Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
25
 

G E C E -3 / Karanlıkta Ölmek Yasak -4

     Özgür karısı Serpil’i düşündü. Henüz ilkokuldayken çocuk kalbiyle sevmişti Serpil’i. İlk zamanlar onu görmek için ne maskaralıklar yapmıştı, ne bahaneler bulmuştu. Büyüklerine de durumu hiç çaktırmamıştı? Yoksa anlamışlar mıydı? Sanki anlamışlardı, çünkü hep beraber bir yerlere gönderiyorlardı. Sanki o zamanlar babaları karar vermişlerdi büyüyünce evlenmelerine. Fakat öyle olsa da babası bir kez olsun Serpil’i sana isteyelim, Serpil’i sana alalım mı gibisinden söz söylemedi. Babası da Turan amca da anladılarsa da hiç belli etmemişlerdi. İlk fırsatta Babasına sormaya karar verdi. Ama kendisi de ilk gördüğü o gün çift atkuyruklu haliyle Serpil’i sevmişti zaten. Nasıl olduysa ilk gördüğünde kendisine yakın buldu, ya da kendisini Serpil’e yakın buldu. Zaten hep kendisini Serpil’in yakınında buldu. Anlayamıyordu ama büyülenmiş gibi kendini hep o saçları taralı, temiz giyimli, kırmızı ayakkabılı, gözleri ışıl ışıl parlayan ve yüzü hep gülümseyen çift atkuyruklu kızın kıta sahanlığındaydı.

     Bir gün Serpil’in abisi Tankut’tan güzel bir dayak yemişti. Babasına da ilk ve son defa “Düştüm” diye yalan söylemişti. Hala bu yalanı hatırlıyordu. Serpil’lin elinden tutmuş okuldan çıkıyorlardı ki Tankut görmüştü, geldi “Çek ulan elini kardeşimin elinden, Zibidi” diye tokatı yapıştırmıştı. Ama ne tokattı, tokadı yediği an kendisini yerde bulmuştu. Dayak olayını hatırlayınca hafiften güldü, Oktay da Özgür’ün güldüğünü duydu,

     --Hayırdır inşallah, dedi. Özgür de,

     --Hayır hayır, dedi. Aklıma bir şey geldi de ona güldüm.

     --Bu durumda seni güldürdüğüne göre bayaa komik olmalı, Dedi Oktay.

     --Dayak yediğim aklıma geldi de ona güldüm.

     --Çok ilginç adamsın. İnsan dayak yediğine güler mi.

     --Dayağı ilkokuldayken yedim.

     --Afiyet olsun, Kimden yedin

     --Kayın abim Tankut’tan

     --Bu ne şimdi, yeni bir bilmece mi

     --Hayır hayır. O zaman 6.Sınıfa falan gidiyordum. Serpil’in elinden tutmuş okuldan çıkıyordum ki Tankut görmüş, geldi “Çek ulan elini kardeşimin elinden, Zibidi” diyerek tokatı yapıştırdı. Ben de tokatı yiyince topaç gibi dönerek yere yapıştım. Eve gidince babam “noldu” diye sordu. Ben de ”düştüm” diye kısmen de olsa yalan söyledim.

     --Peki ne var bunda

     --Pek bir şey yok. Hayatımda söylediğim tek yalan bu oldu. Aklıma geldi de,

     --Ciddi misin? Hayatında söylediğin tek yalan bu mu?

     --Evet, hayatım boyunca söylediğim tek yalan bu.

     --Vay beee, demek ki karşımda şu an bir Doğrucu Davut var

     --Ne Davut’u

     --Doğrucu Davut

     --Ne olmuş Davut’a

     --Anlaşıldı sen Davut’un hikayesini duymamışsın. İstersen anlatayım

     --Anlat da dinleyelim, zaten vaktimiz bol

     --Tamam, o zaman. Ülkenin birinde Padişahın Davut adında bir veziri varmış. Davut ülkede doğru söylemesiyle ünlenmiş. Padişah bir gün Davut’u çağırtmış ve demiş ki; “Davut sefere çıkıyorum, ne dersin bu savaşı kazanabilir miyim?” Davut düşünmüş düşünmüş ve sonunda Padişaha dönerek demiş ki “Padişahım gelin siz bu seferden vaz geçin. Şu şu şu sebeplerden dolayı kaybederiz” demiş. Demiş, demiş ama padişah bu hemen parlamış “Bre Davut sen nasıl benim irademe karşı gelirsin” nöbetçileri çağırarak “Derhal atın bu veziri zindana” diye emir vermiş. Davut zindana gitmiş Padişahta sefere gitmiş. Tabi savaşı kaybetmiş, geri dönüp gelmiş. Fakat Davut hâlâ zindanda. Aradan altı ay kadar bir zaman geçmiş. Yine bir sefer durumu söz konusu olunca Padişah emir vermiş, demiş ki “Çağırın şu Davut’u soralım bakalım bu sefer ne diyecek.”  Davut huzura getirilmiş, Padişah “Söyle bakalım Davut yeni bir sefere çıkacağım, bu defa ne diyeceksin.”  Davut, gözünün birini yummuş, kafayı yukarıya kaldırmış. Tüm şartları bir bir gözden geçirmiş, düşünmüş, tartmış ve “Sultanım en iyisi siz beni zindana geri gönderin” demiş.

     --Demek ki Eskiden Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovmaktan başka bir de Zindana atıyorlarmış, ne diyelim, “Ferman Padişahın Zindan Bizimdir”.

     --E ee, Şimdi aranız nasıl Tankut’la.

     --Ee si, şimdi aramız çok iyi. Tankut burada olsa, bu durumu görse kurşun murşun dinlemez karşıdakileri dayaktan öldürür. 

     --Peki, bu dayak olayına sizinkiler ne dedi.

     --Kimse bir şey demedi, Kimse bilmiyor ki

     --Hiç kimse mi bilmiyor

     --Hiç kimse bilmiyor, kimseye söylemedik

     --Ne yani aranızdaki sözleşmeye o çocuk yaşlardan beri uydunuz öyle mi

     --Hayır uymadık, çünkü sözleşmedik. Senin sandığın gibi bir şey olmadı. Fakat üçümüz de hiç kimseye bir şey söylemedik. Bu olayı bilen dördüncü kişi sensin.

     --Peki bana çok mu güveniyorsun, bana niye anlattın.

     --Bilmiyorum, içimden geldi. Belki de kral Midas gibi içimdeki itiraf etme isteğine karşı çıkamadım. Belki de biraz sonra hayatta olmayacağız, Bilmiyorum.

     Gerçekten de bu dayak meselesini ne Serpil, ne Tankut ne de kendisi hiçbir zaman hiçbir yerde konuşmamışlardı. Sanki aralarında gizli bir anlaşma yapılmış gibiydi. Tankut o zamanlar bile kendi doğrularına göre yaşayan eğrisi büğrüsü olmayan, düz ve harbi bir çocuktu. Evlendikten sonraları ise Tankut’la çok iyi anlaşmışlardı. Şimdi ise en geç iki haftada bir ailecek görüşüp piknik falan yapıyorlardı.

     Özgür Tankut’tan sonra da Serpil ile geçirdikleri lise yıllarını düşündü. Ne güzel ve heyecanlı yıllardı onlar. Geceleri bile yatağa uzanır ve onu düşünürdü ve sanki Astral Seyahat yapar gibi kendini Serpil’in yanında elini tutmuş konuşuyor gibi hissederdi. Sonra da ne zaman nasıl uyuduğunu hatırlamaz sabah yataktan kalktığını bilirdi. Sonra söz kesildi, yüzük takıldı, nişan yapıldı derken Düğün gelip çattı ve sanki rüyadaymış gibi evlendiler.  Ne çabuk geçmişti o ilk günler, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti. Sonra bir Pazartesi sabahın köründe doğumevinin yolunu tuttular, Küçücük elleri, küçücük ağzı yüzüyle Korkut geldi. Ne kadar sevinmişlerdi şimdi de hatırlıyordu. Sonra da Banu kız gelmişti. Ah Banu çiçek ah. Özgür hep Banu Çicek diyordu kızına, çiçek gibi kızdı Banu. Ne güzel kokuyordu Bebek bebek. Oğlanın doğumundan beri geçen yedi yılı, bebeklerin doğumları, santim santim büyümeleri, emeklemeleri, ilk adım atışları, yürüyüşleri, gülüşleri, ağlayışları, hastalıkları ve okula götürdüğü ilk gün, okul bahçesindeki bekleyişleri canlandı gözünde. Oysa kızı Banu çok değişik bir çocuktu. Onun gülüşünü, akşam eve gittiğinde boynuna sarılışı, Babam deyişi ve var gücüyle sarılışını duydu boynunda, her şey tek tek gözünün önüne geldi. Eşini, Çocuklarını babasını, annesini, kardeşlerini hepsini özlemişti şu son bir saatin içinde. Onların şimdi bu durumdan haberleri olmadığından ne zaman gelecek diye kulakları kirişte bekliyorlardır diye düşündü. 

               ( Devamı : Karanlıkta Ölmek Yasak - 5 )

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 246
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 31
Kayıt tarihi
: 24.04.18
 
 

Gittikçe kısalan bir yolun sonuna adım adım yürüyorum. Ancak beni yol değil yol arkadaşlarım yoruyo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster