Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Kasım '11

 
Kategori
Fotoğraf
Okunma Sayısı
765
 

Fotografı çekilesi fotograf müzesi

YAZI DİZİSİ:01

Türk insanı – Türk’ün sanat anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış –  Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz  neticeler.

Bugün, yaşadığım bir olay sebebi ile AltmışYedi Yıllık ömrümün, en üzücü yazısını şimdi yazmaya başlıyorum. Bu yazı muasır medeniyetler muvacehesinde Türk’ün, neden yıllarca nal topladığını anlatan bir yazı olmakla; herkesin okumasında çok ciddi yarar gördüğüm bir yazıdır. Lûtfen bu makaleyi ve bundan sonra bu paralelde yazacak olduğum dizi makaleleri, sabırla sonuna kadar okuyun. Çocuklarınıza da okutun. Ki Onlar sıradan bunların yaptığı hataları yapmasınlar.

Turizm Bakanlığı ile çalıştığımız dönemlerden, yaklaşık Kırk seneden beri tanıştığım, fotografçılığına katkısı olanlar arasında, bendenizin de ismini büyük bir alicenaplıkla her zaman zikreden, Sevgili Zeynel Yeşilay kardeşimden, bugün: 19.11.2011 tarihi itibariyle, Fatih Belediyesinin de katkıları ile İstanbul’da bir fotograf müzesi açılmakta olduğunu öğrendim. Biz fotografçıların, uzun zamandan beri hayâllerimizi süsleyen ve dillerinden düşmeyen böyle bir imkâna, geç de olsa, şimdi sahip bulunmak, gerçekten Türk fotografçılığı için olduğu kadar, Dünya fotografçılığı için de, önemli bir katkı sayılır. Ve tabii önemli katkılar da sağlar.

Bir milletin her konudaki yazılı sesli görüntülü arşivleri, o milletin şuurudur. Bir milletin kütüphaneleri o milletin kültürüdür. Bir milletin müzeleri o milletin yaşam aklıdır. Türk milleti özellikle cumhuriyet tarihinden başlamak üzre: Arşivlerini atık kâğıt olarak bir Yahudi’ye sattığı, O Yahudi’de sözüm ona bu kâğıtları İsviçre’ye götürmek isterken, trene Bulgaristan’da vaziyet edildiği için, Osmanlı arşivlerinin çok önemli bir bölümü, şimdi Bulgaristan arşivlerinin yanındadır. Osmanlı döneminde binlerce kitap maalesef Sultan Ahmet meydanında cayır cayır yakılmıştır. İstanbul yangınları nice asarın, arşivin ve kitapların ayrıca yok olmasına sebep teşkil etmiştir. Sadece bizim yalının yangınında, çoğu el yazması AtmışAltıBin kitap, büyük bir hat sanatı koleksionunun ciddi bir kısmı, Büyük dedemin Kaptan-ı derya olması ve ilk zırhlı donanmayı kurması sebebi ile Sultan Aziz dönemi Kaptan-ı derya arşivlerinin bir kopyası, O zamana kadar İstanbul ve Ankara’da basılan gazetelerin birer nüshaları, Dört saat içinde kül olmuştur. Ancak, kitap konusunda hâlen devam eden vahamet, kütüphaneler dolusu kitabın, Arap harfleri ile yazılmış olmasından dolayı, yeni harflerle  yeni Türkçe’ye  çevrilmediği için artık okunamayacağı, okunsa da anlaşılamayacağı gerçeğidir. Bunun adına da, bir milletin kültüründen tamamen kopması denilmektedir.

Bu yalı yangınından çok sonra, bu asar-ı atika tamamen bana intikâl ettiğinde: Geriye kalan tüm eserleri, doküman ve hat koleksionlarını halka mâl olsun diye, bilâbedel ilgili müzelere ve mercilere teslim ettim. Ancak ve ne yazıktır ki; sonradan o yerlere yolum düştüğünde; hiçbirinin teşhirde veya envanterde varlığını göremedim. Keza, yurt dışı bazı belgesel dizileri için, yapmak istediğimiz foto-film-video çekimleri muvacehesinde, Foto-film Merkezi’ndeki Atatürk albomunda1 bile baştan sona kadar İstanbul gravürleri ile karşılaşmam, merkezin komutanını bile şaşırtmıştı. Ve komutan boş bulunup “-Onu da mı yapmış bu ahlâksızlar?” demişti. Keza Tansu Çiller’in kurduğu bir Devlet Arşivini, Mesut Yılmaz dağıtmıştı. İstiklâl savaşı ile ilgili olması gereken 16 alboma mukabil, ilgili askerî merciin elinde, sadece Dört Albom vardı. İçlerinde de bir çok fotograf eksikti. TBMM arşivlerinde Atatürk’ün fotograflarının üzerinde tükenmez kalem ve cetvel ile çarpı çizilmiş fotograflar bile gördüm. Dil Tarih fakültesi arşivleri tamamen soyulduğu için, zaten herkese kapalıydı. OnÜçBin kişinin çalıştığı TRT’de, önüme konan Bin zarflık güya Atatürk arşivinden, fare zürafa dinazor fotografıları dahî çıkıyor, YüzBinden fazla fotograf arasında, zaman zaman da Atatürk fotografına rastlanıyordu. O OnÜçBin görev özürlünün çiftlik olarak kullandıkları o TRT’den, bizlerin verdiğimiz vergilerle aylık almalarının yanı sıra, bu kişilerden birisi de çıkıp, sadece boş oturmaktan canı sıkılmış olduğu için, o arşivi düzenlemek lûtfunda bulunmuyordu. Bu arada aradığımız bazı filmlerin kutularını bulsak da; kutu içlerinden başka filmler çıkıyordu.

Bugün yarım asrı devirmiş olan meslek hayatımda, arşivini tek takdir ettiğim kurum, Anıt Kabir olmuştu. Bu sebeple Anıt Kabir’e bir Holding ile müştereken kurmayı teklif ettiğimiz, Dünya’ya açık İnternet üzerinden servis sağlayıcıya da, Anıt Kabir ile ilgili neredeyse herkes sabote etmişti. O arada öğrendik ki; Atatürk ve Anıt kabir ile ilgili tüm site-isimleri abık sabık kişiler tarafından, çoktan satın alınmıştı. Bu arada Türkiye tanıtımı ile ilgili bir iş için, Turizm Bakanlığından kendi fotograflarımdan birkaçını sadece İki gün için geri istediğimde: Hayretle gördüm ki, Turizm Bakanlığına ait ortada tarihsel bir arşiv de yoktu. Sadece güncel olduğu bile tartışma götüren, sıradan bir arşiv vardı. Ve tüm fotografçıların yok pahasına, benimse müstakil bir çalışma haricinde, hepsini bedava verdiğim, binlerce fotograf talan edilmişti. Talan edilen bizlerin emeği falan da değildi. Talan edilen Devletin mutlaka elinde bulunması şart ve elzem olan, Türkiye’nin birçok yöresine ait, görsel bir arşivdi. Yani millet hafızasının çok önemli, görsel bir boyutu artık ortada yoktu. Ve ilgili memur bu işin çok olağan olduğunu, o fotografların güncelliğini çoktan kayıp ettiğini savunuyordu. Okuduğum kolejin kütüphanesi de yeni kitaplara yer açmak için, “eskileri güncelliğini kayıp etmiştir.” gibi salakça bir zihniyet ile tepeden aşağıya talan edilmişti. Hangi kitap ya da arşiv malzemesi ya da fotograf güncelliğini kayıp etse bile; fikir değerinden, öneminden, taşıdığı içerikten, bir bilgi, görgü, anlayış, boyut, lisan, insan ve bir durumu, yansıtmasından kayıp eder ki?!. Buna vehmetmek ile cinayet işlemek eş değer değil midir? Hatta bu vehim bence daha büyük ve vahim bir cinayettir. Zîra cinayette çeker bir ya da birkaç kişiyi vurursun. Ama böyle bir vehimle, tüm cemiyetini ve istikbâlini taammüden vurmuş olursun ki; bu suç çok daha erzel bir suçtur.

Bugün açıkça görüyoruz ki; Osmanlı’dan Türk’e geçilirken, şu ya da bu sebeplerle Emperial olmanın mutlak gereği olan, bazı köklü adetler, adaplar, erkânlar yıkılmış, daha güne çare çözümlerle yol alınmıştır. Bunun böyle olması, o gün için tabiî ki, meşru bir mazeret olarak gösterilebilir. Ancak, devlet ve millet cumhuriyet çatısı altında, bir hukuk kaidesine oturunca, bu türden çok ciddi pürüzlerin de, süratle titizlikle giderilmesi gereği esastır. Bu esasa uyulmaması ise, cemiyet üzerinde çok ciddi tahribatlara, ihtilâtlara yol açar. Böylesi Bir zafiyetin mutlak neticesi olarak da, Cumhuriyetin SeksenSekizinci yılında, bir Kültür ve Turizm Bakanı, Dünya müzelerinden kapı kapı tespit yapıp, Türkiye’den çalınmış olan asar-ı atikayı2geri toplamaya çalışır. Bakan bir yanda, parça pörçük bu eserleri geri toplarken, ülkemizde mevcut her değere, fazla dar ve fakir gelen müze hacimlerimizi de genişletmek için çırpınmaktadır. Buna rağmen askeriye depo olarak kullandığı Gülhane’deki Topkapı külliyesine ait binaları, senelerdir boşaltmamakta ısrar eder. Son senelerde askeri sivil marifetleri için alkışlayan eller, mutlaka bu sebeple de bir alkış daha tutmalıdırlar.

Dünya üzerinde var olan her konudaki müzelerin, mutlaka insanlar ve milletler için çok büyük değerleri vardır. Biri çıkıp: Dünya çocuklarına ait sübek, kundan, patik, biberon müzesi bile açsa, insanlık için müthiş kayda değer, çok hayırlı bir iş yapmış olur. Nerede kalmış ki; geçtiğimiz asrın ilk çeyreğinden sonra, giderek ciddi bir ivme kazanan Türk Fotograf arşivi, Türk Fotografı ve Türk fotograf sanatı ve bu konudaki kitap, DVD, VCD gibi ilgili eserler için, böyle bir müze açmak, tartışılmayacak kadar yararlı ve hayırlı bir iş olmasın. Ben bir müzeci olmadığım için, bu konuda bilir bilmez fazla bir lâf etmek istemem. Ancak tahminim şudur ki; müzesi olan her konunun objesi, daha değeri bilinir objeler arasına girmektedir. Geçtiğimiz asrın ortasında Türk Milletinin de böyle bir Fotograf Müzesi olmuş olsaydı; muhtemelen her müessese elindeki yazılı ve görsel arşivinin değerlendirmesini, çok daha başka bir bilinçle yapabilir, o milyar değer arşivler, sıradan memur vatandaşların bilinçsiz, bilgisiz, ilgisiz, şuursuz değerlendirmelerine bırakılmazdı. Bu yönü ile değerleri talan edilmiş olan Türkiye’nin maddî ve manevî ve tabiî kültürel kaybı, bugün felâket raddesinde bir manzara arz etmektedir.

Bu itibarla, bu ve benzeri konularda adım atanlara, bu işlere alan açanlara, o alanları gayeye uygun olarak düzenleyenlere, bütün eserler ile sanatkârlarına tefriksiz sahip çıkanlara, millet fertlerinin cümlesinin: Öncelikle yardım etmeleri, bu işlere ciddi katkı sağlamaları, konu ile ilgili ellerindeki değerli, geçerli her ne türden obje varsa, onları o müzelere bağışlamaları, bu fiillerinden dolayı da, bir karşılık beklememeleri, sonra da bu öncü zevata içtenlikle teşekkür etmeleri gerekir. Bu sebepler indinde, bu işe alan açtığı ve yapılan işin arkasında durduğu, katkı sağladığı için, AK Partili Fatih Belediye Başkanı Sayın Mustafa Demir’e öncelikle teşekkür ediyor, bu ve benzeri alanlardaki faaliyetlerinden dolayı, kendisini minnetle, hayranlıkla, içtenlikle ve hararetle kutluyor, kendisinin herhangi bir işine, mütevazı bir katkımız olabilirse; emirlerine amade olduğumuzu, kendisinin ve değerli mesai arkadaşlarının bilgilerine arz ediyorum. Uzun zamandan beri ve hepimiz gibi, ciddî şekilde bir Fotograf  Müzesi fikrini benimsemiş ve bu işte de ön almış olduğu için: Babası babamla, kızı kızımla can ciğer arkadaş olan, önce benim çocukluk arkadaşım, sonra da meslektaşım olan Gültekin Çizgen’e de milletim, meslektaşlarım ve şahsım adına, şükranlarımı sunuyor, bu konudaki başarılarının devamını temenni ediyorum. Keza o müzede yer alan, bazılarının isimlerini bile bu sayede duyduğum, kıymetli ve genç meslektaşlarımı da ayrı ayrı kutluyor, hepsinin müstakil müstakar ve gruplar halindeki başarılarının devamını temenni ediyorum.

Ancak, o müzede bulunan sanatkârlar ve eserleri sebebi ile yani, bu eşhasın şahıs ve objelerine duyduğum saygı dolayısı ile ve keza bu zümreden olarak, Sayın Belediye Başkanının mensubu bulunduğu, doğru akıl silsilesinin de mecburî bir gereği olarak, önemli bir hususa parmak basmadan, konuya nokta koymayı, bütün meslektaşlarıma, sayın Başkana ve çocukluk arkadaşım Gültekin’e saygısızlık olarak kabul ediyorum. Anlaşılan odur ki; Altmış Yaş üstü kuşak arasında, Altmış senedir fotograf çeken ve fotografta ekol sahibi biri olarak, benim eserlerim de, ismim de Türk fotografçılığına yaptığım çok ciddi katkılar ile tarihçem de unutulmuş. Hatta davetiye için bile akla gelmemişim. İşte bu durum çok vahim bir durumdur. Hatta örf, adet, anane ve vicdanını unutmuş insan aklına, vahim derecede numune bir durumdur. Özet olarak bu durum İki anlama gelir. Birinci anlamına göre: Bu anlama herkes gülüp geçse de, ben yine işaret edeyim. “Haydar Efendi sen bizlere nazaran nesin ki; bu müzede bizlerin arasında nasıl olup da yer alacaksın?!.” Demektir. İkinci anlamı da şudur. “Sen o kadar büyüksün ve Türkiye ve Dünya’da öyle büyük işlere imza attın ki; burada olursan bizi yok edersin!..” demektir. Bu tespitlerden hangisinin mutlak doğru olduğuna, karar verecek olanlar, hep birlikte artık bir karar versinler de; ben de neyin ne olduğunu anlayayım.

Ancak şahsım adına, net olarak ifade edeyim ki; 2001 krizi olmadan önce: Böyle bir müzeyi kurup, milletime armağan etmeyi ben plânlarken, bir de müzede yer alacakların listesini yapmıştım. O listeye göre: Bu zamana kadar kimse için söz konusu olamadığı hâlde, var sayalım ki; beni meslek hayatımda en fazla zorlayan rakiplerimle, en sevmediğim meslek erbabına, bu mutasavver müze için hazırladığım listede, öncelikle yer vermiştim. Ve de benim üzerimden ya da benim sebebimle kimsenin, hem de çok önemli bir duayene karşı, yukarıdaki satırları okuyarak, mahcup durumda kalmasına, dolayısı ile varsa kendi zaaflarım ya da salaklıklarım için, Onları kendi akıl vasatıma düşürmeye, sebep teşkil etmemek için azamî dikkati sarf etmiş, listedeki birkaç isim için de, asistanlarımdan ciddi tepkiler görmüştüm.  Ancak, yukarıda da değindiğim gibi: Müzeler milletlerin yaşam akıllarıdır. Ve insanlar akıllarına takılan adlarla, ün ve unvanlar ve tabiî sanatkârlar ile dehalar için, ciddi ve objektif ve mutlak tarafsız, müzecilik yapamazlar. Hatta mezecilik bile yapamazlar...

Muhtemelen bu müzede, benim gibi başka olmayan duayenler de vardır. Şayet varsa, bu durum daha da acıdır. Hem de aşağı paragrafta değineceğim gayet bilindik milli-vatani-akli-vicdani sebepler muvacehesinde, bu acılık nesilleri de acıtır nitelikte bir acıdır. Bu sebeple de, benim eserlerim o müzede yer alsa da, almasa da; düşmanım bile olsalar ki, böyle bir durum hiç yok. Orada yer almayan her duayen meslektaşım için, açılış günü bile yönetime karşı ciddi tavır koyardım. Bu tavrı da, bu mesele düzelene kadar, her fırsatta her günahı olana karşı, koymaya devam edeceğim. Zîra, bu ülke, bu sanat, bu ortam, sadece bir zümrenin malı değil; hepimizin malıdır. Bu durum gayet iyi biline ki; o müze gerekirse olması gerektiği gibi, her duayene hak ettiği yer verilerek, baştan açılır. Önceki açılışı da insanlık ve izan provası şeklinde, bir açılış olarak, akıllarda kalır.

Hiç kuşkusuz sanatkârlar, bir yelpaze gibi aynı köke bağlı ama ayrı ayrı göklere ayrı ayrı renklerle açılan, nadide güzellikler gibidir; o her rengin ve güzelliğin bir talibi de mutlaka olacaktır. Bu şekilde de o millet, o sanatkârlar ve eserleri sayesinde, Dünya’nın kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilerek tanınır. O yelpazede en yüce her kimse, diğerleri de aynı vasatta mütalâa edilmek üzre, sıraya gireceklerdir. Ve fakat bu işler en yücelere göre değil de; en cücelere göre çözümlenmeye kalkılınca, ilk başta çok güzel bir netice ile varılıyormuş gibi görünen tavır, bu tavra vurulmuş olan çok kötü bir damga ile kötüye dönüşür. Ümit edelim ki; unutulan ya da kasten dışlanan, sadece ben olayım. Bu dışlama derin teşekkürlerim ile benim mevcut değerimi, en azından ikiye katlar. Dünya ve insanlar kör olmadıkları için, geç de olsa, ben ve gibilerin eserleri, o ve her müzede mutlaka yerini alır. Bundan kimsenin en ufak bir endişesi ve tereddüdü olmasın, sevgili duayen ya da genç meslektaşlarım.

Bu yazı dizisi, Başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.

 Albom1 = Albüm aslı albomdur. Ve bir fotografçı albüm derse komik olur.

Asar-ı atika2= Eski ve antik kıymetli eserler. Bazı kişiler bu terkibi Asar-ı antika  olarak yanlış kullanmaktadır.

 Haydar Volkan

Çiftehavızlar: 21.11.2011

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 165
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 491
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster