Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
376
 

Gene acele ediyoruz...

Gene acele ediyoruz...
 

Görsel kaynak: injoydesign.com


Orta yerde bir boşluk varsa bu boşluğu dolduracak “bir şey” mutlaka vardır. Gök kubbenin altında boş yer, boş alan, boş hacim, boş mevkii yoktur. Tüm boşluklar bir şekilde doldurulur.

Öğretmenin öğrencileriyle ders arasında sohbet ederken bu cümleyi söylediğinde hınzır öğrencilerden biri “öğretmenim bardağınız boşalmış, doldurayım mı?” diye sordu.

Öğretmen zekî öğrencisine gülerek baktı.

- Doldur bakalım.

Öğrenci yüzünde hınzır bir gülümseme ile bardağı doldurup öğretmenine ikram etti.

Öğretmen teşekkür ederek bardağı eline aldı ve diğer öğrencilerine gösterdi.

- Şu anda bu bardakta hava ve su yer değiştirmiş durumdadır.

Gülümseyerek hınzır öğrencisinin yüzüne baktı. Öğrenci yapmak istediği hınzırlığa hınzır bir yanıt almıştı. Düştüğü duruma önce kendisi güldü, sonra diğer arkadaşları...

Öğretmen gülüşmelerin ardından ciddiyetle devam etti.

- Siz havayı görmüyorsunuz diye havayı yok sayamazsınız. Arkadaşınız bir anlık aceleyle aslında en belirgin, en düşünülmesi gereken, önemli bir detayı atladı. Aslında benim tuzağıma düştü, çünkü ben cümleyi söylerken parmağımı boş bardağın kenarlarında gezdirdim. Sizi boşluğa şartlandırdım. Arkadaşınız zekasını kullanarak hem espri yaptı hem de bana boş alanlar olabileceğini göstermek istedi.

Öğrenci mahcubiyet içinde başını öne eğdiğinde öğretmen onu teselli eder gibi konuştu.

- Utanmana gerek yok, bu tuzağa aslında hepiniz düşmüştünüz. Senin tek kusurun zekanı kullanırken aklını unutman oldu. Durumu muhakeme etmeden, daha önce yaptığımız deneyleri unutarak konuştun. Kıvrak zekân sana anti-tez kararını dikte ettirdi. Karar anının aklın durduğu an olduğunu da unutmuş oldun. Yani acele ettin. Oysa size daima “karar vermeden önce düşünün, acele etmeyin” diye tembihlerim. Siz hala acele ediyorsunuz, çünkü bildiğinizi zannediyorsunuz. Size “hiç bir şey göründüğü gibi değildir” dediğimde siz bana bakıp göründüğüm gibi olmayabileceğimi düşünüyorsunuz. Oysa bana değil önce kendinize, sonra çevrenize bakmalısınız.

Öğretmen aylar süren eğitimi bu sohbetle özetlemişti. Öğrenciler bu iletişim dersini hiç unutmadılar. Daha sonra Lao Tsu’ nun bildik öyküsünü bir kez daha anlattı.

Bu öyküyü daha önce Acele etmeyin başlıklı yazımda anlatmıştım. Bir kez daha anlatmayayım.

O sohbette alınan dersler çok fazla. Ben sadece bir tanesini örneklemek istiyorum.

İletişim bir sanattır. Evet bence iletişimin sanat dalları arasında hatırı sayılır bir yeri vardır.


Bir öğretmen öğrencisiyle “öğretmek üzere” iletişim kurar. Sanatı güzel kullanırsa öğrencisini güzel yetiştirir.

Bir anne/baba çocuğuyla “yetiştirmek üzere” iletişim kurar. İletişim sanatı güzel kullanılırsa iyi bir evlat yetiştirilir.


Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz ama, sanırım “pozitif iletişim” bu örneklerle yeterince anlaşılmıştır.

İletişim sanatı pozitif amaçlarla kullanıldığı gibi negatif amaçlarla da kullanılabilir. Negatif iletişimin en güzel örneklerini son yıllarda fazlasıyla yaşıyoruz.

İletişimin pek çok yöntemi var. Eğer iletişim iki kişi arasında yapılıyorsa sözler, ses tonlamaları, beden dili, mimik ve jestler iletişimin kalitesini ve etkisini belirler.

Bir kişi, pek çok kişiyle iletişim halinde ise (örneğin konferans veriyorsa) yine aynı öğeler kaliteyi ve etkiyi belirler.

Bir kişi iletişim enstrümanlarını iyi kullanıyorsa kişiyi ya da kitleyi tam istediği gibi yönlendirir. Eğer pozitif bir amaç taşıyorsa alınan sonuç da pozitif olacaktır. Ama ya değilse?

Evet “ama ya değilse?” sorusu bize negatif iletişimi işaret ediyor. Sorunun vurgusu içimizde kuşku uyandırıyor.

Bu soru ile çevrenizde sizinle kurulan iletişimlerin bazılarının negatif iletişim olabileceği kuşkusunu yaratmış olurum. Eğer yarattıysam mutlu olurum, çünkü söz etmek istediğim şey budur...

Negatif iletişim tekniklerine çok sık rastlıyoruz. Gazete başlığına bakıyorsunuz görüyorsunuz. Tv’ da haber izliyorsunuz görüyorsunuz.

O kadar fazla örnek var ki, herhangi bir gazetenin başlıklarına bakın, “okuyanı koşullandıran haber başlıklarını” derhal görürsünüz.

Herhangi bir haber programını izleyin, spikerin mimik ve jestlerinden negatif iletişimi derhal yakalarsınız.

Tüm bu çabalar size ne düşüneceğinizi öğretmek içindir. Sizinle şartlandırma iletişimi kurulmaktadır.


Burada ve toplumun içinde çok tartışıldığı için Ergenekon örneğini vermek istiyorum.

Öyle haberler, öyle güzel şartlandırmalarla veriliyor ki insanlar derhal yargısız infazlara başlıyorlar.

Öyleleri var ki, yazdıklarını baktığınızda Ergenekon’ un tüm detaylarına hakim oldukları, hatta sorgularda bile bulundukları izlenimi ediniyorsunuz.

Yazan kim? Sıradan bir vatandaş! Gizemli iddialarla, gizemli cümlelerle satır aralarında “ben neler biliyorum neler” havasındalar.

Bildikleri sadece “böyle bilmesini ve böyle düşünmesini isteyenler tarafından” ortaya konmuş verilerdir. Bu kişilerin görevleri "bu verilerle yemlenip” kamuoyu oluşturmaktır.

Bu da karşılıksız olmuyor tabi ki, işin ödülü “bilgili, entelektüel ve aydın” görünmek oluyor.

Bunun tersi olan durumlar da var tabi.


Bana kalırsa bu konuda “keskin hatlarla” konuşarak acele ediyoruz.

Bir yargı süreci içindeyiz.

12 Eylül yargılamalarını hatırlayın. Yetmiş iki suçtan idam isteğiyle yargılanıp 20 sene sonra beraat edenleri ne çabuk unuttuk? Toplum daha cunta döneminin yargı yaralarını saramadan biz gene (halk olarak) yargısız infazlara başladık.

O zaman da böyle yapmamış mıydık? O zaman da bize suçlu diye gösterilenlere topluca küfür etmedik mi?

Peki, kaçımız bu düşüncelerimiz için ömrünün büyük kısmını suçsuz yere hapiste geçiren, işkenceler gören bu insanlardan özür dilemeyi düşündük ya da diledik?

Ya suçsuz yere infaz edilenler? Bunların ailesinden özür dilendi mi?

Beyler, bayanlar; orta yerde dönenlere bakarak insanları yargılayıp, üstüne üstlük infaz etmeyin ya da beraat ettirmeyin. Olan bitenden fikir sahibi olun, ama bilmediğiniz konular için kesin hükümler vermeyin. Yaptıklarınız sadece bilgi kirliliği yaratır, başka bir şey değil.

Tutun ki bu gün suçladığınız insanlar yarın beraat ettiler. Ya da suçsuz dediğiniz insanlar hüküm giydiler.

Nasıl özür dileyeceksiniz? Bu durum sizde vicdan yarası açmayacak mı? Buna gerek var mı?

Bu durumda vicdanınız kirli iletişimin kurbanı olmayacak mı?

Bu sadece Ergenekon davası için geçerli değil, gündemi kapladığı için örnek olarak verdim. Magazin programlarına bile bu gözle bakmalıyız. Bizlere sadece “bilmemiz gerekenler” anlatılıyor. Gösterilmeyenleri görmeye çalışalım, gösterilenleri herkes görüyor zaten.

Acele etmeyelim. Hiçbir şey gördüğümüz gibi değildir.

Bu kadar karmaşık ilişkiler içinde hüküm vermek bize düşmez.

Yazının başındaki “boş bardak” örneğini iyi düşünün:

Orta yerde bir boşluk varsa bu boşluğu dolduracak “bir şey” mutlaka vardır. Gök kubbenin altında boş yer, boş alan, boş hacim, boş mevkii yoktur. Tüm boşluklar bir şekilde doldurulur.

Bardakta hava ile su yer değiştirir.
Devlette ise demokrasi ile cunta...

Parmağın neyi gösterdiğine iyi bakın...

Ve acele etmeyin...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aslında ben senin sıklıkla sayfandayım da, pek sesim çıkmıyor. Velakin sen benim yüreğimdesin, hiç çıkmıyorsun ;)

Alptekin YILDIZ 
 18.01.2009 2:31
Cevap :
Karşılıklı olarak gönülden gönüle ağırlanmak, başka bir gönülde yer bulmak çok güzel bir duygu sevgili Alptekin. Değil mi? Seni seviyorum genç dostum. Sevgiyle...  18.01.2009 11:03
 

"Orta yerde bir boşluk varsa, o boşluğu dolduracak bir şey mutlaka bulunur" demişsiniz. Bizde "adam" boşluğu vardı, iktidardakiler gelip o boşluğu doldurdu. Şimdi de parmakları ile bir şeyleri işaret ediyorlar, bazı kesim de sadece onu görüyor. Gösterilenin ardını görmeye çalışmak emek ve dikkat ister, akıllı olmak gerek. Çok konuşan çok yanılır derdi babaannem :)) Bazı kesimlere az konuşmalarını ve acele etmemelerini ben de öneriyorum. Sevgiyle sağlıkla kalın.

Nilgün Akad 
 17.01.2009 13:15
Cevap :
Sizin yazılar içindeki "sihiri" bulma yeteneğinize hayranım sevgili Akad... Evet, parmak nereyi işaret edip neye şartlandırıyor, bunu anlamak lazım. Anladıktan sonra idrak etmek lazım. İdrak ettikten sonra da zaten vara-yoka konuşamaz insan.:-)) Acele etmeyelim, tabloyu görelim, sonra paylaşalım... Yanılgılarımız bizi utandırmasın. İnsanın en büyük utancı yanılgılardan gelir. Beni anladığınız için teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum...  17.01.2009 14:54
 

Arabanı tamir ettirmek için git sanayiye, kaportacı anlatsın sana; Ergenekon'u, küresel ısınmayı, Amerikan emlak piyasasını ve krizi, hatta biraz daha zorlarsa kuantum fiziğini... Çık ordan, geç manava, dakikalarca dinle; BOP'u, İsrail'i, AB'yi... Kuruyemişçiyi falan ben saymayayım artık... (Berberler genelde pasifist olduklarından, doğru örnek olmaz diye saymadım)... Herkesin herşeyi hem de en iyi bildiği bir memlekette, kime aceleci olmamasını söylüyorsun ki... Erken kalkan "bugün kimi aydınlatsam" diyerek çıkıyor sokağa. Vatandaşta bilginin lebi derya olduğu bir ülkede gazeteci de daha üst perdeden iddia eder tabi Abi :)

Alptekin YILDIZ 
 17.01.2009 2:46
Cevap :
Sabah sabah çok güldürdün beni sevgili Alptekin. Bilgiç ve yarıbilge toplumun tüm katmanlarını bir solukta anlatmışsın. Dünyanın hiç bir ülkesinde bu kadar "derin devlet uzmanı" yoktur ve sanıyorum ki dünyanın hiç bir yerine derin devlet uzmanları üstperdelerden internet bilgiçliği yapmazlar. 12 Eylül sonrasında da böyleydi, ne yazık ki çamur atılmış insanlar kendilerini (beraat etmelerine rağmen) bu çamurdan kurtaramadılar. Çamur atanlar ise attıkları çamurdan hiç utanç duymadılar. Bu kadar deneyime rağmen koca koca bilgiçler hala çamurlu yorumlar yapıyorlar ve hiç çekinmiyorlar. Ne diyeyim... Ancak "acele etmeyin" diyebildim. Seni sayfamda görmek güzeldi sevgili Alptekin... Sevgilerimle.  17.01.2009 9:54
 

Biz her şeyi çok çabuk tüketen bir milletiz. Bugün göklere çıkardığımızı yarın yerin dibine batırabiliyoruz. Ya da tam tersi olabiliyor. Bunu yaparken de her şey normalmiş gibi davranıyoruz. Yanlış kararlar,hatalı davranışlar gündelik , önemsiz olaylar gibi geçiştirildikçe insanlar sadece görünene inanmaya devam edeceklerdir. Görülmeyeni görmeye çalışmak, siz de takdir edersiniz ki bir kültür gerektirir. Türkiyedeki bugünkü iktidarı düşündüğümüzde, görünenin ardındaki gerçeği kaç kişinin gördüğü sizce de belli olmuyor mu?

Melek Koç 
 15.01.2009 21:40
Cevap :
Herşeyi tüketiyoruz, buna alıştım da sevgili Çoruh, yargılarla, deikodularla, kulaktan dolma bilgilerle, taraflı yayınlarla "insan tüketmeye" alışamadım. Laf nereye gider, kimi incitir, kimin hayatını mahfeder... Bunlar hiç düşünülmüyor, hiç... Çala kalem ver-veriştir... Ne güzel değil mi? Peki bunu ne için yapıyoruz? Hiç bir şey için... Sadece "ben biliyorum muş" gibi davranmak için. Evet, bu güne baktığımızda "görünenin ardındaki gerçeği" pek az kişi görüyor, haklısınız... Dün göklerde gezenler bu gün yerle bir oldu, bu gün göklerde gezenler gökyüzünün tapusunu mu alacaklar? Bari bu gerçeği görsek, değil mi? :-) Güzel yorumunuz için teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  15.01.2009 21:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 1679
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2042
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

Yaşayacağım yıllar yaşadıklarımdan daha az... Öyleyse "adam gibi yaşamalı" diye düşünüyorum. Kola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster