Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

ZEREN KEZİBAN KARAASLAN

http://blog.milliyet.com.tr/zerenkezi

21 Mayıs '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
484
 

Gaziantep Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları'nın Mardin gezisi

HASANKEYF/MİDYAT/MARDİN

Mardin gezisini uzun süredir hayal ediyordum, Güzel Sanatlar Fakültesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nün böyle bir gezi yapacağını duyunca hemen katıldım tabii… Öğrencilerle güzel bir gezi olabileceğini de biliyordum: geçen senenin Hatay gezisine de katılmıştım, harikaydı… Hatay mutfağını da tam yerinde tanıma fırsatı sunmuştu, geçen yıl düzenlenmiş olan gezi.. Buradan teşekkürlerimi de yolluyorum bu geziyi düzenleyen-gerçekleştiren  emeği geçen tüm Güzel Sanatlar Fakültesi ve Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü mensuplarına ve öğrencilerine…

11-12 mayıs 2013 tarihi olarak belirlenen geziye katılanlar sanırım 40 kişiydik… Böyle gezilerin şöyle güzellikleri de oluyor: Yeni dostluklar, yeni insanlar, yeni tanışıklıklara da vesile oluyor… Öyle de oldu Ayşe Günal eşi ve iki kızı,  Esra  eşi  ve kızı, Halime Aliyev ve eşi  (Muhammet Hoca’yı kızdıracak bu cümle), Ali Sait Hoca’nın eşi ve kızını da tanıma şansı oldu… Cumartesi sabahının ilk saatlerinde yolculuğumuz başlamış oldu… Uyku mahmurluğuyla bir süre sessizliğe büründü otobüsümüzün içi daha sonra kahvaltı için hareketlendi tabii.. Herkes yiyeceğini paylaştı diğerleriyle. Çocuklar kıpır kıpır cıvıl cıvıl oldu bu kahvaltı faslında… Tabi bir süre sonra  yağmurda bu yolculuğa eşlik etti… Hasankeyf’e vardığımızda sicim gibi yağan yağmurda önce bir süre ne yapacağımıza karar veremedik… Hasankeyf in o görkemli kalesi tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu Raman Dağlarını sis kaplamış, sanki o sisin arasından gelişimize bakıp tuhaf bir hüzün yollamıştı bize… Gerçekten de yağmurdan mı yoksa Hasankeyf in suların altında kalacağını bilmemizden midir garip bir hüzün doldu içimiz… Yağmur ve hüznün rengiyle dükkanlara dalıp şemsiye alarak yukarıya doğru yola koyulduk zaman kaybetmemeliydik ıslanan paçalarımıza ayaklarımıza aldırmadan…Sağımızda kalenin ihtişamı aşağıda Dicle Nehri’nin yağmurla bulandığı suları yasak olmayan bölgedeki ( kale tamamen ziyerete kapanmış) kafeye doğru çıkıp oranın terasından kaleyi daha iyi görebilmenin hevesiyle tırmanıyoruz.. Tırmandıkça manzara akıl almaz tarif edilemez bir tada bürünüyor.. Hasankeyf’le alakalı ne çok fotoğraf görmüştüm oysa, ne çok yazı okumuştum da bu denli devasa bir yapıda olduğunu hayal edememiştim…Burası devasa bir antik kent..

Sahi nedir Hasankeyf in başına gelenler neden gözden çıkarılabiliyor: Bu, bu kadar kolay mı? Biri anlatsın bana, ben anlamasam da… Bu kültürel varlık hepimizin değil mi; hatta tüm dünyayı da ilgilendirecek bir zenginlik değil mi bu, varlığımıza armağan edilmiş… İnsanlık tarihini, insanın geçmişini, insanın gelişim aşamalarını bu tarihi eserlere bakıp çözmüyor muyuz.. Tüm tarihsel bilgilerimizi bu bize ulaşmayı kendilerine borç bilmiş kalıntılara borçlu değil miyiz.. Öyleyse canımız gibi muhafaza etmemiz gerekmez mi.. Gözümüz gibi bakmamız boynumuzun borcu değil mi, bizden sonrakilere de geleceğe de taşınsın taşınabilsin diye… Bizden geriye kalmalı mutlaka, yoksa gelecek kuşaklar; kitaplardan fotoğraflardan bakıp bakıp, bize küfür etmezler mi ‘nasıl kıydınız’ diye… Zamana direnip kendini bize kadar taşımış olan bu tarihsel güzellikleri; yok olmaya mahkum edebilme yetimiz ve yetkimiz nerden.. Yağmurlu bir günde sabah saatlerinde Hasankeyf’e vardığımızda ilk gördüğüm Raman dağlarını duman kaplamıştı… Oradan olanlara bakıp hüzünleniyordu büyük bir kederle ve bu görünüyordu… İnsanların kederi ve hüznüyle aynıydı… Anlatıyorlar ama içlerindeki acıyı da döküyorlardı üzerimize… Ve acı bize de geçiyor ta iliklerimize… Binlerce yıl önce insan elinden insanın çalışmasından ortaya çıkmış ve bu insanların yaşamına tanıklık etmiş o dönem insanların gezdiği kaldığı yerlerin bu denli hoyratça,  acımasızca telef edilebileceğine anlam veremiyorum… Gönül nasıl razı oluyor buraların sular altında kalmasına…

Dünya mirası kapsamına neden alınamıyor; madem biz koruyamıyoruz, bu mirasın zenginliğini algılayamıyoruz, o zaman  Unesco devreye girsin ve ‘bu güzellik dünyaya ait siz telef edemezsiniz böyle fütursuzca’ desin… Kriterlerini bilemiyorum, ama bu muhteşemliğiyle tüm dünyanın mirasıdır.. Parçadan bütüne baktığımızda bir parçamızı mı yok edeceğiz biz kendi elimizle böyle... Zaten eksiklik duygumuzun varoluşuyla çırpınıp durmuyor muyuz hep! Şimdi bir başka eksiklik duygusunu mu yaratacağız!  Bu ne aymazlık, bu ne tuhaflık… Anlayamadığımız, aklımızın alamadığı bu  baraj olayı ne… Bildiğim kadarıyla Fikri Sağlar döneminde Hasankeyf’i kapsamayan onu sulara gömmeyecek olan başka bir proje çizilmişti… Mümkünlerin mümkünsüzlüğü… Mümkünsüzlüğün mümkünlüğü…

Sanki bir bağ var burayla aramda… Ta geçmişten gelen bir bağ…  Dicle Nehri’nin Hazar Gölü’nden çıktığı söylenir Dicle Nehri ile olan bağım Hazar Gölü yüzünden olabilir mi? Cennetten çıktığına inanılan dört nehirden bir tanesi belki de Dicle’dir  kim bilir… Nil için kesinlik var da diğer nehirlere yönelik hep muamma bir söylem olsa da bu nehirle aramda bilemediğim bir gizli bağ var…

Hazar gölünün mavisiyim

Orda doğdum

Bir yanım Harput kalesi dizelerimi anımsadım… Ya da Fırat ve Nil gibi Dicle’nin de kutsal sayılması, tarihin her döneminde insanlar için taşıdığı önem… Bereketli topraklar denilen bu yerler,ne zengin bir geçmişe sahip ta günümüze kadar gelebilmiş… Ve görkemini gösterebilmiş, kim bilir hangi geleceğe kadar gidebilecek, tabi yok etmezsek… Eğer biz insanlar olmasak böyle belki de sonsuzluğa, sonrasızlığa gidebilecek. Öncesizlikten gelip sonrasızlığa taşıyacak bu görkemini…

İnsan nasıl insan oldu…insan ta buralara kadar bu yetenek ve beceriye nasıl kavuştu.. ve şimdi bu insan insana ait bu zenginliği yok edecek projeler yapıyor, imzalıyor uyguluyor… Umarım uygulayamaz, başaramazlar da Hasankeyf kurtulur… İlk kazmayı insandan-insanlıktan utanmayan, tanrıdan korkmayan vursun deyip vebal ve vicdanla baş başa bıraksak bu işte parmağı olanları ne değişir dersiniz..

MİDYAT

Hasankeyf’ten ayrılıp Midyat’a doğru yola çıktık… Öğlen yemeğini yedikten sonra Midyat’ın sokaklarından yürüyerek Mor Gabriel Kilisesi diye  Mor Hobil Mor Abrohom Manastırı’na gittik…

Olsun kentin dışında ve kente hakim bir yerde kurulmuş bu manastır da görülmeye değer… Artık Mor Gabriel Manastırı’nı görmeği başka bir zamana bırakacağız…

Bu manastırda  ilk dikkatimi çeken, girişindeki bakımlı bahçesi… Hatta çıkmadan önce arkadaşların çoğu burada bu güzel bahçede fotoğraf çektiler… Mistik ortamından mı kaynaklı garip bir sakinlik ve huzur hissediyorsunuz sanki… Bakımlı bir yapı…Temiz… Görevlileri de nezaketi elden bırakmıyorlar hiç… Manastırın tarihine, görünümüne yönelik şeyler anlatmama nedenim buralarla alakalı dolu yazı var her zaten.. Ben kendimce kendimi fazla zorlamadan aklımda şu an ne varsa onu yazıyorum… Giriş Kapısında hep birlikte bir fotoğraf çektirip Midyat Çarşısı’na doğru yöneldik… Midyat Çarşısı Gümüşçü dükkanlarıyla dolu.. Gümüş işçiliği dendiğinde Midyat aklımıza gelir zaten ve şimdi Midyat’tayız… Süryani şarabı ve telkâri almadan gitmek olmaz… Dolaşıyoruz dükkanları bir bir… Sonunda bir dükkanda karar kılıyoruz adı Gabriel olan dükkanın sahibi genç biri! Hemen çay ısmarlıyor bize güler yüzüyle, hiç üşenmeden takıları bir bir çıkarıp gösteriyor ve bilgi veriyor… İlkay ve ben epey kaldık bu dükkanda! Alışverişimizi yaptık, epey indirim de yaptı bize çünkü.. Ev yapımı Süryani şarabı da varmış bir tanıdığında, yardımcı oldu şarapta aldık.. Dolaşmamızı sürdürürken haberlerde Reyhanlı saldırısını duyunca hepimizin keyfi kaçtı…

Bu yazının içimdeki hüzün ve acıdan çıkmasının nedeni tabii ki Reyhanlı’nın başına gelenler... İnsan nasıl insan oldu adlı kitabı yazanlara sormalıyım! insan oldu mu insan’ diye! Bu nedir böyle neden bu zalimce duygu, nerden gelip nereye gidiyor!

İnsan eliyle insanlar öldürülüyor, ne fark eder; öldürülüyor, öldürebiliyorlar! Onlarmış, bunlarmış, şunlarmış… Nedir bu felaketler, nedir bu insanın insana ettiği, insan olabilseydik bunlar yaşanır mıydı? insanın bu canavarlığı nasıl oluşuyor, bu yok etmeye ayarlı mantık, kötülük saçan   bu eller  akla zarar… İnsan mantığı insan eli olamaz! Bu kadar acı niye bu kadar insanı yasa boğmak kimin işi.. Bir bilene soralım desem ortada bir bilen yok… Şu bir gerçek sanki yok etmeye ayarlanmış insanlık… Sanki kimse var etmekle uğraşmıyor.. Hasankeyf anlatımını  içime doğru sonbahar yaprakları gibi dökülen  gözyaşı ve  acıyla birlikte Turgut Uyar’ın Kıştan Kalan Soğukluk şiirinin birkaç dizesini alıyorum buraya…

“kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı

 böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde

 herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye”

Midyat’ta epey zaman geçirip,   akşamın karanlığa geçiş zamanında Kızıltepe’ye doğru yola koyulduk. Kızıltetepe’de  Dunayser Otel’de yer ayırtılmıştı, orada konaklayacaktık… Otel  resmi olarak Kızıltepe’nin   3 yıldızlı oteli olarak görünse de, aslında 4 yıldızlı otelin tüm özelliklerini taşımakta… İşletme ve yönetimi,  güler yüzlü hizmet anlayışı tüm personele yansımış.. Daha kapıdan girmeden öyle hoş ve sıcak  bir karşılama yapıldı ki bir dostun evine geldik izlenimi oluştu ben de… Akşam yemeği burada yenildi  sabah da güzel bir kahvaltıyla yine misafirlerini uğurlayan dostlarmış gibi bizi güzel bir şekilde uğurladılar sağ olsunlar…

DARA ANTİK KENT

Hasankeyf Midyat Mardin diye belirlenen gezinin beni etkileyen en önemli sürprizi Dara Antik Kenti oldu… Mardin de bize rehberlik eden Artuklu Üniversitesi’nin öğrencileri bizi ilk oraya götürünce, şaşkınlığım bir kat değil belki de bin kat arttı diyebilirim..

Mezopotamya’dayız; dünyanın ilk yerleşim yeri ve ilk medeniyetlerin doğduğu bölge! Ne çok şey söylenir, ne çok şey yazılır, ne çok şey anlatılır… Ah  görünce  yine de sanki hazırlıksız yakalanmışçasına donar kalırsınız bu görkem karşısında  her defasında… İşte Dara Harebeleri’ni gördüğümde; gözlerim baktığı yerlerden düşüncelerimi, düşüncelerim bakışımın gezdiği istikametleri  anlatamayacağım anlamlarla bezedi ki sanki kalıcı bir esriklik hali var oldu bende… Gestalt pskolojisinden mi yardım almalıyım bu halimi anlamaya dair...

Döner dönmez gezinin duygularımı esir almış hoşluğuyla hemen DARA ile ilgili öncelikle bir tarama yaptım TDK sözlüğünde:

1. isim Kabıyla birlikte tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı

2. Terazide dengeyi sağlamak için hafif gelen kefeye ağırlık olarak konulan taş, demir, çivi vb., abra

3. İçinde yük taşınan aracın boş durumdaki ağırlığı

diye geçiyor sonrasında: Makedonya Kralı İskender’in yendiği bir pers kralının adı olarak da...  Bu antik kent o kralın adından  geliyor olabilir… Bir de Suriye de bir kentin adı da Dara!

Yolda Dara Harebeleri’nin olduğu bölgeye giderken yer yer ortaya çıkmış kısımları gördükçe ne kadar büyük bir alan olduğuna hayret ederek, bu hayretle  hızla arabalardan inip ziyarete açılmış olan kısmı gezmeye başladık.. Bu kalıntılara dair bir çalışma var mı, ulaşılan bilgiler nedi,r tahmini olarak geçmişiyle alakalı bilgiler derlenmiş mi yüzlerce soru geliyor aklıma… Bakışımın gezdiği her taşa düşüncelerimin içinden soru yağıyor sanki ve kalıntılar sessizlik  eylemiyle beni utandırıyor bir taraftan, bir taraftan da dimdik ayakta duran yapılar biz insanlara meydan okuyormuş gibi… Tuhaf karmaşık hislerle bir  galeriden diğer galeriye büyülenmiş bir şekilde geçiyorum.. Ah bu ne zenginlik böyle! Tüm dünyayı kıskandıracak bir zenginlik bu, çoğunluğun farkında bile olmadığı.. Taşı toprağı altın denen deyim bu zenginliklere bakılıp söylenmiş olmalı,  yoksa paraya, pula, altına bakıp söylenmiş olamaz diye düşünüyorum… Para pul ne ki anlık ihtiyaçları karşılayan bir değiş tokuş aracı değil mi, ve bir anda da yok olabilecek bir şey değil mi?

Bu günden baktığında bile ne kadar zor yapılabilir diye düşünürken biz; taa oralardan milattan öncelerden nasıl ne şekilde yapılmış, nasıl bir insan gücüyle nasıl bir teknoloji birleştirilmişte bu yapılar ortaya çıkmış… Hangi duygu, hangi düşünceyle ortaya çıkmış bu insanı büyüleyen yapılar.. İnsanın aklı almıyor gibi.. Üstelik onbin yıllık bir geçmişe kadar uzanıyor kim bilir belki de çok daha eski bir geçmiş..

Kayalara oyulmuş bu görkemli kalıntılar kimlere barınak oldu, kimlerin memleketi yurduydu bir zamanlar... O kimler  buraları inşa ederken bu yüzyıllara kalabileceğini biliyorlar mıydı? Buralarda nasıl yaşadılar, nasıl yaşıyorlard,ı mutlular mıydı, sorunları nelerdi? Geçimlerini nasıl sağlıyorlardı; üretim biçimleri, çalışma hayatları nasıldı.. Doğum-evlenme-ölüm törenlerinde neler yaparlardı.. Ne yer, ne içerlerdi?  Sağlık, huzur, mutluluk hakkındaki düşünceleri nasıldı.. Binlerce soru bağrıma saplanıyor sanki!.. Ah ne zenginlik bu böyle, ne güzel bir gerçeklik geçmişimizin yansıdığı..

Evrende her şey bütündür her şey bu bütünün parçalarıdır derler ya, işte o parçalardan biri daha burada önemini hissettiriyor bize… Görmesek, bilmesek yakamıza yapışmış kocaman bir eksiklik duygusu daha var olacak ruhumuzda.. Böyle  eksiklik duygularını yok edebilecek miyiz, sanmam… O kadar görmemiz gereken parçalar var ki… Ah geçmişimizden kopup gelen bu kalıntılar bize neler anlatmak istiyordur kim bilir ve biz insanlar ne kadarını anlayabiliyoruz…

Tel örgüyle  çevrilmiş kalıntıların olduğu yere giriyoruz, bize rehberlik eden öğrenciler buranın bir meydan olduğunu ve galerilerin de mezar odaları olduğunu söylüyor.. Meydana benzeyen yerde  büyüklü küçüklü her biri farklı ebatta üstü açık ve boş kalıntılar  var mezara  benziyorlar gerçekten de! Bir de kocaman bir yönetim yeri gibi bir kalıntı var dikkatimi çeken... Buradan çıkıp az ilerdeki ortaya çıkmış kalıntılara doğru geçtik buranın bir sarnıç olduğunu ve bir dönem de zindan olarak kullanılmış olduğunu anlattı öğrenci rehberler..40 metre olduğu söylenen sarnıcın o görkemli duruşu yukardan baktığımızda başka aşağıdan baktığımızda bambaşka büyüledi hepimizi…

Bu kalıntıların yakınında bir köy var tabii Oğuz Köyü Mardin’in güneydoğusuna düşüyormuş. Ve üstelik burası Mezopotamya bölgesinin en ünlü kentiymiş bu antik yerleşim yeri.. Köydeki evlerin duvarlarında bu antik kentin taşlarına da rastladık demek ki evlerini yaparlarken yakınlarındaki bu taşları  kullanmışlar… Ne diyelim tez zamanda kendi değerine layık bir konuma gelir bu muhteşem kent diye umalım…

Böyle yerlerde bize kadar ulaşan bu anlatımların ne kadarı gerçek ne kadarı söylence bilemem ama bildiğim kendini zamansızlığa adamış  bu antik kent için tekrar buraya gelme arzumun hep var olacağı… Arzunun o belirli nesnesi işte tüm görkemiyle beni çarpmış durumda..  Tarihi yerler alıp beni götürür işte geçmişe, böyle sarhoş ede ede..

MARDİN

Mardin nasıl anlatılır; hangi sokağı, hangi yapısı, hangi bölgesi hangi konağı.. Eski Mardin’den bahsediyorum tabiii.. Umarım Eski Mardin sonsuza dek var olur… Görmeden olmuyor görünce de kolay anlatılamıyor… Ben  şu an yazarken  aklımdakilerden kağıda dökülen kısımları aktaracağım hiç kuşkusuz da aklımdakilerin ve  düşüncelerimdekilerin belki de onda biri olacak, eminim anlatılması gereken  Mardin’in yüzde biri kadarı anlatılabilecek ancak…

Dara antik kentten sonra  Darülzafaran  Manastırına gittik… Yol boyunca; dünyanın en kaliteli üzümlerinin olduğu söylenen üzüm bağlarına da çokça rastladık…Saat  12:00 olduğundan ziyerete kapalıydı, ibadet saatine denk geldiği için (ibadet saatlerinde ziyaretçilere açık değil giderken aklınızda bulunsun..)  Beklemek üzere seyir terasında kahve çay içip bu hakim tepeden etrafı seyrettik… Milattan önce  güneş tapınağı daha sonra kale olarak bilinen bu yapı  manastıra çevrilerek kutsal mekan olarak  günümüze kadar gelmiş önemli yapılardan-eserlerdendir.. Değişik dönemlerde ilaveler yapıldığı söylenir ancak  bu ilaveleri ayırt edebilecek  herhangi bir görüntüye rastlamadık  sanki öylece aynı anda yapılmış gibi duruyor hatta öyle bakımlı ki  yeni yapılmış bir görünüm sunuyor… Dini eğitim veren bir yer de aynı zamanda… adını çevrede bolca bulunan safrandan aldığı söylenilir.. Kubbeleri, ayin odası, ahşap işlemeleri, duvarlardaki nakışlar… Birkaç ton ağırlığında taş bloklardan inşa edilmiş taş ustalığının büyüsüyle baş başa kalıyorsunuz… Güzel takılar hediyelik eşyalar aldık unutmadan bu konuda yani alışveriş konusunda  Ayşe Hoca’yı biraz anlatmam gerekiyor…  İnanılmaz alış veriş yapıyor ve çok da iyi pazarlık ediyor…  Bu yüzden olsa gerek; serbest saatlerin bitiminde belirlenen buluşma saatine hep gecikti,  yola koyulma vaktinde  gelmediğini fark edip telefon açıp bekledik hep …

Darülzafaran da  epey vakit geçirmiş olmalıyız ki Mardin e vardığımızda saat epey ilerlemiş öğlen yemeği saatini hayli aşmış olduğumuzu gördük ve önceliği yemeğe verdik… Önceden rezervasyon yaptırılmış olan Cerciş Murat Konağı’na  gittik hayli uzak bir uçtaydı.. Hayli de pahalı bir yer olmasına rağmen bir de soğuk ve sert görünümlü çalışanlarıyla pek keyifle yemek yemedik burada denilebilir.. Bayan olan müdüründen de  nezaketen de olsa bir “hoşgeldiniz”i  ve sıcak bir tebessüm alamadan yemekle ilgilenmeye çalıştık…  Alacağını alamamış  cimri bir ev sahibinden sunuluyormuş gibi  özenle servis edilen  (buradaki özen ve dikkat yemeklerden birazcık fazla konmaması için sarf edilen özendi  yanlış anlaşılmasın) çorba-içli köfte- kaburga dolmasını yemekle meşgul olduk… İki defa   kepekli ekmekten istedim, getirmediler bu servisin kepekli ekmeği o kadarmış düşünebiliyor musunuz bu hizmet anlayışını… Az az  konan  yemeklerden yedik, üzüldüm doğrusu… Hakkını  yemeyelim  sonradan servis için başka bir garson geldi de onun gülen yüzünü gördük hiç değilse... Bir de  bana pilavdan biraz fazla koydu… Kalabalık bir guruba yapılan hizmet böyle olmamalı.. Bu davranış kültürünü benimsemiş bir işletme sanırım… Bu denli bariz belliydi… bir daha yolum düşerse o restorana gideceğime ekmek arası peynir yerim daha iyi…  böyle olumsuz görünümlü  (mekan hariç) bir lokantaya ilk defa rastladım desem yeridir… Diğer konuştuğum bir çok arkadaşta aynı fikirdeydi..

Sonrasında Mardin  Müzesi, Hatuniye Medresesi, Zinciriye medresesi, Güzel Sanatlar Fakültesi  24 saat açık bıttım sabunu Badem şekeri takılar vs.lerle Mardin’in dar sokaklarına yayıldık…

Taş konaklar  (butik otellere dönüştürülmeye başlanmış)medreseleri, camileri, kiliseleri, çan Kuleleri, Kemerli geçitleri,  sanki bu çağda yaşamıyormuşsunuz izlenimi veren o dar sokakları ve kalenin görkemli duruşuyla müthiş etkileyici bir atmosfer..… sizi anında  eski zamana taşımış  büyüleyen eski bir kent.. çöpler burada belediye işçileri olan insanlar tarafından alınıp yine belediyenin çalışan işçileri olan atlarla taşınıyormuş sokaklar o denli dar ki araç giremiyor buralara…

 Walter Benjamin tarafından satın alınmış bir tablodan söz edilir tablo Paul Klee’nin dir, adı da  Tarih Meleği .. Benjamin  bu tabloya yüklediği anlamla Tarih Kavramı Üzerine çalışmasını yapmış yanılmıyorsam… Reyhanlı’daki olayla bu gezi karışınca… Tablodaki melek gibi hissetim kendimi niyeyse bu gezide…  Evet Mardin gezisini Ece Ayhan ‘ın bir şiirini buraya alarak bitiriyorum..

YORT SAVUL

Arif Çağlar için

1.  Atlasları getirin! Tarih atlaslarını

En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

2.  Harbi karşılık verecek ama herkes

Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

3.  Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır

Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

4.  İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha

Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?

5.  Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır

Nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz?

6. Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız

Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk

7.  Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!

Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız

8.  Kurşunkalemle de olabilir

Yort Savul!

 

Ece AYHAN

 ZEREN KEZİBAN KARAASLAN 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 18.02.09
 
 

Bağımsız bir yaşam sanatsız düşünülemez! diyen bir kaç yıldır Gaziantep' te yaşayan, kamuda çalışan ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster