Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '14

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
51
 

Geleceğimiz üzerine düşünceler

Geleceğimiz üzerine düşünceler
 

Güneşi zapt edeceğiz

Güneşin zaptı yakın!

Nâzım HİKMET

 

Güneş enerjisinden yararlanıyor musunuz?

Aile olarak, 1989’dan bu yana, az da olsa yararlanıyoruz biz.

Nerde ve nasıl mı?

                Yirmi beş yıl önce, Silivri’nin Kavaklı köyünde altı dönüm bir arazi alıp da burasını yazlık bir bahçe olarak düzenlemeye başladığımızda, önce iki odalı bir bahçıvan evi yaptırdık.

                “ Henüz bir bahçe ve bahçıvan da yokken, niçin önce bahçıvan evi?..” diyeceksiniz.

                İstanbul’da işi gücü olan insanlar olarak altı dönümlük bir bahçeye bizim bakabilmemiz mümkün değildi. Tek bir ağacı olmayan bu araziye dikilecek fidanların sulanması, budanması, korunması gerekiyordu. İnsan emeği olmadan mümkün müydü bu?

Bulgaristan göçmeni bir aile bulup yerleştirdikten sonra bu şirin eve, kendimiz için de bir ev yaptırmaya gelmişti sıra.

Bizden çok önce, böyle bir bahçe ya da “çiftlik” yapanlardan yüzde yüz farklı düşündük biz.

Neyi mi?

Birçok şeyi…

Sözgelişi, gördüğümüz birçok çiftlikte, giriş kapısının hemen yanında idi bahçıvan evi. Daha doğrusu “ev” değil, “kulübe”… (Öyle ya canım, ne evi? Kulübe  neyine yetmezdi onların!)

Neden,  giriş kapısının yanında idi ille de?

Bu da soru mu yani? Patron lüks arabasıyla gelip “düt, düt!..” diye basınca kornaya, kim açacak kilitli çelik kapıları?

Biz, gördüklerimizin aksine, en arkaya yaptırdık bahçıvan evini.

Eş, dost, “Neden?” diye sordular hep.

Köye giden toprak bir yoldan giriliyordu tarlaya. Hemen girişe yaptırsaydık bahçıvan evini, her araç geçişte havaya kalkan toz bulutu içinde kalacaktı, orada yaşayanlar.

Beş paralık zevkimiz için, başkalarını, yıl on iki ay, sağlıksız bir ortamda yaşatmaya ne hakkımız vardı bizim?

Bunun gibi başka şeyler de düşündük ama sadece bu bile yeterli bir sebep değil mi?

Sıra geldi, bizim evi yapmaya…

Gördüğümüz çiftliklerde, genellikle üç - dört katlı betonarme yapılardı villalar. İstanbul’daki kışlık evlerin bir benzeri yani…

Bu konuda da farklı düşündük biz. İki ev de aynı olacaksa, ha İstanbul’da oturmuşsun yazın, ha Silivri’de… Neden geliyorduk biz buraya? Yazları fırın gibi olan evimizden kaçmak için, değil mi? Ve dahası, Silivri’de deniz kenarındaki, gece gündüz sıcaktan bunaldığımız “dubleks villa”dan kaçmak için…

Öyleyse, İstanbul’daki “tripleks”e de benzememeliydi bu evimiz, deniz kenarındaki “dubleks”e de… Müteahhit ürünü idi onlar, oysa bu ev bizim eserimiz olacaktı.

O halde, mümkün olduğunca beton değil, ahşap ağırlıklı olmalıydı bu ev. Ve dahi, zarar yok, odalar ve salon, varsın küçük olursa olsun ama balkonu  geniş mi geniş yapmalıydık.

Tartışarak eşimle konumunu, şeklini şemalini, ortak bir noktada buluşup vurduk kazmayı. Olur da yanıltırlar bizi diye mimara da danışmadık, mühendise de… (Bilene, bilgiye ne kadar düşman olduğumuzu varın anlayın artık!)  Araç komutanlığını ben üstlenip köyden seçtiğim bir ustaya verdim direksiyonu.

İyi ki, öyle yapmışız. Lüksü, gösterişi yok ama serin ve kullanışlı bir bahçe evimiz oldu böylece.  Balkonu gibi, salonu ve yatak odaları da serindir; yazın en sıcak günlerinde bile.

“Tamam, anladık da, bütün bunların güneş enerjisi ile ilgisi ne?” diye mi soruyorsunuz?

Haklısınız, asıl bu soruya cevap vermeliydim. Ve işte tam o noktadayım şimdi:

Yazın, özellikle bir bahçede, duş almak zorunda kalınır; sık sık. İyi de, suyu nasıl ısıtacağız? İstanbul’da ve tatil köyündeki yazlığımızda gaz, mazot ya da elektrikle çalışan “şofben”le ısıtıyorduk.

Oysa “güneş” denen bitip tükenmez bir enerji kaynağı vardı gökyüzünde. Nedense, hiç yararlanmamıştık biz, o güne kadar, bu doğal kaynaktan.  Silivri’de bu tür işler yapan bir usta buldum. “Tamam, yaparım” dedi. Fiyatı da öyle at, deve değil…

Tamam” deyip bir “ısıtıcı” koyduk çatıya. O günden bugüne, tam yirmi beş yıldır, sekiz ay boyunca sıcak su üretip durur.

Neden mi sekiz ay?

Kasım sonunda, suyunu boşaltıp devre dışı bırakıyoruz, mart sonuna kadar. Kışın çok soğuk havalarda su donarak boruları patlatmasın diye…

On iki ay kalınacak olsa, gerekli önlemler alınınca kışın da çalışır.  Gün içinde bir – iki saat güneş görmesi bile yetiyor ona. Elinizi değdiremeyecek kadar ısıtıyor suyu. Üstelik, bunun için hiçbir ücret de istemiyor sizden.

Bu örneği vermekle şunu demek istiyorum: Güneş, gerçekten büyük bir enerji kaynağı… Son yıllarda bu tür uygulamalar oldukça yaygınlaştı. Sevindirici, ancak yeterli değil…

Oysa ülkemiz, şu anda kullandığımız enerji kaynaklarının % 95’ini ithal etmekte… (Petrolde % 92, doğalgazda %98)

Yalnızca doğalgaz ve petrole her yıl, yaklaşık 60 milyar dolar ödüyoruz. Bu demektir ki, her birimiz, kazandığımız her 100 liranın nerdeyse 40 lirasını yabancı ülkelere gönderiyoruz; satın aldığımız enerji karşılığı olarak.

60 milyar dolar, çok büyük para… Düşünün ki, koskoca turizm sektörümüz bu miktarın üçte birini bile kazanamıyor. Bu durumda, devlet ve yurttaşlar olarak bilinçli davranıp güneş ve rüzgâr gibi enerji kaynaklarına yönelmek zorundayız.

Kendi ürünümüz olmayan enerji kaynaklarını, kimi zaman (savaş ve benzeri durumlarda) paramız olsa bile temin edemeyebiliriz. Oysa güneş ve rüzgârda böyle bir risk kesinlikle yok.

Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesi ÜyesiNecdet Pamir’e göre: “Ülkemizin rüzgâr, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir kaynaklarından, özellikle rüzgâr ve güneş, yeterince değerlendirilmemektedir.”

Rakamlar ne diyor acaba?

 Pamir onu da söylemiş:

“Resmî verilere göre 48 bin megavat kurulu güç potansiyelimiz olan rüzgârda, bugüne dek sadece 1100 megavat” devreye alınmış.

Ne demek bu?

44’te 1 demektir ki, çok çok az…

“Güneş”i sorarsanız…

“Güneş potansiyelimiz 380 milyar kilovat saat” imiş. Yani, “Ülkemizin 2009 yılı elektrik tüketiminin tam iki katı…” (*)

Pekiyi, bunun ne kadarını kullanabiliyormuşuz?

Maalesef, hiç…

Gök kubbemizde güneş gibi muazzam bir enerji kaynağı durup dururken, binlerce metre yerin altından onca zahmetlere girip onca paralar harcayarak petrol aramak, doğal gaz aramak, evdeki bulguru beğenmeyip Dimyat’ta pirinç aramaya benzemiyor mu?

Kömür ve petrol de tükenir bir gün, doğalgaz da… Ayrıca çok pahalı olan bu enerji kaynakları, yaşamamız için en vazgeçilmezlerimiz olan havamızı da kirletiyor; suyumuzu da…

Gelecekte bütün ülkeler, ister istemez, güneş enerjisine geçmek zorunda… Özellikle geçen son iki yüzyılda birçok fırsatı göz göre göre kaçırmış olan ülkemiz, hiç değilse bu konuda nal toplamamak için, güneş enerjisine bir an önce geçmenin planlarını hemen yapmalı ve uygulamaya koymalı; derim ben.                                                                                                                 

                                                                                                                                                      Hüseyin Erkan

---------------------------------------------------------------------------------

(*) Avrupa’da Türkiye(Türkiye ve Avrupa Birliğinde Enerji Güvenliği) Çevirmen: Melda Keskin, İst. 2011

 

Rıfat SOYDAN, Ahmet AK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 271
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster