesneyi çantasına koyup evine doğru yol aldı.
Bulduğu cihazın ne işe yaradığına dair bir fikri yoktu. Gönül yanındaydı. Selami ona sordu.
“Gönül sence bu nesne ne işe yarıyor?”
Gönül “Bilmem” dedi. Sonra tedirginlikle konuştu. “ Bu şey radyasyon yaymasın.”
Selami “Bu el kadar bir cihaz. Zannetmem.”
Ama o el kadarlık esrarengiz cihazın ışığı artmaya başladı. Az sonra cihazın ışığı bütün odayı doldurdu. Cihazın durduğu yerde büyükçe, daire şeklinde, şeffaf bir yapı meydana geldi.
Selami hiç beklemeden açılan şeffaf boyut kapısına doğru ilerledi. Gönül onu izliyordu. Telaşla konuşmaya başladı.
“Aman Selami. Sakın o şeye yaklaşma.”
Selami “Bir şey olmaz. Yaklaşmadan bu şeyin ne olduğunu öğrenemem.”
O an elini boyut kapısına uzattı. Eli şeffaf dairenin içine girdi. Sonra başını geçidin arkasına uzattı. Elinin uzandığı mesafe boyut kapısının arkasından gözükmedi. Sonra boyut kapısından içeriye girdi. Gözden kayboldu.
Selami kendini ormanın içinde buldu. Mekan değişmişti. Soluduğu hava kükürt kokuyordu. Gördüğü ağaçlar devasaydı. Ormanın içinde ilerledi.
Selami ormanın içinde ilerledikçe gördüğü şeyler onu şaşkına çevirdi. Bir meyve ağacının önünde durdu. Meyveler öyle devasa şeylerdi ki her biri bir metre boyundaydı. Meyveler yerdeydi. Ağaca sadece uçlarındaki dallarla bağlıydı.
Selami meyvenin tadına bakmak istedi. Birine yaklaştı. Bir lokma ısırdı. Lezzetliydi. Tadı armuda benziyordu. Sonra meyveden bir lokma daha ısırıp örnek olsun diye çantasına koydu. Ormanda tekrar ilerlemeye başladı.
Çalılık bir alana geldi. Yine şaşkınlık içine girdi. Önünde bir metre boyunda domatesler duruyordu. Birinin yanına geldi. Tadına baktı. Tıpkı domates tadı. Tekarar ilerlemeye başladı.
Ormandan çıktı bir tepeyi aştı. Bir alanda sekiz on piramit gördü. Dikkat kesildi. Piramitlerin arasında gezinen tuhaf yaratıkları bakıyordu. Bunlarda ne olabilirdi. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyordu. Selami yaratıklara yaklaşmayı dendi. İlerledi.
Küçük kayalıklar vardı. Onların arkasına gizlenerek ilerledi. Piramitlere iyice yaklaşmıştı. Son bir kayalığın arkasına gizlenerek ilerlemesini durdurdu. Şimdi yaratıkları daha iyi gözlüyordu.
Kıllı olan yaratıkların bacakları geyik bacağına benziyordu. Kafaları yarı insan yarı hayvansıydı. Tuhaf sesler çıkarıyorlardı. Tıpkı bir geyik gibi. “Govk. Govk. Govk…”
Selami bir süre sonra yaratıkları zararsız olduğuna inandı. Çünkü onlar yarı insandı. Ayrıca zeka taşıyorlardı. Değilse o piramitleri nasıl yaparlardı.
Kendini onlara gösterecekti. Gizlendiği kayalığın arkasından çıktı. Yaratıkların duyacağı şekilde “Hey bana yardım eder misiniz?” diye seslendi.
O an yüzlerce Çupakapra başlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Ardından bir kargaşa başladı. Yüzlerce Çupakapra sağa sola kaçışarak piramitlerine girdi.
Selami şaşkınlık içindeydi. “Bunlara ne oluyordu böyle.” Diye söylendi. Selami o an ortalıkta hiçbir yaratığın gezinmediğini görünce keşif duygusu ile alanın ortalarına doğru ilerledi.
Taştan piramitlerin üzerinde yazılar vardı. Ama bunlar hiyeroglif yazılardı. Hepsi birer sembol şeklindeydi. Selami ilerlerken üzerinde yürüdüğü zemin dikkatini çekti. Yer toprak rengindeydi. Biraz daha dikkatli bakınca zemini kaplayan ışığı fark edebildi. Zemine rengi ışık veriyordu. Ama ışığın kaynağı yoktu. Zeminin aydınlığı kendiliğinden gibiydi. Tuhaf zemin piramitlerin kapladığı alan ile sınırlıydı.
Selami bir piramidin önüne geldi. Tam o sırada sırtına biri dokundu. Selami korkuyla “Kim o?” diye arkasına baktı. İki Çupakaprayı gördü.Dehşetle irkildi. Çupakapralardan biri önündeki piramiti işaret ediyordu. Sonra diğer Çupakapra da aynı hareketi yaptı. Ardından iki Çupakapra piramitin içine girdi.
Selami “Galiba bana bir şeyler göstermek istiyorlar.” Düşüncesine girdi. O da iki yaratığın ardından piramite girdi.
Piramidin içindeki koridor duvarlarının kaplaması tıpkı bir taşıtın iç kaplaması gibiydi. Duvarlardan sızan ışık koridorları aydınlatıyordu. Bazı koridor köşelerinde dijital ekranlar vardı. Ekranlarda tuhaf şekiller oynuyordu. Ekranların her birinin altında geometrik şekillerden oluşan tuşlar vardı.
Selami önünde ilerleyen iki yaratığın bir odaya girdiğini gördü. Ardından Selami de odaya girdi.
İki Çupakapra yerde dikdörtgen zemin üzerine yatmış tuhaf sesler çıkarmaya başladılar. “Govk. Govk. Govk…” Sanki İki Çupakapra baş uçlarındaki geometrik şeklindeki tuşlara bas der gibiydiler.
Selami “Benden yardım mı istiyorsunuz?” diye konuştu. Yaratıklar “Govk Govk. Govk…” Demeye başladı. Selami zemindeki geometrik tuşlardan birine bastı. O an yerde yatan iki Çupakapranın üzerini yoğun bir şekilde beyaz renkte ışık huzmesi kapladı.
Işıktan Selami’nin gözleri kamaştı. Ama az sonra şaşırtıcı bir gelişme oldu.
Naci ile Fikri’nin insan vücudu ışık huzmesi dağılınca ortaya çıktı. Doğruldular.
Naci “Tanrıya şükürler olsun. Nihayet.” Diye konuştu.
Selami sordu “Siz kimsiniz?”
Naci ve Fikri isimlerini söyledi. Sonra Naci
“Acilen buradan gitmeliyiz.” Dedi.
Selami “Nasıl olacak bu?”
Naci “Biz burada bir hayli şey öğrendik. Şimdi şu kabini açarak içindekileri giyeceğiz. Sonrası daha eğlenceli.” Dedi.
Üç insan odanın içindeki kabini açtılar. Astronot kıyafetlerini giydiler.
Naci “Selami sen yenisin. Fikri’ye yardımcı ol. Şimdi içinde bulunduğumuz piramit havalanacak. Sonra uzaya çıkacağız. Ondan sonra gezegeni terk edeceğiz.” Dedi
Piramit bir elektrik akımının çıkardığı vınlamaya benzeyen ses ile havalandı. Gök yüzüne doğru ani bir hareket ile gözden kayboldu.
Yıldızlar daha net görünüyordu. Piramitin altındaki gezegen uzayın esrarengizliği ile boşlukta duruyordu. Piramitten aşağıdaki gezegenin kıtaları ve denizleri görünüyordu. Beyaz bulutlar leke gibi gezegenin üzerindeydi. Ama uzay boşluğunda ilerleyen piramit çok hızlı yol alıyordu. Aşağıdaki gezegenin kıtaları kısa sürede piramitin önünden geçiyorlardı. Bunu fark etmek için aşağıya dikkatle bakmak yeterliydi.
Gezegenin üç güneşi vardı. İkisi uzakta biri yakındaydı. Gezegenin bir yaşama kavuşması elbet bir müdahale ile olmuştu. Şimdi Selami bunları öğrenmekle meşguldü. Fikri ise biraz sonra hareket edecekleri güzergahı bulmakla meşguldü.
Naci piramiti otomatik kontrole aldı. Yerinden kalktı. Selami’nin yanına geldi.
“Sormayı unuttum Senin adın neydi?” dedi
“Adım Selami. Sonra Selami devam etti. Piramitin bilgi bankasında ne ilginç şeyler var.”
Naci “Ne gibi?”
“Gezegene yaşamı Sionslular getirmiş. Gezegenin ismi Sionsmuş.Yazılar öyle diyor.”
Naci “İlginç bir şey bulursan söyle.” Dedi. İlerledi. Fikri’nin yanına geldi.
Fikri konuşmaya başladı. “Allah’tan çupakapralar piramitin bilgi bankasına anladığımız dili de koymuşlar. Değilse işimiz çok zordu.”
Naci “Bir şeyler yapabildin mi. Çünkü senin ayarlayıp kaydedeceğin rotaya benim bir düğmeye basmamla hareket edeceğiz.”
Fikri” İşim beş on dakikaya biter. Burada her şey kayıtlı. Rotamızdaki bazı gezegenlerde hayat var. Bazılarında yok. İçlerinde yaşayan insansı yaşamları bir bir kontrol ediyorum.”
“Naci sordu. “Şimdiki gezegenin ismi ne?”
“Aldaberan gezegeni.”
“Kaç ışık hızı ötede?”
Fikri “Işık hızı ile gidersek iki aylık bir mesafede. Eğer tycson hızı ile gidersek iki saniye demeden oradayız.”
Naci “peki o kadar hız piramite zarar verir mi?”
“Piaramitin ayarlarını iyi yaparsam hiçbir zarara uğramayız.”
O an yanlarına Selami geldi. Naci ona sordu.
“Önemli bir şey bulabildin mi?”
“Çok ilginç şeyler var.”
Naci “Ne gibi?”
“Biz çupakapraların gezegeninde yaşasaydık dünyaya geri dönme şansımız olmayacaktı. Ama bulunduğumuz yer Samanyolu galaksisinden çok uzak bir galaksi.”
Naci “Yani.”
“Dünyaya uzaydan gidebiliriz ama bu çok uzun bir zaman ister.”
Naci Fikri’ye “Samanyolu nu araştırsana.” Dedi.
Fikri “Araştırma biraz zorlaşacak. Çünkü piramitin bilgi bankasında sadece bulunduğumuz galaksinin koordinatları var.” Diye konuştu.
Naci “Bu işi ancak teknolojileri gelişmiş insansı yaşam olan bir gezegende halledebiliriz.”
Fikri “Aldaberan tam buna uygun.”
Naci “İyi o zaman.” Dedi. Sonra Selami’ye sordu. “O çupakapraların gezegeninden niye dünyaya dönemiyoruz. Bilgi bankası bir şey diyor mu?
Selami “Siz de biliyorsunuz. O boyutkapısı açan cihaz çok esrarengiz. Piramitin bilgi bankasında cihaz hakkında çok karmaşık bilgiler var. Boyut kapısı açmak için yalnızca bir çupakapra DNA sına ihtiyaç var. Bir tür tetikleme.”
Naci “Bu doğru. Çünkü İnsan vücuduna dönüşümüzde böyle oldu. Ama bu iş tehlikeli dedi. Devam etti. Artık yerlerimize geçip hareket için hazır olalım.”
Naci pilot koltuğuna oturdu. Fikri Naci’nin sağına Selami soluna oturdu. Geri sayım başladığında herkes heyecan içindeydi. Kontrol panelinden geri sayım ses geliyordu. “Dört, üç, iki, bir, ” Piramit uzayda iken birden kayboldu.”
Aldaberan yaşamın en eski gezegeniydi. Gezegene yaşamı Samu uygarlığı getirmişti. Samu uygarlığından önce ise henüz evren yaratılmamıştı. Samu uyğarlığı meleklerden oluşuyordu. Dilmun gezegeninde yaşıyorlardı. Onlar tanrıdan aldığı emir ile gezegenlerinin bir çok yerine libnit cihazı yerleştirmişlerdi. Melekler her bir libnitin içindeki elektronları yakalıyorlardı. Elektrona çektikleri bir hat partükülü daire şeklinde açıyordu. Oraya uzanan melek eli ile dua ediyor yakalanan elektronun içine giriyordu.
Elektornun içinde süper novalar vardı. Orada galaksiler vardı. Galaksilerin içinde gezegenler vardı. İşte Samu uygarlığı önce gezegenlere yaşam veriyorlar sonra oraya hayvanları yerleştiriyorlardı. Ardından Tanrıdan alınan Emir gereği yaratıcının misalini ortaya çıkarıyorlardı. Ortaya çıkan zeka taşıyan tenler yaşamaya başlıyordu.
Selami bunları ekrandan tek tek okudu. Konrol panelindeki Naci’ye seslendi.
“Naci Aldaberan gezegenine yaşamı melekler getirmiş. İlgini çekti mi?”
Naci “Kimmiş o melekler?”
“Samu uygarlığıymış.”
Naci Fikri’ye sordu. “Fikri piramidin zarar kontrolü bitti mi?”
“Bitmek üzere. Yalnız enerjimiz hiç kalmadı.”
Naci “Niye kalmadı?”
“Rotamızda yaptığımız tycson hızı enerjimizi bitirdi. Reaktör neredeyse piramiti de enerji olarak harcayacaktı.”
Naci “Enerji bulma imkanımız yok mu?”
Fikri “Var ama o enerji dışarıda olduğu müddetçe bir şey yapamayız. Oturup beklemeliyiz.”
Naci “Neyi bekleyeceğiz fikri. Aldaberanlıları mı?”
“Zannedersem onlardan başka çevrede uygarlık yok.”
Selami Fikri’ye doru “Fikri Aldaberanlılar bize nasıl yardım edecek?” diye konuştu.
Fikri “Gezegene ışık hızı ile üç günlük uzaktayız. Zannedersem biz tycson hızından çıktığımız andan itibaren bizi fark etmişlerdir. Bizi bulmaları an meslesi.” Dedi
Naci yerinden kalktı. “Ben çok açım dedi. Sizde açsınız herhalde. Gelin piramiti arayalım. Yiyecek bir şeyler bulalım.”
Naci ilerledi. Fikri Ve Selami de kontrol panellerini bırakıp Naci’nin peşinden gitti.
Piramidin arka odalarındaydılar. Birine girdiler. Odaya girdikleri an şaşırdılar. Odada yedi adet kabinde uyku halinde çupakapralar yatıyordu. Ne yapacaklarını bilemediler. Çupakapraların uyanması piramitteki üç insan için tehlikeliydi. Gerçi çupakapralar insana saldırmıyordu. Üç insanın ancak vücutlarına el koyabilirlerdi. Bu da olmasa piramitte çupakapraların ortalıkta dolaşmalarını bilinmesi üç insanı gererdi.
Naci “Fikri sen bu tür uygulamalara meyillisin. Çupakapraları uyandırmadan cihazlarından programlarına bak. Uyanmaları yakınsa elinden geldiğince uykularını uzat.” Dedi.
“Tamam.”
Fikri çupakapraların odasında kaldı. Naci ve Selami yiyecek bulmak için odadan çıktı.
Selami ve Naci kısa süre içinde piramidin yiyecek deposunu buldu.Yiyecekleri teker teker tatmaya başladılar. Yiyeceklerin tatları çok tuhaftı.
Naci “Bu yiyecekler çupakapralara özgü. Ama bunlar nihayetinde gıda. Seçici olmamalıyız.” Diye konuştu.
Selami elindekini Naci’ye uzattı. Naci eline aldığı konserve kutusu gibi şeyin içine parmağını daldırdı. Ağzına götürdü.
“Nedense bunun tadı aklıma çupakapraları getiriyor.” Diye konuştu.
Selami “Yiyecekler öyledir. İnsanın şekli yiyeceklerden gelir. O yiyeceklerin tadı ise yiyendeki hislerin aslıdır.”
“Anladım. Yani biz bundan uzun süre yersek çupakapraya dönüşeceğiz öyle mi?”
“Dönüşmeyeceğiz. Ama onların yiyeceğinden tattığımız için düşünce şeklimiz onlar gibi olacak.”
Naci “Şimdi ise anlamadım. Nasıl oluyor bu?”
Selami “Bizim zekamız yedilerimiz ile besleniyor. Mesela yoğur yersek uykumuz geliyor. Çay içersek zihnimiz açılıyor. Yiyeceklerin bunca etki edebildiklerine göre eğer, elimizdekilerden uzun süre yersek çupakapralar gibi ufak bir tehdit karşısında kaçacak delik ararız.”
“Yani yediğimiz şeyler bizim pisikolojimizi belirliyor. Seninde bildiğine göre çupakapralar bizde bu yedikleri şeyler yüzünden mi kaçtı?”
“Galiba öyle. Bu yiyecekler çupakapraların metabolizmalarına uygun geliyor ki ondan bu yiyecekleri tercih ediyorlar.”
Selami ve Naci elinde bir düzine yiyecek kutuları ile kontrol odasına geldiler. Fikri’yi beklemeden kutulardakini yemeye koyuldular.
Fikri çupakapraların uyuduğu odada kabinleri kontrol eden programa bakmış, çupakapraların yakın olan uyanma zamanlarını çok ileri bir zamana taşımıştı. Fikri odayı terk ederken odanın kapısını açılamayacak şekilde şifreledi. Ardından kontrol odasona doğru ilerledi.
Selami ve Naci yedikleri ile keyif içinde uyku zeminine uzanıp dinleniyorlardı. Fikri onları görünce
“Bana yiyecek bir şeyler kaldı mı?” diye konuştu.
Naci “Kaldı. Yalnız onlardan yerken iyi düşün.”
Fikri “Niye?”
Naci “Çünkü bunlar çupakapraların yiyecekleri. Sorun yaşarsak sonucuna katlanmalıyız.”
Fikri “Yiyecek başka bir şey yok ki. Rejim de yapamam. Zaten çok zayıfım.” Dedi.
Naci “Afiyet olsun.”
Fikri konserve kutularından birini açarak atıştırmaya başladı. O ara konserve kutusunun üzerindeki yazılar dikkatini çekti. İngilizce yazıyordu. Kutunun kapağına baktı. Üretim tarihini ve son kullanma tarihini okudu. Naci’ye seslendi. “Naci şu kısık ışıkta bile ne yediğimizi fark etmek ne güzel.”
Naci “Ne oldu ki?”
“Bu yediklerimiz Amerikan malıymış.”
Naci “Hadi ya?” diyerek yerinden doğruldu. Arkasından Selami de uzandığı yerden kalktı.
Konserve kutularında Made In USA yazıyordu. Konservenin ismi ise Goverment yani “Yabancı memleket” idi.
Naci “Kullanma tarihi de geçmemiş.” Diye konuştu.
Selami “Son kullanma tarihi kaç okusana.”
Naci “22-8-2150” diye rakamları okudu.
Selami “Son kullanıma iki daha var.” Diye konuştu.
Kontrol panelindeki manubleden sesler gelmeye başladı. “Dı dıd dııd dı dı dıı.” Naci hemen kontrol paneline yöneldi. Ekranda sesin periotunu görmek için düğmeye bastı. Ses periotu geniş aralıklıydı. Periotu dijital haritaya entegre etti. Ses uzaktan değil piramitin içinden geliyordu.
Naci analiz düğmesine bastı. Sesin kaynağını hemen yakaladı. Şaşırdı. Ses bulundukları kontrol odasından geliyordu.
Naci söylendi. “Bu ses çok tuhaf. Ses bu odanın içinden geliyor ama görünürde hiçbir şey yok.”
Fikri merakla sordu. “Sesin kaynağını görüntüleyebildin mi?”
Naci Onun üzerinde çalışıyorum. Ama faydası yok. Görünmüyorlar.”
Fikri “Görünmezlik sensörlerini aç.” Diye konuştu.
Naci “Bu ne işe yarayacak?”
“Bir tahminim var. Piramitin bilgi bankasından okumuştum. Çok ileri bir uygarlıktan söz ediliyor. Onlar ölümsü yaşamı başarmış bir uygarlıkmış.”
Naci sordu. “Ölümsü yaşamda ne demek?”
“Bedeni yaşıyor vaziyette bırakıp ruhun bedenini terk edip gezmeye, dolaşmaya çıkması.”
Naci “Bu mümkün mü?”
“Mümkün. Bilgi bankasında bunu başaranların Orimana uygarlığı olduğu yazıyor.”
Naci beklemeden görünmezlik sensörünü açtı. O an ekranda kontrol odasının içinde dört ölümsü yaşamı gördü.
Naci Selami’ye seslendi. “Selami bak burada neler görüyorum. Ekranımda seninle beraber konservenden atıştıran dört tane ruh görüyorum.”
Selami “Hadi be” diye söylendi. Sonra sordu. “Konserveden sadece benim atıştırmamla eksilme oluyor. Peki onlar nereden atıştırıyor?”
Naci “Şu an görüyorum. Elin kutudan çıkınca onların parmakları kutuya dalıyor.”
Fikri yerinden kalktı. Kontrol paneline yöneldi. Selami doymuştu. O da yerinde kalkıp kontrol paneline yöneldi. Ekranda dört ruhu da görüyorlardı.
Naci “Vücutları olmadığı halde bunlar neyin gıdasına ihtiyaç duyuyorlar?” diye söylendi.
Selami “Onlarla iletişim kurmayı dene.” Diye konuştu.
Naci “Bakalım.” Dedi.
Önündeki sensörün düğmesine bastı. Sonra ses aktaran cihazın sesini açtı.
Sesler geliyordu. Biri “Bizi tespit ettiler.” Dedi.
Diğeri “Piramidi keşfedeceğiz. Aldığımız emir böyle.” Dedi.
Öbürü “İzimizi bırakmadan buradan gitmeyeceğiz değil mi?”dedi.
Cevap geldi. “İşimiz sadece bilgi bankasındakileri taşıyıcı ruhumuza kopyalamak. İz bırakmaya gelince piramidin reaktörünü bozmak en iyisi. Çünkü burada enerji var. Enerji üreten madde bu sayede reset edecek. Ve bizim başlattığımız hat süreklilik kazanıp eğirmeye başlayacak.”
Dört ruh kalktı. piramidin bilgi bankasının yanına geldi. Bilgi bankası birden çalıştı. Ekranda bir iki dakika yoğun beyaz ışık belirdi. Sonra ekran kapandı. Dört ölümsü yaşam bu sefer kontrol odasından çıktı. Bir alt kısım olan kata indiler. Naci bütün olanları görüyordu.
“Bunlar bizim reaktörümüzü bozarlarsa daha da zor duruma düşeriz. Reaktör dışında yedek bir saatlik enerji ile ortada kala kalırız.” Dedi.
Selami “Aldaberan gezegenine varabilseydik işimiz kolaylaşacaktı.” Dedi.
Fikri sordu. “Aklından neler geçiyor Selami?”
“Aldaberan gezegeninden yardım bulamasak gezegenin yörüngesindeki çöplükten enerjisi tam bitmemiş uydular bulabiliriz.”
Naci “Selami’nin fikri çok yerinde. Hem Aldaberan gezegeni bizler için yabancı bir yer. Orada ne kadar insansı yaşam da olsa onların eline düşüp denek olmak istemeyiz değil mi? İki gün daha bekleyeceğiz. Piramitteki kalan yedek enerjiyi de çöplükte arama yapmak için kullanacağız.”
Tam o sırada piramidin bütün enerjisi söndü. Her taraf karanlığa büründü.
Fikri “Yedek enerjimizi kullanmamız gerekiyor. Piramitteki oksijen sirkilasyonu için makineleri çalıştırmalıyız.” Diye konuştu.
Naci Aldaberana varış zamanı üzerinde hesaplamalar yaptı. Sirkilasyon makinelerinin ne kadar enerji harcayacağını buldu.
“Enerjimizin yarısı gidecek diye konuştu. Devam etti. Geriye tek mesele kalıyor. O da dört ölümsü yaşamın piramitten gitmesini beklemek.”
O an ekrandan uyarı sesi geldi. Çupakapraların odasında hareketlenmeler vardı. Uyanmışlardı. Odadan çıkmak için sağa sola koşuşturuyorlardı. Ne var ki onların hapisliği kısa sürecekti. Kapıları şifreden ve engelleyicilerden kurtuldu. Çupakapralar dışarıya çıktı.
Naci o an kontrol odasının kapısını kapattı ve şifreledi. Sonra engelleyicileri devreye soktu. Artık güvendeydiler.
Fikri “İki gün boyunca oruç tutabiliriz. Belki biraz daha fazla. Ama sonrası ne olacak. Yiyecek depomuz çupakapraların tarafında.”
Naci “Yapacağımız şey şu. Aldaberan gezegenine varınca piramide enerji depolayabilirsek depolayacağız. O olamazsa yedek enerjimizden feragat ederek çupakapraları uyuşturacak olan gaz panellerini çalıştıracağız. Sonrası yine onları hapsedeceğiz. Böylelikle yiyecek depomuzu ele geçirmiş olacağız.”
Selami sordu. “Aldaberan gezegenine sinyal gönderemez miyiz?”
Naci “Göndeririz fakat gezegendekilerden çekiniyorum. Onlara bulaşmadan işimizi halletmek en iyisi. Gezegenin çöplüğünde enerji bulamazsak beyaz teslim bayrağı çekeriz.”
O an ekranda dört ölümsü yaşamın piramitten ışınlandığı görüldü. Naci onların gittiği rotaya baktı. Ama tuhaftır ki o dört ölümsü hemen piramitin dışına çıkmışlardı.
Naci “Çocuklar hemen dışarımızda bir uzay gemisi var.” Diye konuştu.
Naci konuşmasını bitirmişti ki piramitin reaktörü tam kapasite ile çalışmaya başladı.
Piramit hızla Aldaberan gezegenine doğru harekete geçti. Naci telaş ile “ Kontrol elimizden çıktı.” Diye seslendi
Fikri onun yanına geldi. “Göstergeler ne diyor?” diye konuştu.
Naci “Bilinmez bir şekilde ana kontrol sistemine müdahale var” dedi. Ardından ekledi. “Güvenliğimiz tehlikede değil ama piramit kontrolümüzün dışında hareket ediyor.”
Fikri kontrol panelindeki göstergeleri bir bir kontrol etti. Piramide verilen hız dengeliydi. Hız ivmesi yirmi saniyelik bir ilerlemeden sonra itici birimler durdurulmuştu. Piramit uzayın oluşturduğu bir devinim ile ilerliyordu.
Fikri “Tehlikeli bir durum yok.” Dedi.
Selami yanlarına geldi. “Müdahale o ölümsü yaşamlardan veya gezegenden olmalı.” Dedi.
“Öyle olmalı dedi Naci. Zaten bunla boşu boşuna reaktörümüzü yenilemediler.”
Fikri “İyi de bunlar neden bizimle iletişime geçmiyor?”
Naci “Çünkü iletişim tuzağı olan bir yöntem.”
Fikri “Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Onlar bizimle iletişime geçmekle belki bizim onları kullanabileceğimiz bir cihazımızın olduğunu düşünüyorlar.”
Selami “nasıl yani?” diye sordu.
Naci “Günümüzde soyut varlıklara müdahale etmek mümkün. Belki bizim onların iradelerini ele geçirip serbest kalacağımızdan korktular. Bir çeşit karşılıklı diyalogdan gelen zihin kontrolü.”
Piramit kısa bir süre sonra gezegenin yörüngesine girdi. Naci o an panelden gezegenin atmosferini taramasını yaptı. Atmosfer yedi kattan oluşuyordu. Nefes alabilecekleri hava normaldi.
Naci gezegeni tekrar taramaya başladı. Gezegenin dörtte üçü su geri kalanı karaydı. Her yerde ağaç vardı. Naci uzun sensörleri devreye soktu. Yer küreyi inceden inceye araştırmaya başladı.Yer kürede ağaçların arasında kapısı olmayan, taştan yapılmış büyüklü küçüklü kulübeler gördü.
Piramit o an gezegenin atmosferine girmiş hızla yere iniyordu. Yarım saat sonra yere iniş gerçekleşti.
İniş yerini büyük bir toz bulutu kapladı. Zemin oldukça geniş daire biçiminde ağaçsız bir yerdi. Alanın çevresinden itibaren orman başlıyordu.
Naci “Artık süprizleri bekleme zamanı.” Diye konuştu.
Selami araya girdi. “Piramitten dışarıya tek bir çıkış kapısı var. Kapıyı açarsak çupakapralar dışarıya çıkacak. Sonra biz.”
Naci “Çıksınlar. Bu gezegende yaşayanların sorunu. Çupakapralar onlar için tehlikeli ise belki onları kafese kapatırlar.” Dedi.
Fikri “ Çupakapraların tek tehlikesi var. Ellerindeki cihaz ile gezegendekilerin hepsini kendilerine benzetmeleri.”
Naci kontrol paneline yöneldi. “Çocuklar kapıyı açıyorum.” Dedi. Paneldeki düğmeye basarak piramidin çıkış kapısını açtı.
Naci ve iki arkadaşı ekrandan izliyorlardı. Çupakapralar dışarıya çıkınca önce kısa bir an etraflarına baktılar. Ardından dört bir yana hızla ormanın içine daldılar.
Naci “Bizde çıkıp keşif yapalım. Önce yönümüzü bulmak için pusulalarımızı alalım.” Dedi.
Dışarıya çıktıklarında onlarda etraflarına baktılar. Ardından belirsiz bir yöne doğru ormanın içine daldılar.
Naci ve iki arkadaşı aç kalmayacaklardı. Çünkü ormandaki ağaçlarda çeşit çeşit yenebilecek meyveler vardı. Bir iki ağaçtan meyve koparıp yediler. Ormanda formu değişik hiç görmedikleri hayvanlarla karşılaştılar. Onlar sanki dinozorlara benziyordu. Ama gördükleri hayvanların hiç biri devasa değildi.
Naci “Sinyal geliyor.” Diye telaşla konuştu.
Fikri “Ne sinyali?”
“Piramit hareket ediyor.”
Fikri “Nereye doğru gidiyor?”
“Gezegeni terk ediyor.”
O an önlerinde ışık huzmesi belirdi. Ormanda yürüyen üç kişiyi birden yuttu.
Geceydi. Işıktan çıktıklarında kendilerini ormanlık bir alanın içende buldular.
Naci sevinç içinde “Yaşasın dünyaya döndük. İyi ki bize yardım ettiler.” Diye konuştu.
Fikri “Yabancılarda olsak onlarla kullandığımız şey ortak. O da akıl. Bu yüzden bize yardım ettiler.”

Selami “Arkadaşlar dünyada olduğumuza emin olalım” dedi.
Ormanı kısa sürede çıktılar. Her şeyi gördüler. Burası dünyaydı.
Fikri “Gün benim günüm. Gelin benim eve. Bir şeyler içelim öyle evlerinize gidersiniz. “ Dedi. Beraberce sokak lambalarının ışığında ilerlediler.
Selami evine gelince karısı Gönül onu sevinç içinde karşıladı.
Sordu. “Birden bire nereye kayboldun?”
Selami “Gittiğim yer gezegen. Çupakapralarla dolu.” Sonra karşılaştığı iki kişiyi ve yaşadıklarını bir bir anlattı. Devam etti. “Ama piramitin bilgi bankasından çok gizli bir şey öğrendim.”
Gönül “Nedir o?”
Selami “Fornox galaksisini bilirsin. Saman yoluna en yakın ikinci galaksi. Galaksinin yıldızlarında hayat taşıyan üçyüz seksen yedi gezegen var. İşin ilginci o gezegenlerden biri de şu gittiğimiz Çupakapraların gezegeni. Onları öğrendim.”

Gönül “Neden devletimiz bu tür şeyleri insanlarından gizliyor?”

Selami “Bu tür şeyler insanların eline geçerse herkesin dünyayı terk etmesinden korkuyorlar. Bunun için o tür bilgilere ulaşımı sansürlüyorlar dedi. Devam etti.Gezegenlerin bir kaçında insan ırkı yaşıyor. Düşünsene geçit kapısını açan Karitol cihazı elimizde. Ve o hayat olan gezegenlerin bir çoğunda geçit için merindek hatlar var.”
Gönül “Nedir merindek?”
Selami “Elimizdeki karitol cihazının kolaylıkla bağlanabileceği geçişi sağlayan görünmez ve gizli bir gerilim hattı.”
Gönül “Orada ne yer ne içeriz?”
Selami “Cihaz elimizde. İşlerimiz ters giderse sessizce geri döneriz.”
Selami sabaha doğru uyandığında hemen hazırlandı. Ayak üstü mutfaktaki buzdolabından bir şeyler atıştırdı. Karnını doyurdu. Karısı uyuyordu. Sessizce evden çıktı.
Şehir her zamanki gibi sakindi. Gök yüzünde uçuşan reklam taşıtlarına baktı. Kimi gıda firmalarına ait, kimi teknoloji firmaları. Çeşit çeşit reklam taşıtları.
Kalabalık caddede robotlar insanlara hizmet ediyordu. Kimi robotlar kafe önündeki müşterilere şiparişlerini getiriyor, kimi robotlar şehrin temizliği ile meşguldü. Yerleri süpürme, çöpleri toplama vs. Bazen Selami’nin karşısına Android hayat kadınları çıkıyordu. Ne kadar çıtır şeylerdi. Kendi karısıda androitti. Zamanında Gönül’e kıskanmamayı öğretmiş ve eve bazen android kadınlarını getiriyor onlarla ilişkiye giriyor ve Gönül’le hiçbir sorun yaşamıyordu.
Az ilerideki birkaç köpek dikkatini çekti. Bilim adamları hayvanların DNA sını değiştirmişti. Değişen DNA lar sayesinde Mollier’in konuşan hayvanları artık düş olmaktan çıkmıştı. Şimdide ilerideki birkaç köpek kafa kafaya vermiş sohbet ediyorlardı.
Selami köpeklere yaklaştı. “Selam kuçu kuçular.” Dedi.
İçlerinden biri “Abi bize et al haydi.” Dedi
Diğeri “Haydi abi ne olursun açız.”
Yanındaki “Abi bize et alırsan senin için birkaç yere işerim.”
Selami “İşemenizin bana ne faydası olacak?”
Aynı köpek “Olur mu abi, bazı bölgelere insanlar giremiyor. Köpekler onlara saldırıyor. O bölgelere girenler ise bölge köpeklerinin tanıdıkları dedi. Yeniden ısrar etti. Haydi bize et al ne olursun.”
Köpekler yalakalık yapmaya başladılar. Selami’nin üzerine çıkmaya çalışıyorlar sağına soluna zıplamaya başladılar.
Selami “Tamam kuçu kuçular Et alacağım.”
Selami önde köpekler arkasında ilerledi. Bir kasabın önünde durdular. Selami içeriye girdi. Kasaba “Bana yarımşar kilo üç parça et ver.”Dedi.
Kasap “Abi bu köpekleri alıştırma. Her gördükleri yerde senden et isterler.”
Selami “Zabıta bunlara bir şey demiyor mu?”
Kasap “Zabıta yakaladıklarını köpek çiftliğine götürüyor. Bu ortalıkta dolananlar ise kimlik kartı olan köpekler. Sahipli. Zabıtalar onlara bir şey yapamıyor. Sadece kural ihlali yapan köpeklerin sahiplerine para cezası kesiyor.”
Kasap etleri hazırlamıştı. Etleri poşetler içinde Selami’ye verdi. Selami üzereti ödedi. Kasap dükkanından çıktı. Etleri köpeklerin önüne çıkardı. Ardından kalabalık insanların arasına katılarak caddedeki kaldırımda ilerledi.
İnsanlar neşeliydi. Devletin çıkardığı kanunla caddelerde artık ne araba vardı nede onların sesleri. İnsanlar ulaşım için uçan kaykaylar anti yer çekimli uçan taşıtlar kullanıyorlardı.
İnsan demokrasiyi yeni keşfetmişti. O demokraside Devlet insana özeldi. Artık tüm nsanlar devletin millet vekilleri olmuştu. Bir meclis vardı. Birde meclis komisyonu. Komisyondakiler bir bir kanunları okurlar millet vekillerinin onayına sunarlardı. Millet vekilleri onayı evlerinde bir cihaz ile meclise bildirirdi.
Selami düşüne düşüne düşüne ilerliyordu. Kendisi millet vekili değildi. Millet vekili olması için çalışması gerekiyordu. Selami çalışmıyordu ama devletten maaşını da alıyordu.
Selami bir işte çalışsa devletin millet vekilleri gibi çok üstün ayrıcalıklar elde edecekti. O sükun içinde yaşamayı seçmişti. ‘Niye karmaşanın içinde bacalayayım ki?” Diye düşünüyordu. Millet vekili olmayı hiç aklından geçirmiyordu.
Şehrin bilgi bankası olan binaya geldi. İçeriye girdi. Boş bir kabin bulup oturdu.
Bilgisayardan Fornox galaksisine bağlandı. Piramitten aldığı koordinatı bilgisayara yükledi. Düzene koydu. Ortaya çıkan yeni koordinatları karitola yükledi. Artık tek bir tuşla geçiti açabilirdi. Yerinden kalktı. Binayı terk etti. Kalabalık insanlara karışarak caddedeki kaldırımdan evine doğru yol aldı.

Selami evine geldiğinde hemen bilgisayarının başına oturdu. İnterneti açtı. Haber sitelerine baktı. Ülkesinin uzay araştırma merkezine girdi. Yeni gelişmeler klasörünü tıkladı. O an müjdeli haber gözüne ilişti. Gezegen taşınıyor haberi başlığını açtı. Okumaya başladı. Haber küresel ısınmadan dolayı ülkesine dünya devletlerince bir antlaşmayla ayrılan gezegenden bahsediyordu. Devleti insanlarını kısa zamanda oraya taşıyacaktı. Selami sevinç çığlıkları attı. Demek beklenen şey nihayet gerçekleşiyordu.

Selami biraz dinlenmek için mutfaktan aldığı bir bardak çay ile balkona çıktı. Apartmanın altıncı katındaydı. Kuş bakışı şehri seyretmenin keyfini çıkarmaya başladı.

Manzara önündeydi. Az ileride ormanlık başlıyordu. Hemen beride yol vardı. Gerisinde konutlar.

Selami oturduğu yerden Naci ve Fikri’nin evlerini gördü. Evleri hemen hemen yan yanaydı. Aynı apartmandaydılar. Aralarında iki daire vardı. İkiside artık Selami’nin arkadaşıydı.

Fikri’nin balkon lambası yanıktı. Balkonda bir karaltı vardı. O Fikri’ydi. Selami ona telefon açmalı planını onunla paylaşmalıydı. Yerinden kalktı. Salona geçti. Sehpanın üzerindeki cihazı alarak Fikri’nin hattını çevirdi.

Selami “Alo Fikri ben Selami. Buraya gel de konuşalım.”

Fikri “Tamam hanımla geliyorum.” Dedi cihazı kapattı.

Fikri de bir android kız ile yaşıyordu. Yalnız O’nun android kızdan doğan bir çocuğu vardı. Az sonra onunla birlikte geldiler.

İki andoroid kız ve çocuk salonda kaldılar. Selami ve Fikri balkona geçtiler.

Fikri “Anlat bakalım. Neler yapıyorsun?”

Selami önce şehre gidip araştırmasından bahsetti. Sonra Merindek hattından bahsetti. O hattın ne işe yaradığını açıkladı.

Fikri sordu. “Fornox galaksisinin bilgileri hep saklandı durdu. Sen transfer koordinatlarını nasıl ele geçirdin?”

Selami “Lazım olur diye çupakabraların piramidinden aldım.”

Fikri “İyi ki aldın. Senin sayende gideceğimiz yerde Adem olacağız.”

Selami “Gideceğimiz gezegen ‘Soran P2’. Piramitte çupakapralar gezegenine böyle diyorlar. Sonra sordu. Naci de gelir mi ki?”

Fikri “Gelir gelir. O da benim gibi macera delisi.”

Selami tekrar konuya döndü. “Karar verelim. Önce büyük seyahat sonra gezegenimiz. Olur mu?”

Fikri “Çok iyi olur. Bakarsın oradan gezegenimize malzeme araklarız.”

Selami “Bu iyi fikir.” Dedi

Fikri “Biliyorsun burada bu mümkün değil. Satın aldığın her şeyi takip edebiliyorlar. Yeni olan şeylerin zaafları çok olur. O yüzden büyük yolculuğa katılıp ardından büyük bir keşfe çıkmalıyız.”

Selami “Doğru. Keşfimizde boş alanları doldurmalıyız.”

Güldüler. Ardından çaylarını yudumladılar. Sonra neşe içinde sağdan soldan muhabbet etmeye başladılar.

Güneş kuru bir sıcaklık getiriyordu. Ağaçlarda ki meyveler bundan etkilenmiş, çoğunun içindeki sıvı buharlaşmış, çürümeye yüz tutmuştu.

Selami şemsiye olmasa dışarı bile çıkamazdı. Hava da öyle bir sıcaklık vardı ki bu her şeyi kurutuyordu. Selami kışın soğuğunu hissetmiş gibi birden titredi. Bu vücudunun anlık sıcaklık değişimi idi. Ardından hapşırdı. Elma ağacının yanındaydı. Dallarda sağlam kalmış birkaç elma arıyordu. Bir tane gördü. Elma ağacın en tepesindeydi. Oraya çıkamazdı. Kısa sürede olsa güneş ışığına maruz kalmak tehlikeli olurdu. Düşündü. Şemsiyesini kullanabilirdi. Şemsiyeyi kapattı. Bir sopa gibi yaptı. Bir iki zıplamadan sonra dalda gördüğü elmayı yere düşürdü. Şemsiyesini tekrar açtı. Yerdeki elmayı eğilip aldı. Ardından hızlı adımlarla evine girdi. Mutfağa geçti. Gönül her zamanki gibi uğraşacak bir şeyler bulmuş bu, sefer tahta dolap raflarına ıslanmasın diye koyduğu gazetelerin eskilerini kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyordu.

Selami “Bak Gönül bahçedeki ağaçtan yere elma düşürdüm. Kolay oldu. Ama kafama biraz güneş sıcaklığı geçti.” Diye konuştu.

Gönül “Dışarıya çıkılmayacağını sende biliyorsun.” Diye karşılık verdi.

Selami “ Kışa kadar bu elmalardan tadamam. Devletin seraları beni tatmin etmiyor. Verdikleri yemeklik sebzeler. Meyveyi çok az veriyorlar.” Dedi.

Gönül cevap vermedi. İşi ile meşgul olmaya devam etti.

Selami keyif içinde odasına girdi. On senedir elma yiyememişti. Şimdi onu afiyetle midesine indirecekti. Masa üzerinde ki gazeteyi eline aldı. Koltuğuna oturdu. Bir taraftan elmasını yedi diğer taraftan gazetesini okudu. İlginç bir haber gözüne ilişti. Haber “Ülkemiz taşınıyor. Yeni bir gezegen bulundu. Uzay gemileri bu iş için hazırlanıyor. Yolcular için çağrılar yapılıyor.” Diyordu.

Selami karşısında oturan gönül’e “Gönül al gazetede ki haberi oku. Yeni bir gezegen bulmuşlar. Yolculara çağrı yapıyorlar. Nasıl olsa bir gün bütün insanlar bu gezegeni terk edecek. Karar verdim birlikte oraya gideceğiz.” dedi.

Gönül o an “Yaşasın” diye sevincini dile getirdi.

Herkes odasında mutlu idi. Selami ve Gönül odalarında gidecekleri gezegeni monitörden izliyordu. Öyle harika yerler vardı ki ağaçların çokluğu onları coşturmuştu. Gezegen yırtıcı hayvanlardan bilim adamlarınca temizlenmiş, yaşanılır hale getirilmişti.

Selami önündeki cihazdan uzay gemisinin bilgi merkezine girdi. Oradan gemide altı milyar insanın olduğunu öğrendi. Bu dünyanın dörtte bir sayısı idi.

Selami Gönül’e yöneldi. “Gönül bak dünyayı artık tamamen terk ediyoruz.” Dedi.

Selami bilgi merkezinden uzay gemisinin hızını da öğrendi. İnsanlar gezegene ancak on yılda ulaşabileceklerdi. Bu Selami için gemiyi gezmek ve yeni şeyler öğrenmek demekti. Önce makineden çıkan, kremsi, beyaz biyolojik yiyeceğini tadacaktı. Çünkü mutluluk karın tokluğunda yatıyordu.

Selami için her şey yeni başlamıştı. Gönül’ün kaldığı odanın koordinatlarını cihazına kayıt etti. Sonra oradan ayrıldı. Açık alan denilen yere doğru hareket etti.Orası gezmek ve eğlenmek için tasarlanmıştı. O yer öyle büyüktü ki tepede asılı duran yapay güneş bu büyüklüğü ortaya çıkarıyordu. Selami yapay güneşin çapını biliyordu. Bu ayın onda biri büyüklüğüydü. Ve ondan defalarca büyük gezi ve eğlenme alanı sanki yapay güneşi yutmuştu.

Kendisi gibi gençleri toplandığı ve eğlendiği bir bar buldu. Yüksek seste müzik çalıyordu. Selami “Ne güzel bir ses.” Diye düşündü. Dinlediği şey şu an ona tarifi gizli duygular yaşatıyordu. Bir süre kendini melodinin sarhoşluğu içine bıraktı.

İradesini kullanmazsa kendini müzikten kurtaramayacağını gördü. Melodiden hipnoz olmak üzereydi. Müziğin durduğu bir anda hemen bardan dışarı çıktı. Kurtulmuştu. Ama yaşadığına değmişti. Refref parkına doğru yol aldı.Oraya varınca kendine bir refref seçti. Bindi. Uzay gemisinin sancak tarafına doğru havadan hızla yol adı. İnsanların boş uzaya baktığı yerde durdu. Oturabileceği bir yere geçti. Her kes gibi o da boş uzaya bakarak dünyanın taşındığına şahit olmaya başladı.Uzay gemisinin derinlere doğru ilerlediklerini gördükçe yeni gezegenin heyecanı içinde coştu durdu. Diğer taraftan milyonlarca yıl yaşanmış bir gezegeni terk etmek ve bunun acısını silmek zor olacaktı.

Selami uzay gemisinin ihtişamının yeni yeni farkına varıyordu. Oturduğu yerden diğer insanlar gibi karanlıkta ki yolculuğu değil az önce refrefi ile üzerinden geçtiği o yarım küre şeklinde ki dev yapıya odaklanmıştı. Işıklar saçan yer hemen güvertenin önüydü. Selami’nin oraya gitmesi dakikalar alacaktı. Yapı yakın gibi görünüyor ama bu onu yerinde simetrik olarak duruşuydu. Bir süre sonra başını derin karanlığa çevirdi.

O nereye baksa hep inanılmaz görüntüler ile karşılaşıyordu. Şimdi ise önünden devasa bir yıldız geçiyordu. Bu Selami’yi yerinde biraz daha tuttu. Alevler açık seçik görülüyordu. Uzay gemisi yıldıza uzaktı. Fakat yıldızın sıcaklığını az da olsa hissedebiliyordu. O an güverte insanlarla dolmaya başladı. Yıldızın ateşi ile ihtişamlı görünüşü herkesi buraya çekmişti. Yer müsaitti. İnsanlar seyre oturduklarında hala boş yerler vardı. Selami bunu kendi koltuğundaki cihazdan görebiliyordu. Cihazı biraz kullanınca öğreneceği çok şeyin olduğunu tekrar gördü.

O yarım kürenin ne olduğunu bulmak zor olmadı. Bilgileri bulunca tüyleri diken diken oldu. Yapının ışık saçması görünmez ve gizli hatların gerilimiydi. Yarım küre pi/iki derinliğindeki atom altı boyutlara kapı açıyordu. Selamibunu bir yerde duymuştu. Evren atom altı quarklarda gizliydi. İnsan boş uzayı çıkacak olsa sadece bir atomun dışına doğru giderdi. Ve kendini yine geldiği yer gibi bir uzayda bulurdu. Makro derinlikler ve mikro derinlikler sonsuzdu.

Selami şu an ki yaşadığı evrenin libnit adlı kürede ki herhan gibi bir quarkın içinde olduğunu biliyordu. Bunları düşününce daha da heyecanlandı. Demek insan oğlu evreni vücuda getirebilmişti. Yarım kürenin niçin yapıldığını öğrendiğinde biraz endişelendi. Çünkü uzay gemisi kaza geçirdiğinde ölen insanların ışık zerrecikleri olan öz ruhları libnit, cihazına çekilecek ve önceden belirlenmiş olan atom altı evrenin bir köşesine götürülecekti.

Selami koltuğunda ki cihazdan bu yeri de öğrendi. Önce bir gezegeni gördü. Ve bir bina ile karşılaştı. Burada ramea isimli ileri teknoloji içeren bir kutu vardı. Işık zerrecikleri olan öz ruhlar ramea kutusunun içine çekiliyor ardından onlara beden giydiriliyordu. Tuhaflıklar bununla da bitmiyordu. O atom altı gezegende insanların yaşadığını gördü. Belli bir yerde onun üzerinde piramit dizili ve onların çevresindeki halka olmuş insanlar secde eder gibi başlarını piramide doğru eğip kaldırıyorlardı.

Allah’ı düşündü. “Peki Allah bunun neresinde.” Dedi içinden. Elbet Allah’ı kimse geçemezdi. Onun geçilmezliği kutsal ışığında yatıyordu. İnsan bir evren meydana getirse de bilgi de Allah’ı geçemezdi.Selami her şeye sahip olup gayenin de var olduğu bir hissin her zaman bir umuda ihtiyaç olduğunu biliyordu. Ona madde veya bilgi bir şey veremezdi. Mehmet’in istediği bekleyişti. Bu bekleyişte Allah onu kabz eder ve korurdu. İşte insan böyle kendini güvende hissederdi. Buna rabıta deniyordu.

Uzay gemisi devasa büyüklükteki yıldızı on dakika içinde geçti. Seyir için bekleyen insanlar güverteyi boşaltmaya başladı. Selami keşfetmenin heyecanı içinde koltuğundan kalktı. Refrefine bindi. Havalandı. Yarım küreye doğru yol aldı.

Giderken aşağıya bakmayı da ihmal etmiyordu. Keşfedilecek çok şeyin olması milattan sonra üç binli yılların bir güzelliğiydi. O an coşkusu doğum günü olduğu için daha da arttı. Üç bin elli dokuz yılına dört yüzüncü yaşı ile girmişti. Karşısında gördüğü libnit adlı küre bu gün için kendine verdiği güzel bir ödül olacaktı.

Küreye yaklaşmıştı. Şimdi ışıklar daha da parlak görünüyordu. Selami küreye gelince refrefini koyacağı yere doğru alçaldı. Durdu. Refrefinden indi. Yapıya baktı. Som altındandı. Başka şey de beklenemezdi. Çünkü altın ancak milyonlarca yıl sonra yok oluyordu. Bir koridordan geçti. Kendisi gibi keşif için gelenleri gördü. Hepsi bir top büyüklüğünde ki küreye bakıyordu.

Küre altından bir sütunun üzerinde duruyor, sütun da küçük bir piramidin tepesindeydi. Görüntü muhteşemdi. Bir bilim adamı anlatıp duruyordu. Libnitin keşfini konuşuyordu. Bu bilgiye dünyada arkeolojik kazılar ile ulaşılmıştı. Bulunan şey Mısır’daki Gize kumlarının derinliğinden çıkan İsis’in kütüphanesiydi. Bir uzay kayığı bulunmuş ve içinde ki kitapların da sırlar barındırdığı öğrenilmişti. Libnit cihazı da bu bilgilerden biriydi.

Şimdi bilim adamı “gezimize katılmak isteyen varsa ellerine ki şu gördüğünüz Karilottan alsın.” Dedi.

Selami bir tane aldı. İnceledi. Üzerinde üçgenler vardı. Kombinezonları esrarlı bir his veriyordu. Orada bulunan yirmi kişi Karilot den birer tane aldı. Bilim adamı tekrar talimat verdi.”Hazır dediğimde üçgenlerin hepsine basacaksınız.” Dedi. Ardından libnitin yanına gitti. Küreye akım verdi. “Hazır, başlayın.” Dedi. Yirmi kişi birden şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldular.

Selami bir an için sağına ve soluna baktı. Herkes oradaydı. Amma zaman ve mekan değişmişti.

Bilim adamı. Işınlanılan yerin odak cihazına giden akımı kapattı. Mahiyetindeki yirmi kişiye malumat vermeye başladı. “Şu an Labion piramidindeyiz. Yapı som altındandır. Duvarlarda gördüğünüz hiyeroglifler büyük esrarın kayıtlarıdır. Hitit çivi yazısı ile yazılmıştır. Çözümlemeyi bilen varsa gezi sonunda okuyabilirler. Şimdi sizi bu piramide isim veren labion cihazına götüreceğim.” Dedi

Odanın içi aydınlıktı. Ama görünürlerde hiç ışık kaynağı yoktu. Mehmet kendini ilk defa bir firavunun hissettiği duygulara kaptırdı. Onlar hep saraylarında gizemlerle dolu odalarından hiç dışarıya çıkmazlar ve evrenin gizli bilgileri ile meşgul olurlardı.

Selami “Acaba bilmek derinlere dalabileceğimiz esrarı gizlemek mi. Eğer öyleyse kimse bir şey bilemez.” Dedi içinden. Diğer taraftan herkes tarafından bilinen şey bilgi değil bir araçtı. Bil bulmak demekti. B ve L harfleriydi. Az önce bilim adamı duvarlardaki büyük esrar kayıtlarından bahsetmişti. Üstelik yazıların hiyeroglif olması bilinmeye bir engeldi. Mehmet “faydası dokunmaz.” Diye düşündü. Ama onun için yazı bir avcı bilgi de avdı. Cennetsi hislerin beslendiği yegane kaynak ise gizlenen esrarlardan gelirdi. Şimdi daha iyi anlıyordu. Kendini bir firavun hissetmenin tek yolu salt gerçeğin gizli olması ve onu bir miktar çevreye hissettirebilmekti.

Yirmi kişilik grup koridordan geçerken duvarlardaki kabartmalara göz gezdiriyordu. Bilim adamı bunlardan birinin önünde durdu. “Bu gördüğünüz kabartma Aldaberan yıldız sistemi. Burada on tane gezegen var. Şu gördüğünüz üçüncü gezegen Sions gezegeni. Yani buraya gelirken kullandığımız libnit cihazının geldiği yer. Bu gezegenden gelenler arkaik dönem öncesi dünyaya gelip yerleştiler. Onlar matematikte çok ileriydi. Onlar Külik ve igmir matematiğini kullanıyorlardı. Bu matematik türlerini henüz insan oğlu keşfedebilmiş değil. İşte onlar Atlantis ve Mu kıtası uygarlıklarını kuran, insan olmayan ama ondan daha zeki varlıklardır.” Dedi. Sonra yürümeye başladı. Ardından diğerleri.

Bir kapının önüne gelindi. Bilim adamı önündeki kolu çevirdi. Kapı açıldı. İçeride kare şeklindeki bir taşın üzerinde duran küre gözüktü. Yeşilimsi ışıklar saçıyordu. Odağına doğru ışık sönüktü. Bilim adamı anlatmaya başladı.

“Bu gördüğünüz labion Hiyapin evrenindeki düşünen varlıkların yazdıkları yazıdan kendine görünmez ve gizli bir hat çeker ve kutsal ışık akışını sağlar. Bununla varlıklar düzene girer. Kısaca şöyle. Yaratıcımız bizim kaderlerimizi katında bulunan levhadaki yazılar ile yönetiyor. Labion ise hiyapin evrenindeki metafiziği yönetiyor. Kendinize “biz nasıl düşünüyoruz?” sorun. labion cihazının ne demek olduğunu görün.”

Selami sevindi. Azda olsa düşündükleri bilim adamının söyledikleri ile çakışıyordu.

Bilim adamı “Şimdi piramitten dışarıya çıkacağız. Sakın şaşırmayın dedi. Arından Herkes Karilotlarının üzerindeki üçgenlere bassın.” Dedi.

Birden herkes şeffaf bir görüntüye büründü. Sonra kayboldu. Piramidin dışına ışınlanmışlardı. Manzara onları şaşkına çevirdi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişlerdi. Atmosfer ve yer arası öyle parlaktı ki insanın bundan hoşlanmaması mümkün değildi. Gök yüzünü aydınlatan yıldız yoktu. Grup havada uçan insanları fark edince ilgiyle bakmaya başladılar. Çünkü uçanlar bir cihaza veya alete ihtiyaç duymuyorlardı. Bilim adamı,

“bu gördüğünüz uçan insanlar teknolojiye ihtiyaç duymayan kişiler. Gezegende yaşayanlar bilgilerini bir kitaptan alırlar. O kitap ki yaratıcının sırlarını içerir. İşte bu insanlar bir söz ile veya bir düşünce ile hem uçarlar hem bir anda mekan atlarlar. Biz dünya insanoğlunun da böyle olmasını istedik ama uzay evreni yöneticileri buna izin vermedi. Biz de bunu libnitimizde denedik.” Diye konuştu.

Selami “Bir şey sorabilir miyim?” dedi.

Bilim adamı “tabi sor.” Dedi.

“Bu gezegenin ismini söylemediniz.”

“Haklısın. Söylemedim. Bu gezegenin ismi Mavi Ay. İçinde hayat olan aynı bölgede iki gezegen daha var. Sessiz Tepe ve Göbekli isimlerinde. Üç gezegenin de bir yıldızı yok. Çünkü hepsi yapay olduğu için her şey düşünülmüş.”

Mavi Ay gezegeni ağaçlar ile doluydu. Hepsi devasaydılar. Bilim adamı ve grubu bir ormana girdiler.Bir domates ile karşılaştılar. Domates bir ev büyüklüğündeydi. Az ilerlediler. Bu sefer bir mısır ile karşılaştılar. Koçanı ise beş katlı bir apartman büyüklüğündeydi. Bilim adamı bu durumu açılamaya başladı.

“Bu gezegendeki ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin devasa olması gezegenin oluşum süreci içinde bulunduğu içindir. Dünyadaki dinazorları düşünebiliriz. Onlar da devasa büyüklükteydi. Ağaçlar ve bitkilerde öyleydi. Bu doğanın işlenmemiş olduğunu gösterir. Doğa da zaman geçtikçe bitkiler ve canlılar küçülür. İşte bu her şeyin kendi formunu bulması anlamına geliyor.”

Bir akar su kenarına geldiler. Bilim adamı “Yemek mola verelim.” Dedi. Sonra elindeki cihaza ayarlama yaptı. Ormana tuttu. Bir iki dakika içinde bir geyik yerden sürüklenerek geldi. Bilim adamı cihazı ile geyiği et parçaları haline getirdi. Sonra geyik yenecek kıvama geldi.

Grup geyiği keyifle yedi. Akarsudan içtiler. Suyun tadı muazzam güzeldi. İçenlerin hepsi beğenmişti. Az sonra hatıralara daldılar. Biri “Ben böyle bir şeyi daha önce hiç hissetmedim.” Dedi.

Başka biri “Bu yaşadığım tarifi gizlenmiş bir coşku.” Diye konuştu. Selami ise içtiği suyun verdiği inanılmaz duygularla kendi kendine “cennete mi düştüm.” Diyordu.

Bilim adamı da akarsudan içti. Bir müddet sustu. Sonra konuşmaya başladı.

“Bu akar sudan içen bütün acılarını unutur ve su ona gençlik ve ölümsüzlük verir. Bu ırmağın ismi kapuksidir. İçene dünyada tarifi gizlenmiş hisleri yaşatır.Bu ırmağın kaynağında kutsal ışık var. Özelliğini de bundan alıyor.” Diye konuştu.

Grubun içinde kimyager olan Belil isimli kişi bilim adamına sordu. “Bu Mavi Ay gezegeninde bitkiler fotosentezini ne ile yapıyorlar. Görüyoruz ki gezegenin bir yıldızı yok.”

Bilim adamı “Bilim adamlarımız Mavi Ay için her şeyi düşündü. Gezegene bağımsız hareket eden ışık zerrecikleri yerleştirdi. Onların ışığı kutsaldır. Çünkü onlar öz ruhtur. Bitkiler bu ışığı aldıkça daha da coşarlar. Ve devasa büyüklüğe ulaşırlar. Bu onların hormonal dengelerinin bozuk olduğu anlamına gelmez. Işık zerreciklerinin aydınlığı hiç bitmez. Sonsuza kadar sürer.” Dedi. Gruptan bir başkası “biz insanlar kutsal ışığı kullandığımız için uzun ömürlüyüz. Bitkiler de bilinç olsaydı onlarda bizim gibi kurumaz ve ölmezdi.” Dedi

Bilim adamı “Kutsal ışık üzerinde araştırmalarımız sürüyor. Kutsal kitaplar bunun kaynağının hep yaratımız olduğunu söyler. Biz bilim adamları henüz böyle bir kanıt bulmuş değiliz. Ama başka bir şey bulduk. Her şey kutsal ışık barındırıyor. Diyebiliriz ki düşünsel bağlantılarda ki rabıta sonsuzdur. Belki biz yokuz. Ama düşündüğümüz için varız. Bu da düşünce kudretinin büyüklüğünü gösterir dedi. Devam etti. Şimdi geri dönme vakti geldi. Herkes ne yapacağını biliyor. Karilotlarda ki üçgenlere basacaksınız.” Dedi.

Bilim adamı ve mahiyeti labion piramidine ışınlandılar. Sonra libnit bağlantısına akım verildi. Bilim adamı ve yirmi kişi atom altı hiyapin evreninden ayrılıp uzay evreninde seyreden istasyona ışınlandı.

Selami keyif içindeydi. Akarsudan içtiği su henüz etkisini kaybetmemişti. Ama uzun süre annesinden ayrı olduğu için daldığı hayalden uyanabildi. Refrefine bindi. Cihazından annesinin kaldığı odanın koordinatlarını takip ederek havadan hızla ilerledi.

Kapının önündeydi. Açtı. Gönül ekranda komedi programını izliyordu. Selami’yi görünce “Nerede kaldın. Burada bir şey yapamadım. Lavabo ihtiyacım oldu. Ancak uzun uğraşlardan sonra lavabo kabinine girebildim.” Diye konuştu.

Selami “ Senin cihazın var. Ona sesli talimat vererek işlerini görebilirdin. Unuttun mu?” dedi.

“Ben bilemedim. İnsan cihazlardan uzak yaşayınca böyle benim gibi teknoloji özürlü oluyor.”

Selami “Karnın aç mı?” diye sordu.

“Hayır. Ya senin?”

“Benim aç değil. Biraz önce geyik yedim. Anlatması uzun sürer. Şimdi benim çok uykum var. Gidip yatacağım. Bir hafta uyuyacağım.” Dedi.

“İyi uyu da büyü.” dedi Gönül.

Selami önce uyuma kabini kıyafetlerini giydi. Bu şekilde daha rahat olacaktı. Sonra kabine geçti. İçine girdi. Uzandı. Kabinin kapağını örttü. Gözlerini kapattı. O an kabinde yeşilimsi bir ışık meydana geldi. Bir haftalık uyku keyif içinde başladı.

Uzay gemisinde isyan çıkmıştı. Zenci insanlar bir araya toplanmış uzay gemisi yöneticilerinden kendilerine daha çok özgürlük istiyorlardı. Zenci isyancılarından bir grup uzay gemisinin güç kaynağını ele geçirdi. Güvenlik boş uzayda seyreden gemiye zarar gelebilir diye ateş açmıyorlardı. Zenci isyancılar bunu gördükçe daha provake oldular. Bu sefer yönetimi ele geçirmeye çalıştılar. İsyancıların ellerindeki silahlar şok aletiydi. Bu gemide herkesin kullandığı bir silahtı. İsyancıların başı Malkom isimli zenci henüz yeni karşılaştığı güvenliğin kullandığı silahlar onu isyandan biraz caydırdı. Gemi yönetimi toplanmış ve etik olmayan bir karar almıştı. İsyancılara germiyan isimli silahlar ile karşılık verilecekti. Sonunda zenci isyancıların yarısı bu silahlar ile moleküllerine ayrıldı. Kaçan diğerleri ise uzay gemisinin büyüklüğünden faydalanarak sağa sola dağıldılar. Ama çatışma hala sürüyordu.

Kapı hızla çalmaya başladı. Dışarıdaki “beni öldürecekler. Ne olur açın kapıyı.” Diyordu. Selami acele ile uyandırılmalıydı.Gönül bir belayı hissetmiş ve kocasını uyandırmaya çalışıyordu. Cihazı aklına geldi “Uyku kabini. Hemen kapakları aç.” Diye komut verdi. Kapaklar birden açıldı. Selami uyandı. Gönül’ün telaşını gördü. Öğrendi. Kapıda istenilmeyen biri vardı. Karı koca bir müddet bekledi. Kapıyı açmadılar. Kapıdaki istenmeyen kişi uzaklaştığında rahat bir nefes aldılar. Gönül o kişinin zenci olduğunu görmüş ve yüz ifadesinden neye bulaştığını anlamıştı.

İsyan uzay gemisinin dışında da devam ediyordu. Selami çarpışmayı odasından açık seçik görebiliyordu.

On yıl çabuk geçmişti. Üç uzay gemisi ile dünyadan taşınan on sekiz milyar insan yeni keşfedilen gezegene inmiş ve uygarlıklar kurmaya başlamıştı.

Selami’nin yanında birden biri belirdi. Fikriydi. Yanında Naci de vardı.

Fikri “Selami müjde. Bu gezegendeki hiçbir şey takip edilmiyor.” Dedi

Selami “Çok iyi. Şimdiden işe başlayalım. İkinizin kız arkadaşı benim Gönül’ün yanına gelsin. Sonra ilk transfer için gezegenimize neler götürebiliriz. Onları kararlaştıralım.”


SON


Tuna. M. Yaşar

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 465
Kayıt tarihi
: 19.04.08
 
 

Ortaokul mezunuyum. Müzik dinlemeyi ve gezmeyi severim. Çalışmıyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster