Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '10

 
Kategori
Turizm
Okunma Sayısı
4351
 

Gelin bir gün Yalvaç’a gidin

Gelin bir gün Yalvaç’a gidin
 

Dünyadaki her şehrin bir hikâyesi vardır. Ama bazı şehirlerin hikâyesi uzun bir geçmişe dayanır. Şehrin evleri, sokakları, yaşayan kültürü, müzesindeki eserleri ve çevresindeki tarihi harabeleri geçmişin izlerini günümüze taşırlar. Aslında tarihtir geçmiş olan, oysa her şey yaşamaktadır. O mekânları ziyaret ederken, adeta geçmişin seslerini duyar ve ayak izlerini görür gibi olursunuz. Sokaklarda geçmiş ile birlikte yürürsünüz, eski harabe bir evin penceresinde insanları görürsünüz. Yanınızdan bir atlı gurubunun geçtiğini, bir kervanın yüklü develeri ile tarihi şehre adım adım geldiğini hayal edersiniz. Nereye baksanız başka bir tarihi döneme gidersiniz. Bir an Anadolu’da kurulan Türk Devletleri dönemini, Selçukluyu ve Osmanlı dönemini yaşarsınız, bir an Roma ve Bizans döneminde bulursunuz kendinizi, Lidya, Frigya ve Bergama krallıklarına uzanır hayaliniz. Tarihi şehirler bizleri geçmişe götüren, geçmişi yaşatan şehirlerdir.

Anadolu’nun ortasındaki tarihi şehirlerden biri de Yalvaç’tır. Eski ve zengin tarihi geçmişe sahip mütevazı bir Anadolu şehridir. Şehir Sultan dağlarının güney eteklerine yaslanmış ve 1096 m. yükseklikte kurulmuş, 1415 km2'lik bir alana sahiptir. 35.000 şehir nüfusu ve köyleriyle birlikte toplam 100.000’i aşan nüfusla Isparta’nın en büyük ilçelerinden biridir.

Karayoluyla Ankara’ya 295, Antalya'ya 230, Konya'ya 180, Isparta'ya 105, Akşehir'e 50 kilometre uzaklıktadırlar. Şehri doğuda Sultan Dağları, kuzeyde Karakuş Dağı, güneydoğuda Kızıl Dağ, güneybatıda Kirişli Dağı ve Eğirdir Gölü'nün kuzey sahili çevirir.

Anadolu’nun diğer şehirlerinden şehre giden tüm yollar birbirinden zengin görüntülere sahiptir. İster Isparta’dan, İster Konya’dan, İster Ankara’dan gelin her bir yol kendine özgü doğa ile karşılar sizi, yolun nasıl geçtiğini bile anlamazsınız. Hele birde ilkbahar mevsimi ise yeşil örtü ile kaplanmış, çiçeklerle bezenmiş bir doğa karşılar sizi.

Şehre girdiğinizde yollarıyla ve parklarıyla yoğun bir çalışma atmosferini, restore edilen ve her geçen gün sayısı artan tarihi Selçuklu ve Osmanlı mimarisi evleri, camileri, şehrin simgesi olan geçmişi Osmanlı dönemlerine uzanan dericilik tesislerini ve 500 yılı aşkın yaşı ile yıllara meydan okuyan eski çınarı ve tarihin her dönemine ışık tutan şehir müzesini görürsünüz. Antiocheia Antik şehrinin kalıntıları adeta şehirle iç içedir. Geçmişi tarih öncesi devirlere uzanan şehrin çevresinde 50’e yakın höyüğe ve bunlardan çıkan keramikler, obsidyen ve çakmak taşından yapılmış muhtelif aletlere, pişmiş toprak buluntulara rastlarsınız.

Dünyada ilk defa altın ve gümüş para basan, Heredot’un bize aktardığı bilgilere göre kâhinlerin öğüdünü yanlış anlayan, Perslere karşı savaşı kaybeden ve Karun kadar zengin deyiminin kaynaklandığı Lidya Kralı Kroissos’un, Pers Krallarının, Makedonya Kralı Büyük İskender’in, Bergama Krallarının, Hıristiyanlığı yaymak üzere bu topraklara gelen ve ilk resmi vaazını burada veren Tarsuslu Aziz Pavlus’un, Bizans imparatoru Konstantin’in, İslamiyeti yaymak için savaşan Abbasi Halifesi Velid’in oğlu Abbas’ın izlerine rastlarsınız.

Selçuklu Türklerinin bu topraklarda Haçlı Orduları ile savaştığını, 1176 yılında Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan II. Kılıçarslan’ın Myriokephalon savaşı ile Yalvaç’ı Türk egemenliğine kattığını, Oğuz boylarından Emir Boyu’nun Yalvaç Bey önderliğinde, Antiocheia'ya yerleştiğini ve şehrin Yalvaç adıyla anıldığını öğrenirsiniz.

Moğolların istilasından sonra şehrin yönetiminin Hamitoğlu Beyli­ği’ne, geçtiğini, 1400’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'na katıldığını, Hamit Sancağı adı ile Konya'ya, Isparta Sancağı vasıtasıyla Bursa'ya, 1840 yılında kaza haline gel­dikten sonra yeniden Konya'ya, Cumhuriyetin ilanından sonra Is­parta'ya bağlandığını, 1864 yılında belediye teşkilatının kurulduğunu görürsünüz.

Bir film karesi gibi tarih canlanır gözlerinizin önünde ve kareler birer birer akar gider. Bu topraklarda insanlar doğmuştur ve ölmüştür. Ordular savaşıp yenmiş ve yenilmiştir, medeniyetler kurulmuş ve yıkılmıştır. Tümü tarihin içine gömülmüşlerdir. Ancak bize bıraktıkları tarihi bir iz, bir eser onları bugüne getirir ve bizleri de o günlere götürür.

İşte bu tarihi zenginlik içindeki şehrin çevresinde, etrafı surlarla çevrili, antik çağdaki en büyük şehirlerden olan, egemenlik alanı yaklaşık 800 kilometrekare olduğu söylenen Antiokheia harabelerine rastlarsınız. Şehre İmparator Hadrianus Döneminde yapılan 24 m. genişlikte ve 11 m. yükseklikte olduğu belirlenen en görkemli batı kapısından girdiğinizde, kalıntılar üzerinde yazılarıyla ve figürleriyle geçmiş karşınıza çıkar.

Antiocheia şehrinin en yüksek yerindeki do­ğal kayalık alan Ana Tanrıça Kybele'nin tapınma yeri olarak kullanılmış, daha sonraki dönemde aynı yere imparator Augustus'un Roma kolo­nisini kurmasından sonra, onun adına dönemin en görkemli tapı­nağı olan Ay Tanrısı Men adına bir tapınak yapılmıştır. Bizans döneminde bu alanın açık hava kilisesi olmuştur. Şehrin merkezine yakın bir tepenin yamacı­na inşa edilen ve Roma Dönemi'nde genişletilmiş ve 15 bin kişilik bir kapasiteye ulaşmış tiyatroyu görürsünüz. Tiyatronun hemen arkasında daha önce Dionysos Tapınağı olarak kullanılan yapı üze­rine inşa edilmiş bir Bizans kilisesine rastlarsınız. Ayrıca şehrin kuzey-batı köşesinde oldukça büyük bir Roma ha­mamı karşınıza çıkar.

İlçe sınırları içinde yer alan Hoyran Gölü içerisinde yer alan Limneia adasında etra­fı çeviren sur duvarlarından başka, Tanrıça Artemis adına inşa edilen bir tapınak ve diğer yapıların kalıntıları mevcuttur. Ayrıca göl kenarında yekpare kayalara oyulmuş Likya kaya mezarlarına vardır. Şehir merkezinde Hamitoğlu Beyliği zamanında yapılmış Devlethan camii’ni diğer adıyla Ulu cami, Osmanlı döneminden kalma Heydanoğlu Camii’ni görürsünüz.

Tarihi eserler yanında doğal güzellikleri de görülmeye değerdir. Gazniri Mevkii, Gemen Korusu, Düzkır Orman Alanı ve Hisarardı ile ilçe sınırları içindeki Değirmen Önü Mağarası, Akar Donar Mağarası ve Ayıini Mağarası, doğal mağara olarak gezilecek görülecek yerler arasındadır.

Yalvaç tarihin ve doğanın cömert davrandığı nadir şehirlerden biridir. Büyük şehirlerde her geçen gün kaybettiğimiz geleneklerimizi yaşarsınız. Şehrin sokaklarında, kah bir mahalle fırınında ortaklaşa hamursuz yapan ve peynirli baklava pişiren kadınları, kah bir düğün için helva karıştıran güleç yüzlü insanları görürsünüz.

Pek tabii ki şehri bu satırlarda tümüyle anlatmak mümkün değildir. Gezmeniz ve yaşamanız, bir mahalle fırınında yöresel şivesiyle konuşan güleç yüzlü kadınların size ikram ettiği hamursuzu tatmanız, mümkünse her temmuz ayında geleneksel hale gelen belediyenin düzenlediği Yalvaç Festivali’ne katılmanız gereklidir.

Daha ne diyelim o zaman, gelin bir gün Yalvaç’a gidin.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ünal bey; iki yıl önce Konya / Mevlâna'yı anma töreninden dönerken uğramıştık Yalvaç'a. Pazarı da varmış o gün. Genleriyle oynanmamış sebze ve meyvelerinde, hattâ bakliyatlarında aklımız kalmıştı. Taşıyabileceğimiz kadarını aldık tabii. Ömrüm boyunca aldığım en güzel kimyonu o pazarda bulmuştum. Tura katılan bir hanım bizi tanıdık bir pastaneye götürdü pazardan sonra. Pastane sahibi bir otobüs insandan para almayarak bizi hem şaşırttı, hem de duygulandırdı. Anadolumun bozulmamış köşelerini görmek bana umut veriyor. Yalnız; Konya ile Yalvaç arasında sayılacak kadar az ağaç olmasına üzülmüştüm. Yalvaç Antalya arası bu açıdan daha iyi. Saygı, sevgi ve selamlarımla...

Tülin Aksoy 
 20.07.2010 21:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 416
Toplam yorum
: 86
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 778
Kayıt tarihi
: 19.02.10
 
 

Tarım, Gıda, Ormancılık, Çevre, Örgütlenme ve Proje konularında çalışmalarda bulunmaktayım. Öncel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster