Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Eylül '06

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
12913
 

Gap turu yapacaklar nelere dikkat etmeli ?

Gap turu yapacaklar nelere dikkat etmeli ?
 

Yol kenarına çömelmiş oturan, bir eli şakaklarına dayalı, diğer eli sarma tütünden sigara tutan, fakirliğin ve çaresizliğin adeta resmini gözlerimizin önüne seren, başı poşulu, yüzleri kavuran güneydoğu güneşinin izlerini taşıyan yöre insanları, bugüne kadar gördüğümüz fotoğraf karelerinin hiç de mizanpaj olmadığını gösteriyor bizlere.

Birkaç sene önce, özel bir organizasyonla kırk küsur kişi, Gaziantep-Urfa-Harran-Siverek’ten oluşan bir gezi programı düzenledik. Dönemin Şanlıurfa Valisi’nin de bir akşam misafiri olduk sıra gecesinde.

Gidiş yolunda Gaziantep’e girmeden, bir gece vakti transit geçerek direkt Urfa’ya yöneldik. Ancak, Antep’in gece vakti ışıl ışıl yanan manzarası, dönüş yolu için iyiden iyiye merakımı uyandırdı.

Nur Dağı ya da nam-ı diğer Gavur Dağı gerçekten de oldukça etkileyici. Dik rampalarına sarmış ağır ağır yol almaya çalışan, eksoz dumanı içerisindeki kamyonları seyrederken, kendinizi bir Ömer Kavur filminde hissetmemeniz işten bile değil.

Urfa’ya ulaştığınızda büyükçe bir Orta Anadolu ilçesine geldiğiniz izlenimine varıyorsunuz çabucak. Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmişlik seviyelerindeki, zaten bilindik uçurumu gözlerinizle hissetmek insana apayrı duygular yaşatıyor. Şehrin hemen dış kısımlarında ya da şehirlerarası karayollarında; yol kenarına çömelmiş oturan, bir eli şakaklarına dayalı, diğer eli sarma tütünden sigara tutan, fakirliğin ve çaresizliğin adeta resmini gözlerimizin önüne seren, başı poşulu, yüzleri kavuran güneşin izlerini taşıyan yöre insanları, bugüne kadar gördüğümüz fotoğraf karelerinin hiç de mizanpaj olmadığını gösteriyor bizlere.

Sabahın erken saatlerinde başlayan şehir turumuz içerisinde dünyaca ünlü Balıklı Göl’ü, bakırcılar çarşısını, Eyüp Peygamber Türbesi’ni ya da mağarasını kapsayacak şekilde gerçekleşiyor. Öğlen çarşı içerisinde, salaş bir lokantada yediğimiz patlıcan kebabının tadını hala damağımda hissedebiliyorum. Ve o muhteşem, tarihi Urfa Çarşısı.

Akşam yemeğinde Sayın Vali’nin misafiri oluyoruz. Muhteşem yöre yemeklerini azar azar tadıp, bu güzellikleri damaklarımıza hapsetmeye çalışıyoruz. Yemeğin üzerine içtiğimiz, yöreye özgü olan “mırra” isimli kahve ise tam bir ritüel havasında tadılıyor. Özel fincanları, fincanı tutuş şekilleri ve bu şekillerin özel kodlanmış dili. Hepsi ayrı bir orjinalite cidden.

Yemekten sonra, gerçek bir sıra gecesi yaşamak üzere, valilik tarafından restore edilip, hazırlanmış olan tarihi Urfa Evi’ne geçiyoruz. Yöre musikisinin tartışmasız en büyük ismi, İbrahim Tatlıses’in de “Hocam” dediği, sayısız esere imza atmış olan ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz, meşhur Kazancı Bedii’yi, bir sıra gecesinde canlı olarak dinleme şansına sahip oluyoruz. Yapılan meşk, yenilen çiğ köfteler ve atmosfer hala gözlerimin önünde capcanlı.

Ertesi gün ilk durağımız, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihindeki en büyük yatırımı olan GAP’ın gözbebeği, Atatürk Barajı oluyor. Gerçekten de, Atatürk Barajı’nın devasa setinin üzerine çıktığımızda hem büyük bir gururu hem de azameti karşısında serin bir ürpertiyi aynı anda yaşıyoruz.

Otobüsümüz kısa süreli bir yolculuktan sonra bizi Harran denilen ayrı bir dünyaya ulaştırıyor. Yine yol üzerinde gördüğümüz tipik yöre manzaraları, kavruk erkekler, kadınlar ve çıplak ayaklı çocuklar içimizi acıtıyor. Harran’a ulaşır ulaşmaz çevremizi çok renkli ve ışıltılı yöresel kıyafetleri ile her yaştan çocuk sarıyor. Bizden kalem, şeker, silgi ve toka istiyorlar. Ama karşılıksız değil. Ezberlemiş oldukları yöre tarihini, üniversite kalıntılarını ve meşhur Harran Evleri’ni anlatmaları karşılığında.

Harran’ın dünyaca ünlü çamurdan yapılma evlerinin arasında dolaşırken çevrede hiç erkek göremiyoruz. Kadınlar ve çokça da çocuklar yollarda ya da evlerinin önünde. Çocukların ayakları çoğunlukla çıplak. Dokuz on yaşındaki çocukların sırtında genelde yeni doğmuş kardeşleri sarılı. Daha gözlerini bile açamayan, kapalı göz kapakları üzerine kara sinekler konmuş insan yavruları. İçimiz acımaya ve kanamaya devam ediyor maalesef.

Harran’da yoksulluk ve imkansızlıklar böylesine, insanın yüreğine yüreğine vururken; evlerin önündeki dört çeker cipler, teraslarındaki uydu antenler; bizleri bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtmekten de geri bırakmıyor.

Gaziantep yoluna düşüyoruz. Siverek’te, nesli tükenmekte olan ve koruma altına alınan kelaynak kuşlarını görüyor ve yol üzerindeki bir devekuşu çiftliğini geziyoruz.

Gaziantep, gerçekten de Urfa ve Harran’ın o yoksulluğundan sonra daha da bir gelişmiş şehir havasıyla karşılıyor bizi. Antep’te yörenin genel az gelişmişliğinden eser yok. Fabrikalarıyla, geniş ve düzenli caddeleri, bulvarlarıyla, park ve meydanları, planlı şehircilik altyapısı ve kentli kültürü ile Gaziantep cidden bir büyük şehir. Öğlen yemeğini merkezde bir restoranda yiyoruz. Yöresel lezzetleri tadıyor ve soluğu şehrin en meşhur baklavacılarından birinde alıyoruz. Bir otobüs insan hem tatlı tadıyor hem de hediyelik kutular yaptırıyoruz.

Ve dönüş yolculuğu başlıyor. Gavur Dağı’nı aşarken gün yavaş yavaş batmaya, bağırsak hareketlerimiz hızlanmaya başlıyor. Kırk küsur kişiden, kronik mide rahatsızlığı olduğu için bizim gibi her şeyden bol bol yiyip içemeyen dört kişi haricinde hepimiz Adana otobanında seyreden otobüsümüzün içinde kıvranmaya başlıyoruz. Nihayetinde gecenin ve otobanın ruhsuz karanlığında, kenara yanaşıyor ve soluğu tarlalarda alıyoruz.

Mide bulantıları, bağırsak gurultuları ve ishal şikayetleri ile otobüsümüz adeta bir gastroentoroloji kliniğini andırıyordu. Yirmi küsur kişi serumla, yatarak tedavi altına alınmak durumunda kaldı. Dört kişi de paratifo teşhisi ile bir hafta-on gün hastanede tedavi gördü.

Urfa ya da Antep’te yenilen yemekler mi, sıra gecesinin çiğ köfteleri mi, Eyüp Peygamber’in çile çektiği mağaranın yanında bulunan ve şifalı olduğuna inanılan –bence yok böyle bir şey- su sebillerinden içilen sular mı sebep oldu bilinmez ama genel prensip olarak yemek ve mutfak kültürleri çok farklı yerlere yapılan gezilerde bu durumlara hazırlıklı ve tedbirli olmak gerekiyor sanırım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 933
Toplam yorum
: 2451
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3371
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

İzmir'de yaşıyorum.    Çok uzun yıllar öncesinden başlayıp, hiç ara vermeden bugünlere kada..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster