Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Eylül '14

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
4286
 

Freud'un, "bastırılmış cinsellik sendromu kuramı" bize uymaz. İnanmayan bu yazıyı okusun!

Freud'un, "bastırılmış cinsellik sendromu kuramı" bize uymaz. İnanmayan bu yazıyı okusun!
 

Uzman ya da araştırmacı yazar değilim. Ancak, ele aldığım bu konunun bir gerçeği ifade ettiğinde iddialıyım.

Gençlik yıllarımdan beri Sigmund Freud diye ünlü birinin olduğunu biliyorum. Hatta, onun görüşlerinden etkilenilerek yapılmış bir filmi izlediğimi de hatırlıyorum.

Anladığım kadarıyla bu zat, cinselliği hayatın merkezine yerleştirmiştir. Öyle ki, bebeğin emmesinden, dışkılamasına kadar (doğal olarak zaten yapmak zorunda olduğu) tüm zaruri durum veya sonuçları cinsel hazza bağlamıştır. Esasen ben bu iddianın, bilimle alakası olduğunu düşünmüyorum. Evet, bebekle anne arasında bir haz/tatmin ya da duygusallık ilişkisi vardır. Ancak bu, zorunlu bir durumdur. Aksi olsaydı ne anne emzirir, ne de çocuk emerdi. Bu durumda ise, insan (canlı) ın geleceği riske girerdi. Bu, her şeyi bir hesapla yaratan Allah'ın koyduğu bir kuraldır. İnanmayan, "doğanın kanunudur" da diyebilir.

Her hangi birimiz, (çocukluğu dahil) hayatının herhangi bir döneminde yerken, içerken ya da ihtiyaç giderirken cinsel tatmin duyduğunu iddia edebilir mi? Hiç sanmıyorum. Açlık, susuzluk, tuvalet ihtiyacı gibi dürtüleri sık aralıklarla yaşayan insanın, bunları giderirken duyduklarını yorumlaması mümkündür. Yani kişinin yiyip içerken, atıklarını tuvalete boşaltırken neler hissetiğini anlaması/anlatması için bilim adamı ya da denek olması şart değildir. Herhangi bir kimse, bu tür isteklerini karşılarken nasıl bir ruh hali yaşadığını (yani cinsel haz duymadığını) rahatlıkla anlar/anlatabilir.

Freud, seksüel arzuyu hayatın merkezine yerleştirmekle kalmamış, tekrarlanan hipnoz seanslarının giderek etkisini kaybetmesini, hastanın doktoruna cinsel yakınlık duymasıyla açıklamıştır. Bu iddiası, yalnızca karşıt cinsleri mi, yoksa her ikisini de mi kapsıyor doğrusu bilmiyorum. Freud, en çok bastırılan ya da bastırılmak zorunda kalınan içgüdülerin cinsel kökenliler olduğunu düşünmüş ve buna, "Cinsel arzu, hayati enerji. Psişik süreçlerin, yapı ve nesnelere yönelen ruhsal enerjinin varsayımsal biçimi" anlamında "libido" adını vermiştir. (1)

Halbuki insanın, yeme içme ve cinsel tatmin dışında, bastırdığı ya da bastırmak zorunda kaldığı başka dürtüleri de vardır. Mesela, buna örnek olarak "sahip olma hırsı"nı gösterebiliriz.

Arzularıyla yasaklar arasına sıkışan insanoğlu, ayıpları meşrulaştıracak yeni yöntemler icad etmiştir. İçine cinselliğin de girdiği bazı konularda iki yüzlü davranmayı seçmiştir. Cinsel isteklerine mani olan kuralları, "kadının özgürlüğü" yalanıyla bertaraf etmiş, başkasının cebinden geçinmek içinse, özel banka ve sigorta şirketleri kurmuş bunu da, "insanların malını ve parasını koruma" iddiasıyla kamufle ederek hayata geçirmiştir.

Freud, her ne kadar yahudi bir aileden geliyor olsa da hristiyan çoğunluğun bulunduğu ortamlarda yaşamıştır. Dolayısı ile geliştirdiği kuram veya yargıları, içinde bulunduğu toplumun inançlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Hristiyan itikadının cinselliğe ve kadına bakışı şüphesiz ki, Freud'u da etkilemiştir. Zaten onun, ruhsal bunalımların kaynağını, "cinsel dürtülerin bastırılması" olarak görmesi de bununla alakalıdır. Hristiyanlığın kadını yorumlayışında Ahd-i Atik (Tevrat) 'in etkisini yadsıyamayız. Ayrıca, yahudi inanç ve kültürüne kaynaklık eden kutsal kitabın da Tevrat olduğunu düşünürsek, Freud'un bu anlayışa pek uzak olmadığını kolayca kavrayabiliriz.

Freud'a göre insanı kontrol eden etmenler doğuştan gelen "id", onu kortrol eden "ego", âile ve çevreden edindiğimiz normlar yani "süper ego"dur.  "İd" açlık, cinsel arzu, şiddet gibi doğuştan gelen ve zevk prensibiyle işleyen denetimsiz dürtüleri anlatır. Bu dürtülerin haz ve tatmin odaklı olması, bilinç dışı istekler olarak ortaya çıkması bizi pek çok sorunla karşı karşıya bırakır. Böyle durumlarda ikinci kişiliğimiz, yani "ego" muz devreye girerek arzularımızı müsait bir zamana kadar erteler. Zira, id'in ısrarına rağmen ego'muz, her şeyin bir zamanı ve yeri olduğunu düşünür/düşündürür.

Belki egoya, "deneyim sonucu kazanılmış ilkel tecrübe" de diyebiliriz. Örnek olarak ise, karnı acıkan taş devri insanının, yiyeceğinin kendiliğinden önüne gelmediğini öğrenmesini, dolayısı ile avlanmanın zaruretini anlamış olmasını gösterebiliriz. Ya da "id"in, açlığı gidermek için çalma telkinine karşın, "ego"nun" hırsızlığın riskini hatırlatması, kişiyi uygun zamanı beklemeye ikna etmesi şeklinde yorumlayabiliriz.

Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi kişiliğimizi oluşturan üçüncü ve son öğe süper egodur. Ego, id'in isteklerini nisbeten konrol altında tutup arzularımızın tatminini uygun zamana ertelerken, süper ego ahlakı devreye sokarak eylemin niceliğini sorgular. İd'in isteklerini doğru ya da yanlış olarak sınıflar. Ahlaki olmayan arzu ve istekleri bilinç altına iter. Süper ego esasen aile, eğitim ve çevreden edindiğimiz normlardır. Freud'a göre kişiliğimizi oluşturan işte bu üç şeydir.

Yani ilkel dürtümüz id'in isteğine ego'muz, zamanı gelince; süper ego'muz da, "olmaz, bu doğru değil" dediğinde arzular bilinç altına itilir. İçimizde gerçekleşen bu savaş sonrası, karşılanamayan talepler şuur altımızda birikir, bu da kişiliğimizin ve çoğu psikolojik rahatsızlığımızın temelini oluşturur.

Freud'a göre, "...çoğu akıl hastalıklarının temelinde bilinçaltına atılmış bu korku ve arzular yatıyor. " (2)

Bu uzun açıklamadan sonra anlatmak istediğim ana mevzuya gelmek istiyorum. Freud'un, içsel dürtülerin en üstüne cinselliği çıkarmasının anlaşılabilir bir nedeni vardır. Çünkü onun içinde yaşadığı toplum, cinselliğin (kadının) Rab'la kul arasına giren bir engel olduğuna inanmaktadır.

Eğer bir kültürde cinsellik, evlilikle bile tamamen meşru hale gelemiyorsa, hala hoş görülemeyen eylem niteliğini koruyorsa, o toplumda konuyla alakalı ruhsal problemlerin yaşanması kaçınılmazdır. Aşağıdaki örnekleri okuduğunuzda konuyu daha iyi anlayacağınızı sanıyorum.

Zannedildiği gibi cinsellik islam dünyasında, hristiyan alemindeki kadar ruhsal bunalım sebebi olmamıştır. Müslümanlıkta cinsellik, zina ve gayri meşru ilişki şekliyle yasak (haram) olmasına rağmen, nikahla tamamen meşru hale gelmekte, hatta belirli kurallara uyulduğunda sevap bile kabul edilmektedir.

Kanaatimce bastırılmış cinsellik sendromu denilen psikoz, ilişki deneyimi bulunan kişilerin, inançlarıyla arzuları arasında sıkışmaları sonucu ortaya çıkar. Hayatında kadın/erkek ilişikisi yaşamamış birinde, bastırılmış cinsellik benzeri bir rahatsızlık oluşacağını düşünemiyorum. Dolayısı ile meşru nikahla cinselliğe serbestlik tanıyan bir inancın mensuplarında böyle bir psikozun oluşması zayıf ihtimaldir. Özellikle de Freud'un yaşadığı dönemlerde.

Üstelik Kur'an, evlenmeyi ve aile kurmayı teşvik etmiştir. Öyle ki, fakirlik bahanesiyle dahi bundan kaçınmayı iyi görmemiştir. "Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." buyurmuştur. (Nur Suresi:32)

Hristiyanlıkta ise, durum farklıdır. Esasen, cinselliğe dair çekince ve tereddütlerin temeli, Adem'le Havva'nın Cennet'ten kovulmalarına sebep olan ilk günaha dayanır. Yılan, "Tanrı bize, bahçedeki ağacın meyvesini yerseniz ölürsünüz" buyurdu diyen Havva'ya, "kesinlikle ölmezsiniz!" dedi ve devam etti:

"Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız" (Eski Ahit/ Yaratılış 3/3.4.5).

Bunun üzerine, "kadın meyveyi koparıp yedi, yanındaki kocasına da verdi" (Yaratılış 3/6). Yasak meyveyi yiyince, "İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar" (Yaratılış 3/7).

İşte bu, beşer tarihinin ilk günahıdır ve insanı cennetten, dolayısı ile Allah'tan uzaklaştırmıştır. Yılanın tahrikiyle ilk günahı işleyen/işleten kadın olmuş, böylelikle kendi soyunu ağır ve zor bir yola sokmuştur. Rab Tanrı şöyle buyurmuştur:
 
Kadına, "Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın. Seni o yönetecek" demiş" (Yaratılış 3/ 16),

Adem'e de, "Karının sözünü dinlediğin ... için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın," buyurmuştur (Yaratılış 3/17). Görüldüğü üzere kadının sebep olduğu günah, "çalışarak yaşamak gibi" nefse ağır gelen bir sonuç doğrurmuştur. Bu durumun, inançlı bir insanın zihninde nasıl bir kadın imajı oluşturduğunu anlayabiliriz.

Bir hristiyan forumda konu şöyle özetlenmektedir. Yasak meyveyi yemeden önce, "Çıplak olmalarına rağmen, Adem ve Havva biribirleri önünde utanç duymuyorlardı. Fakat, Allah'tan ayrılış demek olan günah, buraya mesafe ve korku soktu. Bundan böyle cinsi ilişki müphemiyet arzetti. Bu ilişki yine de temelde iyi olarak kalmakta, fakat günahın vücut verdiği bölme gücünün etkisi altına girdi. ... sevinç yerini, taraflarda, bencilce sahip olma arzusuna bıraktı." (3)

Başka bir deyişle cinsellik Allah'la insan arasına perde oldu. Halbuki, "... Beden fuhuş için değil, Rab içindir. Rab de beden içindir." (Korintliler 6/13)

Hristiyan inancına göre, "Âdem ve Havva’nın itaatsizliğinden sonra insan doğası yozlaşmıştır. İnsanlar Âdem’in yapmış olduğu günahın etkisi ile o günahın tohumu ile doğarlar." (4)

Bu nedenle, "... çocukların ... karanlıkların gücünden kurtulmak ve her insanın çağrıldığı Tanrı çocuklarının özgürlük alanına götürülebilmeleri için vaftizle yeniden doğmaya hakları vardır." (5) Aşağıdaki ayet bunu açıklamaktadır.

 "... Tanrım, ... Arıt beni. ... Nitekim suç içinde doğdum ben, Günah içinde annem bana hamile kaldı. (Mezmur 51:1-2-5)

Bu duruma İncil'den de başka örnekler de verebiliriz. "Kimisi de göklerin egemenliği adına kendini hadım sayar." (Matta 19/12)

"İsanın şakirdi olmak için insan karısını bırakmış olmalıdır." (Luka:18/29)

"Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur." (Matta 5/ 28)

"Ben size şunu söyleyeyim, karısını cinsel ahlaksızlıktan başka bir nedenle boşayıp başkasıyla evlenen, zina etmiş olur. Boşanmış kadınla evlenen de zina etmiş olur." (Markos 19/ 9

"Öğrenciler İsa'ya, 'Eğer bir erkekle karısı arasındaki ilişki buysa, hiç evlenmemek daha iyi dediler" (Markos 19/ 10)

Öncelikle şunu belirtmeliyim. Artık, bir inancın diğerlerinden daha üstün olduğu gibi bir kanaat taşımıyorum. Bu yüzden, dinler arasında kıyaslamalar yapmayı veya herhangi bir dini  eleştirmeyi yanlış ve gereksiz görüyorum. Ben yalnızca islamın, hristiyanlıktan sonra gelen ilahi bir din olduğuna ve iyilerin cennete kötülerin de cehenneme gireceklerine inanıyorum. Kimin cennete, kimi cehenneme gireceğinin takdirini ise Allah'a bırakalım diyorum. 

Yukarıdaki örnekler, Freud'un cinsellikle neden fazlasıyla meşgul olduğunu, nerdeyse hayata dair her şeyi niçin cinsellikle ilişkilendirdiğini şüpheye mahal bırakmayacak biçimde anlatmaktadır. Dini kaynakların kadını, Allah'la insanı ayıran ilk suçun faili sayması, meşru ilişki sonucu ana rahmine düşen bebeği günah tohumu olarak nitelenmesi, göklerin ülkesine (ebedi hayata) ulaşmak için cinsel ilişkiden, şakirtlik için evlilikten vazgeçilmesi tavsiyesi, düşüncenin bile zina sayılması inançlı bir hristiyan için fazlasıyla sıkıntı sebebidir.

Çünkü Âdem ve Havva’nın işlediği ilk günahtan sonra insan doğası yozlaşmıştır. Bu günah, olduğu yerde kalmamış sonraki nesillere de yansımıştır/yansımaktadır. Her doğan insan, o ilk günahın tohumu olarak dünyaya gelmiş ve gelmektedir. Bu nedenle, vaftiz edilerek arındırılması gerekmektedir.  Ayette, "Nitekim suç içinde doğdum ben. Günah içinde annem bana hamile kaldı." (Mezmur 51:5) denilmektedir. Şüphesiz hristiyanlık evlenip aile kurmaya karşı değildir. Ancak, yazdıklarım da bu dinin gerçekleridir.  Hristiyan itikadı, cinselliği temelde iyi görmesine rağmen, onun günahın vücut verdiği bölme gücünün etkisi altına girdiğine, yani insanı Allah'tan uzaklaştırdığına dair bir görüşe sahiptir. Mezmur 51/5 teki, "Annenin çocuğuna gühah içinde hamile kaldığı" ibaresi bu görüşümü desteklemektedir. 

Dininin kurallarını ciddiye alan sadık bir hristiyanın bunlardan etkilenmediğini, arzularıyla inancı arasında sıkışıp kalmadığını, ruhsal altüst oluşlar yaşamadığını söylemek imkansızdır. Kadına karşı duyduğu cinsel isteğin kendisini günaha götürdüğünü, bundan ne kadar uzak kalırsa o kadar makbul bir mümin olacağını düşünen bir insanın "bastırılmış cinsellik sendromu" yaşaması son derece normaldir.

Freud'un, böyle bir kültürün içinde yaşadığını hesaba katmadan, onun ruhsal hastalıklar hakkındaki görüşlerini evrensel ilke kabul etmek sağlıklı bir tutum değildir. Diğer toplumlarda cinselliğe ve kadına yüklenen anlamın, hristiyanlıktakinden farklı olduğunda/olabileceğinde şüphe yoktur. Cinsel hayatın nikah sayesinde hem gelenekler, hem de din açısından tamamen meşru hale geldiği toplumlarda, "bastırılmış cinsellik sendromu"nu, psikolojik rahatsızlıkların temeli saymak yanlıştır. Cinsellik, Freud'un zannettiği gibi tek başına hayatın merkezinde de olamaz.

Freud'un yeme, içme, dışkılama, sevme (hatta belki de sahiplenme, küsme, kızma, şiddet) gibi insan kaynaklı olma dışında birbiriyle hiç alakası bulunmayan farklı dürtüleri yalnızca cinsellikle açıklaması son derece isabetsizdir.

Hristiyanlıktan başka bir inanca sahip olan psikiyatrist veya psikologların, bu konularda bir görüş açıklamamış olmaları şaşırtıcıdır. Belki buna cüret eden, bilim cahili olmakla suçlanıp susturulmuştur.

Çünkü bazı tipler, batılı bilimcilerin görüş, emir ve tavsiyelerini düstur kabul etmiştir. Mesela her hangi bir müslüman psikolog çıkıp, "Freud zırvalamış!" dese, sonra da mantık ve bilgi destekli bir kitap yazsa kimse itibar etmez. Çünkü adı Ahmet, Mehmet olan bilimden anlamaz! Bilim adamı olacak kişinin adının mutlaka George, Bill, Dany vs. olması lazımdır! 

Psikoloji eğitimi almadığım halde bu konuya değinmiş olmaktan utanmıyorum. Aksine, psikoloji alanında çalışan bir bilim adamının, yaşadığı kültürün etkisinden bağımsız sonuçlara varamayacağını; ulaştığı sonuçların en azından bir kısmının, yalnızca içinde bulunduğu toplum için bir anlam ifade ettiğini/edeceğini iddia ediyorum.

Ruh biliminin babası sayılan kişilerin ortaya koydukları prensiplerin birer nas olmadığını, bunların iki kere iki dört kesinliği taşımadığını, dolayısı ile konunun uzmanlarının kendilerine has deney ve tecrübelerini muhtelif mahfillerde söylemekten ve yazmaktan çekinmemelerini tavsiye ediyorum.

Böylece hariçten gazel okuyan biri olarak ruh bilimine farklı bir katkıda bulunmuş oluyorum. Ayrıca  psikiyatrist veya psikologlara, ruh biliminin yanında, dini inançlar hakkında da bilgi edinmelerinin yararlı olacağını hatırlatmayı görev sayıyorum..

 

Yararlandığım kaynaklar.
 a- http://www.psikiyatr.com/other/freudvepsikanaliz.pdf / b- http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/kisilik.htm / c- http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=337615/
 d- Kur'an ve Kitab-ı Mukaddes.

 (1)- http://www.psikiyatr.com/other/freudvepsikanaliz.pdf  (Sahife 17)
 (2)- http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/kisilik.htm
 (3)- http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=337615/
 (4)- http://www.answering-islam.org/turkce/hristiyan/hristiyanl-kta-orijinal-lk-guenah-oe-retisi/orijinal-lk-guenah-ve-pavlus.html
 (5)-http://www.meryemana.net/kilise/vaftiz-sirri

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 719
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 698
Kayıt tarihi
: 28.04.07
 
 

Emekliyim. Herkes gibi benim de bir dünya görüşüm var. İnsanların farklı fikir ve inançlara sahip..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster