Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '19

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
377
 

Fünikülerli Süreyya

İşten çıkıp Taksim’e yürüyorum. Akşam konsere birlikte gideceğim arkadaşım önceden tembihlemiş, “Şişhane metro çıkışında buluşuruz. Oradan fünikülere biner, vapura yetişiriz.” Bir İstanbul acemisi olan benim için macera orada başlıyor işte; “Füniküler, ne kadar havalı bir tınısı var diye düşünüyorum ‘seküler’ der gibi, ‘moleküler’der gibi ‘füniküler’... O akşam daha önce yapmadığım birkaç şeyi yapacağım, ilki fünikülere binmek, ikincisi çok görmek istediğim Süreyya Operası’na gitmek.

Şişli ile Şişhane arasında kaç kilometre var acaba?” diye aklımdan geçiyor. İkisinin adındaki ortak “şiş”lerin örgüde kullanılan aparatın adı olmadığı muhakkak... “Şeş” Farsça, altı demek… O yüzden “altı kaval üstü Şişhane” diyenleri de yıllardır kendimce düzeltmeye çalışırım ya; “yok onun doğrusu şeşhanedir, yivsiz tüfek ve toplara ‘kaval’ denilir dümdüzdür bunlar, namlu gövdesi köşegen genellikle de altıgen olduğu için yivli tüfeklerin adı şeşhanedir. Eskiden aklı evvelin biri birbirinden tamamen farklı bu iki tüfek mekanizmasını, kaval namlu ve yivli namluyu bir araya getirip melez bir tüfek ortaya çıkarmaya çalışmış ama işe yaramamış o günden sonra da uyumsuz şeyleri anlatmak için bu deyim kullanılmaya başlamış”…

Yürürken kendime sorularım devam ediyor; “Şişhane’nin adı eskiden Şeşhane miydi acaba? Burada yivli tüfek yapılan bir yer mi vardı ki? Belki de şehir sularının toplanıp buradan Taksim makseminden taksim edildiği, suyun ulaştığı altıncı bölgeydi Şeşhane… Taksim adının nereden geldiğini nasıl çoğu kimse artık bilmiyorsa, Şişhane’nin Şeşhane zamanları da unutulmuş olabilir elbette... Sultan Aziz zamanında Galata, Kasımpaşa civarında inzibat hizmetlerinde kullanılan deniz erlerine “Şeşhane neferi” dendiğini hatırlıyorum. Aynı mekânlar işte…” Yok, şiş, yok şeş yok beş diyerek, haroşa bir dalgınlıkla bunları düşünürken “şiş”leri karıştırıyor, Şişhane yerine Şişli yönüne giden metroda buluyorum kendimi.

Neyse duraklar birbirine pek yakın, Osmanbey’de inip karşı yöndeki hatta geçiyorum. İstanbul semt adlarının anlamları ile ilgili kendimi meşgul etmeyi başka zamana bırakmalıyım… Daha Füniküler’e bineceğim…

Bu defa fünikülerle ilgili düşünceler zihnimde uçuşuyor. Füniküler’e daha önce binmemiş olmam onun tarihini bilmiyorum anlamına gelmiyor tabii… Uzak geçmişi neredeyse tüm detayları ile hatırlayan ama öğle yemeğinde ne yediğine dair hiçbir fikri olmayan tatlı bunaklar gibiyim. Üstelik benim hatırladığımı sandığım uzak geçmiş asla yaşamadığım asırlar öncesi zamanlara ait tarih merakıma, kandilli bir temenna sarkıtıyor...

Latince “funiculus” “ince ip” demek füniküler de buradan türetilmiş belli ki. Genellikle eğimli arazilerde iki ayrı vagonun aynı anda ama ters yönde asansör sistemi ile birbirini yönlendirmesi sistemi ile çalışır fünikülerler. 1800’lerin sonlarına doğru Galata, yabancı bankerleri bankaları, sigortaları ile o zaman da ticaretin merkezi, Pera ise sefarethaneleri, kafeleri ve eğlence merkezleri ile özellikle buralarda çalışan Avrupalılar ve gayri Müslümlerin yerleşip yaşadığı yerler. 1867’de İstanbul’a turist olarak gelen Fransız mühendis Mösyö Gavand bu bölgedeki zevk sefa ve para dengesini görünce, Galata ile Pera arasındaki ulaşımı, Yüksekkaldırım Yokuşunu çıkmak zorunda olanların gidiş gelişi kolaylaştırmak daha önemlisi kendisi de bolca kazanacağını umduğu bu işe girişir buraya füniküler yapmaya niyetlenir. İnşaat için gereken parayı Fransızlar’dan değil İngilizler’den bulur ve yap-işlet devret modeli ile hayata geçireceği füniküler projesi ile Osmanlı Padişahı Sultan Aziz’in huzuruna çıkar. “Dünyanın ilk yer altı füniküler sistemi” olarak bilinen bu kısa mesafeli metro asansörü, tünel fünikülerin inşaatı böylece başlar. 1875 Ocak ayında şaşaalı bir törenle açılışı yapılan bizim bu minik füniküler “dünyanın en eski ikinci metrosu” da aynı zamanda… Dönemin Şeyhüllislâm’ı “insanın yer altında seyahati câiz değildir” gibi bir fetva verdiğinden yerli ahali de “ölmeden toprağın altına girmeyiz” diye ayak dirediğinden, bir süre füniküleri arzu edildiği gibi kullanılamaz. Tünelde hayvanlar taşınır. Sonra galiba şeyhülislam fetvasını mı geri alır, yeni bir fetva mı verir nedir, insanlar tüneli kullanmaya başlar.

Bugün 144 yaşındaki tarihi Füniküler, Karaköy (Galata) ile Beyoğlu(Pera)  arasında bir yeraltı asansörü gibi hergün defalarca gidip geliyor. Kendisi ile birazdan resmen tanıştırılacağım heyecanlıyım. Önce Pera Müzesi’ne geçiyorum programda küçük bir değişiklik var, zamanı doğru kullanırsak Süreyya Operası’na hâlâ yetişebiliriz.

Müzenin içindeki şahane kafede huzur içinde bir fincan yasemin çayı molasındayım şimdi, zihnime gelen Pera tarihi ile ilgili tüm tarihi bilgilere anında yol veriyorum. Bir de Pera tarihini düşünmeye başlayamam bugün.

İstanbul’a geldiğim günden beri kendimi iyi hissedeceğim özel mekânlar arıyorum. Denize çok yakın birkaç tane buldum bile… Pera Cafe diğerleri gibi denize yakın değil ama o da ruhuma yakın. Tamam diyorum, işte kenarına kalpli bir çerçeve bırakacağım bir özel adresim daha oldu. İlk fırsatta ve daha uzun bir zamanda yeniden buluşmak üzere Pera Müzesi’nden ayrılıyorum.

Vapura zamanında yetişemezsek operayı kaçıracağız. Koşturmalı bir yürüyüş ve işte nihayet füniküler... Kesinlikle düşündüğümden daha sevimli ve eğlenceli. Vagonda oturacak yerler olmasına rağmen ayaktayım, tünelin içini, duvarları hayranlıkla seyrediyorum. Eskiden bu vagonlar yerine buharlı vagonlar vardı ve duvarlar elektrik yerine gaz lambalarının ışığı ile aydınlatılırdı. Taht-el arz’da(yeraltında) bir fersahlık beklediğimden çok kısa bir seyahat bu. Olsun… Zaman tünelinden geçer gibiyiz.

İstanbul’da doğanlar ya da uzun süredir burada yaşayanlar şehrin içindeki gizli hazinelere öyle duyarsızlar ki. Bazen burunlarının dibindeki güzellikleri görmüyorlar. Fünikülere ilk defa biniyorum ama biliyorum ki bin kere de binsem kendimi orada lunaparktaki çocuk gibi hissedeceğim. Baktığı halde denizi göremeyen insanlar yaşıyor bu şehirde ne yazık ki... Yeni bir gözle bakmak lâzım oysa kanıksadığınız ve artık umursamadığınız tüm güzelliklere.

Kadıköy vapuruna ucu ucuna yetişiyoruz. Gün soluyor, İstanbul denizle sohbete başlamış, günün yorgunluğunu, martı sesleri eşliğinde gümüş ışıltılı sulara bırakıyor…

Vapurdan iniyoruz. Süreyya Operası artık yürüme mesafesinde. Bu eşsiz bina ile ilk randevum Napoliten bir konser eşliğinde, daha ne olsun? Napoliten şarkılar ağzımda hep fıstıklı bitter çikolata tadı bırakır. Notaları ya da harfleri renkleri ile algılayan sinesteziklere benzemeyen yanım, benim şarkıların muhtemel tatlarını alıyor olmam. Damak zevki ile müzik zevki birleşiyor anlayacağınız. Bu Napoliten konserin ne zamandır peşindeyim, daha öncekilere bilet bulamadım. Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, özelde grup olarak gidecekseniz servet ödeyeceğiniz benzer gösterilerden hem çok ucuz, hem de pek çoğundan kaliteli gösteriler sunuyorlar. Sadece yerler kısıtlı, biletler çıktığı gün tükeniyor. Bulabilene aşk olsun. Viyana’da benzer bir gösteriyi sahneyi iyi gören bir yerden izlemek için 100 eurodan fazla ödemeniz gerekirken, İstanbul’da akşam izleyeceğim etkinliğe kişi başı 25 lira ödüyoruz. Bedava aslında. Bu ayrıcalıklı güzelliklerin farkına varıp, hakkını vererek yaşarsanız İstanbul sahiden bir cennet. Ancak sanata müziğe doğaya tarihe hatta denize arkanızı döner bu cennetin cehenneme dönüşen yerlerinde ömür tüketerek yaşamak isterseniz bu da bir tercih tabii... Onu da siz bilirsiniz.  

Neyse Bahariye caddesine geliyoruz, işte akşamı elmas gibi aydınlatan şık ışıklandırması ile Süreyya Opera binası tam karşımda. Yıllar önce binanın içinin fotoğrafını bir dergide görüp vurulmuştum. Müzisyen meleklerin uçuştuğu mitolojik bir rüyadaymış hissi veren yüksek tavandaki resimler, ışıklandırma, kırmızı kadifeden olduğunu düşündüğüm çok rahatmış gibi duran localar... Avrupa’daki benzerleriyle aşık atabilecek güzellikteki bu küçük opera sahnesinin o fotoğrafları hafızama kazınmıştı. İstanbul’a geldiğim günden beri fırsat aradığım bu özel mekânı ve tarih kokan fuayeyi kokluyorum alelacele…

Binayı yaptıran Süreyya İlmen Paşa da benzer duygularla Avrupa’da izlediği opera binalarına hayran kalınca, bizde de böyle bir salon olsun diye Süreyya Operası’nı inşa ettirmiş. Anılarında, Sinemanın girişi ve genel kurgusunu Paris’teki Champs-Elysees Tiyatrosu’ndan, salonun iç mimarisini Alman tiyatrolarından esinlendiğini okuduğumu hatırlıyorum. Mart 1927’da açılışı yapılan bu bina, sahnesi yeterli olmadığı için uzun süre Süreyya Sineması olarak kullanılmış. Açıldığında sahnesi temsile uygun olmadığından yine Paşa’nın kurdurduğu Süreyya Opereti temsillerin pek çoğunu şimdi adını hatırlamadığım başka bir sinemada yapılmış. Operetin primadonnası kendisini de yakın zamanda kaybettiğimiz Gülriz Sururi’nin annesi Suzan Lütfullah çok genç yaşta aniden ölünce onun anısına burada “Suzan Gecesi” düzenlenmiş. Suzan Hanım’ın büstü opera girişinde holde muhtemelen solda olacak. Konsere dakikalar kaldığı için sağa sola sapmadan doğruca salona koltuklara geçiyoruz. Büstü çıkışta göreceğim.

Salon fotoğraflarından da güzel. Süreyya Operası’nda izleyeceğim ilk gösterinin anısına aldığım A1 nolu koltuğa içinde bulunduğum büyüleyici atmosferin sarhoşluğunda oturuyorum. Hayır, oturamıyorum! Ayağa kalkıp tavanı, duvarları, balkonları seyrediyorum. Açılışından yıllar sonra amacından uzaklaşıp neredeyse konfeksiyon atölyesi gibi bir şeye dönüşmüşken binayı, 2006 yılında Darüşşafaka Cemiyeti'nden 49 yıllığına kiralayıp restorasyona başlayan o dönemin Kadıköy Belediyesi ve başkanı alkışı hak ediyor. 2006 yılına kadar sinema olarak kullanılan bina, bir yıl süren titiz bir çalışma sonunda Süreyya Paşa'nın hatırasına ve hayâllerine uygun biçimde Opera Binası olarak restore edilmiş.

Burası Avrupa’da en az 1200 kişi ağırlayan opera binaları gibi büyük gösterilerin sahnelenebildiği bir “Grand Opera” değil, 500 kişilik küçük bir opera binası burası ama olsun...  İstanbul’da buradan başka kaç opera binası var biliyor musunuz? Hiç!...

Hayırları ile analım bu Süreyya Paşa ilginç bir adammış, Nazım Hikmet’i saymazsak(o konu uzun başka sefere anlatırım bir de buna girersek konsere yetişemeyiz!)pek çok kişinin “hayırsever biri” olarak andığı Süreyya Paşa arazilerinin pek çoğunu hastane yaptırılsın ya da hayır işlerinde kullanılsın diye devlete bırakmış. Selimiye’deki askerlere haftada bir burada bedava film seyrettirir, Kadıköy kayıkçılarına, hamallarına 25 kişilik kontenjan ayırırmış, gelip seyretsinler diye. Afif Yesâri’den mi okumuştum tam hatırlamıyorum, eskiden tavanın ortasında eski harflerle, “Tiyatro mektebi edebidir, musikî ruhun gıdasıdır", dört köşesinde de  "Geliniz, görünüz, anlayınız, ibret alınız" diye yazılar yazdırmış ama sonra üstü kapatılmış bu yazıların belli ki harf inkılabından sonra yapılmış bu iş.

Neredeyse boynum tutulmuş bir halde gözüm tavandaki resimleri izlerken konser başlıyor. Piyanoda sahnenin kurgusunu da yapan Hüseyin Kaya var. Parmakları tuşlarda dolaşıyor, fonda İtalya resimleri, bir yandan neşe içinde yiyip içerken bir yandan sırayla Napoliten şarkılar söyleyen “İtalyan tenorlar!” diyeceğim neredeyse, o kadar “İtalyan” ve o kadar “Napoliten” görünüyor ki solistler… İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin kıymetli sesleri, Besnik Ademoğlu, Serkan Bodur, Can Reha Gün, Yoel Keşap, Muzaffer Soydan birbirinden güzel aşk şarkıları okuyorlar, biri biterken diğeri başlıyor. Her şey öyle güzel ki bu şarkıları İtalya’da dinliyor olmayı bile tercih etmezdim. Süreyya Opera Binası’nda tarihe tanıklık eden bu tavanın altında olmaktan çok memnunum. Şarkıların Türkçe sözlerini sahneyi bozmayacak biçimde yukarıya yansıtmak çok iyi fikir. “O sole mio”’dan “Funiculi funicula”’ya kadar bir dolu tanıdık enfes melodi… Sanatçıların her birinin yorumu birbirinden farklı ve hepsi çok lezzetli. Konser sonunda hepimiz bayram yeri çocukları gibiyiz, hazdan sarhoş… Ayakta alkışlıyoruz.

Dönüş yolunda yeniden fünikülere binmeyecek olsam da o tanıdık eğlenceli melodiyi mırıldanmaya süre daha devam ediyorum; “Funiculi, funicula”… 1880’de Vezüv Yanardağı’nda ilk füniküler teleferik açılışını anmak için yazılıp bestelenmiş İtalyan Napoliten bir Fünikiler şarkısı bu! Nakarat kısmında sevgilisini evlenmek için Fünikiler’e çağıran bir adam neş’e içinde sesleniyor; “Haydi, gidelim, gidelim fünikülere…” Hayatın espri anlayışı olduğu muhakkak…

yambo yambo ya funikuli funikula

Jammo, jammo, 'ncoppa jammo ja'

Jammo, jammo, 'ncoppa jammo ja'.

Funiculí - funiculá, funiculí - funiculá…”

 

https://www.youtube.com/watch?v=H8aDB8VN7j0

ETEM SEVİK, gülsen tunçkal bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1136
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Tür..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster