Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

06 Mayıs '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
163
 

Geral Gaus’un Meşrulaştırıcı Liberalizmi

Gerald Gaus, ortak akıl liberalizminin çok özgün bir versiyonunu geliştirmiştir ve bunu öylesine felsefi bir incelikle yapmıştır ki bu nedenlerden dolayı dikkate şayandır. Teorisini geliştirirken meşrulaştırma (justification) kavramını sıkça kullandığı için kendi liberalizm versiyonunu meşrulaştırıcı (justificatory) olarak nitelendirir. Ancak, Gaus’un ortak akıl liberalizminin önemli ölçüde farklı olduğu iki yön vardır. Diğer ortak akıl liberallerinin çok daha dikkatli ve eksiksiz bir ahlaki talep argümanı geliştirir ve kullanır. Ortak akıl liberalizminin birçok versiyonu konsensüs teorileri olsa da, Gaus’unki bir yakınsama teorisidir. Aradaki farkları birazdan göreceğiz.

Gaus hakkındaki incelememde, asıl olarak Justificatory Liberalism adlı kitabını esas alacağım. Zaman zaman da Gaus’un Kevin Vallier adlı öğrencisiyle yazdığı daha güncel bir makaleye göndermeler yapacağım: “The Role of Religious Convictions in a Publicly Justified Polity.” Bu makale, kitapta üstü kapalı kalan bazı noktaları açığa koyar ve belirsiz kalan bazı noktaları netleştirir.

Gaus’un ortak akıl liberalizminin merkezinde, tıpkı ortak akıl liberalizminin bütün formlarında olduğu gibi, baskıcı yasaların meşru olabilmesi için karşılanması gereken koşulların bir değerlendirmesi ve vatandaşların önerilen bir baskıcı yasayı desteklemesinin hoş görülebilir olması için karşılanması gereken koşulların bir değerlendirmesi yer alır. Gaus’un çalışmasının hiçbir kısmında, değerlendirmesinin sadece modern demokratik devlet için değil bütün devletler için geçerli olduğunu söylemese de, bu değerlendirme eğer doğruysa bütün devletler için geçerlidir. Bu değerlendirme, baskıcı yasaların ahlaki olarak meşru olabilmek için karşılaması gereken koşulları ve önerilen bir baskıcı yasayı desteklemenin, ahlaki olarak hoş görülebilir olabilmesi için karşılanması gereken koşulları ifadelendirmek iddiasındadır. Bu nedenle, modern demokratik devlet ve Gaus’un yasanın meşru ve yasaya sunulan desteğin hoş görülebilir olabilmesi için önerdiği koşullar arasındaki bağlantı, bu koşulların modern demokratik devlete uygulanması üzerine kurulu değildir; modern demokratik devlet fikrinin, diğer devlet türlerinin aksine, bu koşulları içermesi veya ima etmesi üzerine kuruludur. Modern demokratik devlette bu meşruluk koşullarını karşılamayan bir yasa, hem modern demokratik devlet fikrine uygun değildir, hem de ahlaki olarak kabul edilemezdir; modern demokratik devlette bu yasaya sunulan politik destek için de aynı şey geçerlidir.

Gaus, burada atıfta bulunduğum makalesinde, baskıcı yasaların kabul edilebilir olması için karşılanması gereken koşullar ve bir baskıcı yasayı politik olarak desteklemenin hoş görülebilir olması için karşılanması gereken koşullar hakkındaki konumunu, “meşrulaştırıcı liberalizmin temel taahhütlerinden birinin” Özgürlük İlkesi olduğunu ifade ederek açıklamaya başlar. Bu ilke uyarınca, “özgürlüğün norm olması gerekir; özgür ve eşit insanlara duyulan saygı, baskının her zaman için özel bir meşrulaştırmaya ihtiyaç duymasını gerektirir. Meşru olmayan baskı her zaman için yanlıştır.” Gaus, Justificatory Liberalism kitabına, saygının neyi gerektirdiğini ifade ederek değil, birine ahlaki bir talepte bulunmanın hangi koşullar altında hoş görülebileceğini ifade ederek başlar. Gaus’un düşüncesi hakkındaki incelememe, önce bu argüman çizgisini açıklayıp daha sonra da bir eleştirisini sunarak başlayacağım. Bunun ardından da saygı argümanını sunup bir eleştirisini sunacağım.

Ahlaki Bir Talepte Bulunmanın Koşulu

Gaus, ahlakın “bir talepler veya gereklilikler sistemi” olduğunu söyler. Bu tanımlamanın yorumlarından biri, ahlakın yükümlülüklerden oluştuğudur. Bundan kasıt, bir şeyi yapma yükümlülüğüm varsa, bunu kendim için iyi bir şey olduğundan değil, ahlaken gerekli ya da benden talep edilen bir şey olduğu için yaptığımdır. Ancak, Gaus’un zihnindeki şey bu değildir. Ahlakı, objektif bir yükümlülükler sistemi olarak değil, merkezi olarak “taleplerde bulunmayı” içeren bir toplumsal pratik olarak düşünür. Bu elbette ki her türlü talebi değil, ahlaki talepleri içerir. Gaus’un dikkat çektiği gibi, paramı kendisine vermemi isteyen bir soyguncu, benden bir talepte bulunur, ama bu ahlaki bir talep değildir. Ahlaki talepler, daha geniş bir sınıfın içindeki bir türdür. Gaus, ahlaki talepleri diğerlerinden neyin ayırt ettiğini açıklamakla zaman kaybetmez. Birinden ahlaki bir talepte bulunmanın hoş görülebilmesi için karşılanması gereken koşullara odaklanır.

Hakkında negatif bir ahlaki yargıya sahip olduğumuz biri için “daha aklı başında olmalıydı” dediğimizde, gayri resmi olarak koşulu ifade ederiz. “Kendi ahlaki talebinizin göz ardı edilmesi nedeniyle bir başkasını suçlamak ya da rahatsızlık duymak, yalnızca o kişi daha aklı başında davranması gerekirken ahlaki talebi görmezden geldiğinde uygundur. Bu reaksiyonlar, bebekler veya ilgili norm, kural ya da ilkeyi bilmeyebilecek olanlar için uygunsuzdur.” Bebeklerin daha aklı başında olması mümkün olamayacağına göre, daha aklı başında olmaları beklenemez.

Peki ama bir kimsenin daha aklı başında olması gerektiğini söylerken işaret ettiğimiz fenomen nedir? Gaus aşağıdaki açıklamayı sunar:

Ahlaki talepleri görmezden gelme kusuru … kişilerin, normu kabul etmek ve ona uygun hareket etmek için bir nedene sahip olduklarını, ama bu nedene dikkat etmediklerini varsayar. Normu kabul etmeleri için bir neden yoksa, onları bu norma uygun hareket etmemekle suçlamamız ya da bundan rahatsızlık duymamız uygunsuzdur… Betty’nin normu kabul etmek için iyi bir nedeni yoksa, Alf’in talep ettiği şeyi yapmak için de bir nedeni olmaz. Bu, ‘daha aklı başında olmalıydı’ durumuyla aynı değildir. Ahlaki bir talepte bulunmak için, Alf’in bu talebin Betty tarafından kabul edilmesi için ortada bir neden olduğunu iddia edebilmesi gerekir.

Gaus, Alf’in Betty’e ahlaki bir talepte bulunmasının, yalnızca Betty’nin bu talebi tasvip etmesi durumunda hoş görülebileceğini öne sürmediğini vurgular. “İnsanlar inatçılık, bencillik, tembellik, huysuzluk ya da kafa karışıklığı yüzünden de bir talebi tasvip etmeyebilir. İnatçı biri olan Betty’nin, Alf’in ahlaki taleplerinin hiçbirini tasvip etmemesi” Alf’in bu ahlaki talepleri yöneltmesinin önünde bir engel değildir. Gerekli olan şey, Betty’nin Alf’in ahlaki taleplerini tasvip etmesi değildir, bu talepleri tasvip etmek için bir nedeninin olmasıdır. Gaus’un “bir nedeni olmak” ifadesinden anladığı şekliyle, insan bir ahlaki talebi aktüel olarak kabul etmeksizin, o talebi kabul etmek için bir nedene sahip olabilir. Gaus, bu ifadeyi kullanırken neyi kastettiğini açıklarken, epistemolojinin derinliklerine iner ve bizim de onu takip etmemiz gerekir.

Ama bunu yapmadan önce şu notu düşmeme izin verin: Gaus’un kendi liberalizmini geliştirirken takdire şayan özelliklerinden birinin, kullandığı epistemolojiyi dikkatlice ifadelendirmesidir. Ortak akıl liberallerinin metinleri, “meşrulaştırılmış,” “rasyonel,” “makul,” “tamamen rasyonel,” “kabul edilebilir” gibi bir sürü epistemik kavramla doludur. Ama, bu yazarlar nadiren bu çok sık kullandıkları terimleri açıklama zahmetine katlanır. Gaus, o kalabalığın arasından sıyrılan bir isimdir.

Gaus’un Kapalı Meşrulaştırma Kavramı

Gaus, bir önermeye inanmanın gerekçelendirilmesi kavramını açıklayarak başlar. Şunu deneme amaçlı bir açıklama olarak düşünün: Alf’in, P’ye inanmasının meşru olabilmesi için inançlar ve nedenler sisteminin bir parçası olan iyi bir neden (R) temelinde P’ye inanması gerekir. Ancak bunu şu nedenden dolayı yapamaz: R tek başına Alf’in P’ye inanması için iyi bir neden olabilse de, Alf’in inançlar ve nedenler sisteminde P’ye inanmaması ya da inanmayı reddetmesi için iyi bir neden teşkil eden başka unsurlar olabilir. R* adını vereceğimiz bu tür bir neden, R için kazanan olacaktır. Buna karşın, Alf’in R* nedenine yenilgiye uğratan bir nedeni de olabilir. Gaus’un bu durum için şu açıklamayı yapar: Alf’in P’ye inanmasının meşru olabilmesi için inançlar ve nedenler sisteminin bir parçası olan ve bu sistemde nihayetinde yenilgiye uğramayan iyi bir neden (R) temelinde P’ye inanması gerekir.

Gaus, tespitinde bu noktaya ulaştıktan sonra, benim de haklı bulduğum bir biçimde, bütün inançların diğer inançlar temelinde oluşmadığını savunur. “Kendiliğinden” olarak nitelendirdiği bazı inançların da olması gerekir. (Ben kendi adıma, başka inançların “aracılık etmemesi” nedeniyle bu tür inançların “doğrudan” olarak nitelendiriyorum.) Bu tür inançların olduğu yönündeki argüman sağlam olsun veya olmasın, başka inançlar temelinde sahip olmadığımız inançlarımızın var olduğu muhakkaktır. Şu anda uyanık olduğum inancım, bunun bir örneğidir.

Gaus, “bir inancın nedeni” ifadesini şu şekilde anladığımızı ifade eder: Bir inancın nedenini ya belirli bir deneyim olabilir ya da insanın inandığı bir önerme olabilir; buna göre, şu anda bilgisayara baktığıma inanmamın nedeni, halihazırda yaşadığım algısal deneyimdir. Ne yazık ki bu önerme, Gaus’un insanın P’ye inanmasının meşru olabilmesi için sadece iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olmasının değil, aynı zamanda bu neden temelinde P’ye inanması gerektiği yönündeki ısrarıyla uyuşmaz. Gaus, P’ye Q temelinde inanmayı, P’yi Q’dan çıkarsamakla eşitler. Bu durumda, söz konusu meşrulaştırma türünü, çıkarımsal meşrulaştırma olarak nitelendirir. Ancak bir bilgisayara baktığım şeklindeki mevcut algısal deneyimim ve bir bilgisayara baktığıma inanmam arasındaki bağlantı ne olursa olsun, bağlantı bunlardan ikincisini ilkinden çıkarsamam şeklinde kurulmaz. Daha sonra söyleyeceğim hiçbir şey bu noktaya bağlı olmayacağı için, bunu geçelim.

Deneyimlerimizi inançlarımızın nedenleri arasına katıp katmadığımız, neyi değiştirir? Hiçbir şeyi değiştirmediğini varsayalım. Gaus’un bir şeye inanmanın meşrulaştırılması kavramı üzerine yaptığı değerlendirme, bir nedene dayalı olmayan hiçbir inancın, meşrulaştırılmış bir inanç olmayacağı sonucuna ulaşır. Bu yaklaşım, kendiliğinden (doğrudan) inançlara uygulanamaz. Kendi inançlarımızdan bazıları bir nedene dayanmıyorsa, bunlara inanmam, iyi ve yenilgiye uğramayan bir neden temeline değildir. Neden bu meşrulaştırma kavramını ulaştığı sonucu kabul edip yolumuza devam etmeyelim?

Meseleyi bu şekilde sonlandırırsak, son derece paradoksal bir çıkarımı kabul etmek zorunda kalırız. P’ye R temelinde inandığımı, R’nin P için iyi bir neden olduğunu ve R’nin inançlar sistemimde yenilgiye uğramadığını varsayalım. Bu durumda, Gaus’un inancın meşrulaştırılması anlayışına göre, P’ye inanmam meşru olur. R’nin doğrudan bir inanç olduğunu varsayalım. Nedenler inanılan önermelerle sınırlandırılırsa, Gaus’un inancın meşrulaştırılması açıklamasına göre, R’ye herhangi bir nedenden dolayı inanmadığım için R’ye inanmamın meşru olmadığı sonucuna ulaşırız. Buna karşın, inanmamın meşru olmadığı bir nedene (yani R’ye) dayanıyor olsa bile, P’ye inanmam meşrudur. Bu en hafif ifadeyle paradoksaldır.

Bir bilgisayara baktığıma inanmamın nedeninin, bir bilgisayara bakma deneyimim olduğunu söyleyebileceğimize göre, Gaus’un inancın meşrulaştırılması açıklamasının buna nasıl uygulanabileceğini ya da uygun adaptasyonlarla, bir bilgisayara baktığım yönündeki doğrudan (kendiliğinden) inancıma nasıl uygulanabilir hale getirilebileceğini göstermesi beklenir. Gaus’un, bu deneyimimin inancım için iyi ve yenilgiye uğramayan bir neden teşkil ettiğini göstermesi gerekir. Ama bunu yapmaz. Bunun yerine, doğrudan inançların – bazılarının – kendi kendini meşrulaştırdığını söyler.

Kendi kendini meşrulaştırma kavramına getirdiği açıklama, kısa ve düşüncesizce bir açıklamadır. Şimdiye kadar üzerinde durduğu meşrulaştırma türünü, çıkarımsal meşrulaştırma olarak nitelendirirken; doğrudan inançların sahip olduğu meşrulaştırma türünün, bilişsel etkililik meşrulaştırması olarak nitelendirir. Bu meşrulaştırmayı şu şekilde açıklar: “Bu tür kendiliğinden inançlara sahip olanların ve şüphe duymalarına neden olacak bir neden ortaya çıkana kadar bu inançlara göre hareket edenlerin, inançların meşrulaştırması için tamamen ikna edici ve hiçbir itiraza yer bırakmayan nedenler arayanlardan epistemolojik olarak daha iyisini yapabileceğini varsaymak, son derece makuldür.” Bana göre, Gaus’un zihninde bir şeylere inanmanın meşru görülebilmesi için onun iyi bir nedeni olan başka bir inanca dayanması gerektiği fikri öylesine hakim ki doğrudan inançlarımızdan bazılarının nasıl meşrulaştırılabileceği hakkında alternatif bir meşrulaştırma kavramını idrak edebilmekte zorlanıyor.

Epistemolojinin Uygulanması ve Ek Epistemoloji

Gaus’un epistemolojiye başvurmasının nedenini hatırlayın. Bir kişiye ahlaki bir talepte bulunmanın hoş görülebilmesi için karşılanması gereken koşulları ifade etmenin, epistemik kavramların kullanılmasını gerektirdiğini ortaya koyan Gaus’un, geliştirdiği meşrulaştırma kavramını nasıl kullandığına bakalım.

Bir kişiye ahlaki bir talepte bulunmanın yalnızca her iki tarafın da kabul etmesi koşuluyla hoş görülebileceğini öne süren “popülist” önerme, fazla esnek olduğu için reddedilmelidir. Zira, Bett’nin hiçbir iyi nedeni yokken, sadece her iki tarafın da kabul etmesiyle Alf’e ahlaki bir talepte bulunmasına izin verecektir. Şimdiye kadar geliştirilen epistemoloji göz önünde bulundurulduğunda, kendiliğinden ortaya çıkan alternatif şudur: Betty’nin Alf’e ahlaki bir talepte bulunmasının hoş görülebilmesi için her iki tarafın da bunu kabul etmesi ve bu kabulün, çıkarımsal bir şekilde meşrulaştırılması ya da kendi kendini meşrulaştırması gerekir.

Gaus, bu önermenin, ilk baştaki “popülist” önermeden sadece biraz daha iyi olduğunu düşünür. Çünkü, bir kişi “ahlaki bir talep olarak B’yi kabul etmesi için kusursuz nedenler sunulsa bile, bu nedenler ile B talebi arasındaki doğru bağlantıyı kurmakta başarısız olabilir. Burada … argüman, meşrulaştırılmış bir inançla sonuçlanmamıştır.” Örneğin, Betty’nin Alf’e kadın felsefecilerin de eşit kadro fırsatına sahip olması gerektiği yönünde kusursuz nedenler sunar, ama “normu kabul etmeyi reddeder; örneğin kadınların felsefeden anlamadığında ısrar eder ve Betty’nin ileri sürdüğü her argümanın, bir şekilde hatalı olması gerekir. Bu, Betty’nin Alf’e bu norm hakkında ahlaki bir talepte bulunamayacağı sonucunu mu getirir?... Betty’nin Alf’in daha aklı başında olması gerektiğini söylemeye kesinlikle hakkı vardır.”

Bu problemin üstesinden gelmek için, Gaus, “açık meşrulaştırma” kavramını ortaya atar. Daha önce açıkladığı kavram için “kapalı meşrulaştırma” terimini kullanır. Kişinin bir şeye inanmasının açık bir biçimde gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini sormak, epistemik koşulu belirli bir biçimde geliştirilirse neye inanacağını sormaktır.

Hangi bakımdan geliştirilmiş? Örneğin, Alf’in P’ye inandığını varsayalım. Bunu yapmasının açık bir biçimde meşru olup olmadığını belirlemek için, öncelikle Alf’in ne için neyin iyi bir neden teşkil ettiğiyle ilgili inançlarını belirleriz. Daha sonra, Alf’in nedenlerin apaçık gücü hakkındaki inançlarını korumaya devam ederken, bütün yeni bilgiler ve itirazları göz önünde bulundurmuş olsaydı P’ye inanmasının kapalı bir biçimde meşru olup olmadığını sorarız. Eğer meşruysa Alf’in P’ye inanması açık bir biçimde meşrudur; değilse P’ye inanması açık bir biçimde meşru değildir. “Açık meşrulaştırma, hareket noktası olarak Alf’in mevcut inanç sistemini alır.” Alf’in mevcut B inancını ele alalım. “Alf’in geçerli sistemi olan S’den başlayarak, açık meşrulaştırma şunu sorar: Mevcut durumda S’yi oluşturan inançlar göz önünde bulundurulduğunda, Alf’in R’nin artık B’yi meşrulaştırmayacağı yeni bir sistem olan S’ ile sonuçlanacak yeni bir neden olan R’ nedenini (belki de R nedeni, S’ sisteminden kaldırılmış olduğu için) kabul eder miydi?

Gaus, Alf’in P’ye inanmasının açık bir biçimde meşru olup olmadığını sormanın, eğer bütün yeni bilgileri ve itirazları göz önünde bulundurmuş olsaydı P’ye inanıp inanmayacağını sormakla aynı şey olmadığını vurgular. Gaus, Alf’in ne için neyin iyi bir neden teşkil ettiğiyle ilgili inançlarını korumaya devam ederken, bütün yeni bilgileri ve itirazları göz önünde bulundurmuş olsaydı P’ye inanmasının kapalı bir biçimde meşru olup olmadığı sorusunun yanıtını arar. Kendisi bunu şu sözlerle ifade eder: “Mesele, Alf’in bakış açısının inançlarını değiştirmeye izin verip vermediğidir, aktüel olarak bunu yapıp yapmaması değil.”

Gaus, incelemekte olduğumuz düşünce çizgisini şu şekilde tamamlar: Birine ahlaki bir talepte bulunmanın hoş görülebilmesi, bunu kabul etmesinin ve talepte bulunduğu kişinin de bunu kabul etmesinin açık bir biçimde meşru olduğunu düşünmesinin kapalı bir biçimde meşru olmasına bağlıdır. Betty’nin, Alf’e ahlaki bir talepte bulunmak istediğini varsayalım. Meşrulaştırmalarının, açık türden olması gerekir. Alf’in mevcut nedenler ve inançlar sistemini düşünerek, Betty’nin amacı, her şey göz önünde bulundurulduğunda Alf’in halen B’ye bağlı kaldığını göstermek olmalıdır. Açık meşrulaştırma, Alf’in şu anda sisteminin bir parçası olmayan inançlar için nedenlere sahip olmasına olanak tanır, ama Alf’in yeni nedenlere bağlılığı, geçerli sistemini yeni bilgilere göre revize etmesini temel almalıdır… Açık meşrulaştırma, Betty’yi Alf’in mevcut hatalarına, bunlar Alf’in inançlar sisteminin perspektifinden hatalar olduğu müddetçe, mahkum etmez.”

Şimdiye kadar yasalar hakkında hiçbir şey söylenmemiştir. Konu, bir kişiye ahlaki bir talepte bulunmanın hangi koşullar altında kabul edilebilir olduğuyla sınırlı kalmıştır. Gaus, Justificatory Liberalism adlı kitabının 10. Bölümünde, ahlaki talepten yasalara aralıksız bir geçiş yapar. Önerilen bir yasanın, iyi bir şey olup olmadığı değerlendirilirken, kişi genellikle sadece neden-sonuç ilişkilerini değil, ahlaki yargıları da kullanır. Önerilen bir yasayı desteklemek, açıkça olmasa bile kapalı bir biçimde, kendi vatandaşlarına ahlaki bir talep yöneltmesi anlamına gelir. Prensipte, bir kişinin önerilen bir yasayı destekleyerek vatandaşlarına ahlaki bir talep yöneltmesinin kabul edilebilirliğinin, bir kişinin bir başkasına ahlaki bir talepte bulunmasını kabul edilebilir kılan şeyden tamamen farklı olduğu söylenebilir. Gaus, durumun böyle olmadığını savunur. Bir yasayı destekleyerek vatandaşlara ahlaki bir talep empoze etmek ve bir tek kişiye ahlaki bir talepte bulunmak arasındaki açık farklılıklara rağmen, kabul edilebilirlik koşullarının temelde aynı olduğunu söyler.

Öncelikle, baskıcı yasanın meşruluğu ve baskıcı bir yasayı desteklemenin kabul edilebilirliği belirlenirken, bazı vatandaşlar konuyla ilgili olmadıkları için ayrı tutulur; Gaus’un “kamuoyu” olarak adlandırdığı şeye ait değildirler. Bunlar, “muhakeme yeteneğinde ciddi kusurlar bulunan” ve “birbirlerinin değerlerine derin bir düşmanlık ya da hürmetsizlik besleyen” kişilerdir. Hiç şüphe yok ki başka bazı vatandaşlar da kamuoyunun dışında tutulur; örneğin çocuklar. Gaus, kimlerin dışta tutulacağının ayrıntılarına girmez.

Yasanın meşruiyeti prensibi, şu şekildedir: Baskıcı bir yasa, sadece ve sadece kamuoyundaki herkesin bunu kabul etmesi açık bir biçimde gerekçelendirilebildiği takdirde meşrudur. Baskıcı bir yasanın desteklenmesinin kabul edilebilirliği prensibi de buna benzerdir: Baskıcı bir yasayı desteklemek, sadece ve sadece kişinin bunu kabul etmek ve kamuoyundaki herkesin bunu kabul etmesinin açık bir biçimde meşru olduğuna inanmak için iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olması koşuluyla kabul edilebilir. Bu kabul edilebilirlik koşulunu sağlamayı amaçlayan herkes, elbette ki kendisinin kamuoyunun bir üyesi olduğuna inanacaktır. Dolayısıyla, üyelerinin bu önerilen yasayı kabul etmesinin açık bir biçimde meşru olduğuna inandığı gruba kendisini de dahil edecektir.

Gauss, kamuoyunun üyelerinin yasayı kabul etmek için aynı nedene sahip olmasının ya da konu hakkındaki bilgisizliklerinin ortadan kaldırılması durumunda bu nedeni benimseyecek olmalarının şart olmadığını vurgular. Gerekli olan şey, herkesin iyi ve yenilgiye uğramayan bir neden sahip olması veya sahip olabilecek olmasıdır. Bu surette, genel meşrulaştırma kavramını, konsensüs kavramlarının aksine yakınsama kavramı olarak nitelendirir. Yakınsama kavramı, konsensüs kavramına oranla dini ve felsefi nedenlere kesinlikle daha ılımlıdır. Rawls, vatandaşların politik duruşlarını, dini veya felsefi kapsamlı doktrinlerine dayandırabilmesinin, yalnızca bu duruşları için ortak akıldan türetilmiş nedenlere de sahip olmaları durumunda mümkün olabileceğini söyler. Gaus’un genel aklın yakınsaması yaklaşımı, bu koşulu reddeder. Bunun, yakınsama yaklaşımını, konsensüs yaklaşımlarına tercih etmek için önemli bir neden olduğunu düşünüyorum.

Karşıolgusal Değerlendirmelerle İlgili Problemler

Gaus’un, baskıcı bir yasanın meşru olabilmesi için karşılanması gereken koşullar ve baskıcı bir yasanın desteklenmesinin kabul edilebilirliği için karşılanması gereken koşullar hakkındaki tezinde kullandığı ahlaki talep argümanın ana hatlarını inceledik. Saygı argümanına geçmeden önce, ahlaki talep argümanının bir eleştirisini sunmak istiyorum. Gaus’un bir kişinin ahlaki bir talepte bulunurken ya da baskıcı bir yasayı destekleyip desteklemeyeceğine karar verirken yapması gereken karşıolgusal değerlendirmelerle ilgili dört probleme değinerek başlayacağım.

İlk olarak, Betty’nin Alf’e ahlaki bir talepte bulunmadan önce, Alf’in bu talebi kabul edip etmeyeceğini tespit etmesi gerekir. Kabul etmeyeceği sonucuna ulaşırsa, konuyla ilgili tamamen bilgilendirilmiş olsaydı, Alf’in talebi kabul etmesi için neyi iyi bir neden olarak görebileceği hakkındaki mevcut inançlarını değerlendirmesi gerekir. Benzer bir biçimde, baskıcı bir yasayı desteklemeden önce, Betty’nin bundan etkilenecek bütün vatandaşlarla ilgili aynı değerlendirmeyi yapması gerekir. Ama birçok insan, belirli bir konuda neyin iyi bir neden olacağı hakkında bu türden inançlara ya çok az inanca sahiptir ya da hiç inanca sahip değildir. Bazı felsefeciler bunlara bolca sahip olabilir, ama birçok insan sahip değildir.

Belki de bu problem, insanların kanıt hakkındaki inançlarına değil, kanıt değerlendirme pratiklerine başvurularak çözülebilir. Herkes, az veya çok öz-farkındalıkla, kanıtları değerlendirme pratiğine girişir. Ancak, ikinci problemin çözümü bu kadar kolay değildir. Gaus’a göre, Betty’nin konuyla ilgili doğru bir karar verebilmesi için Alf’i kendisi olarak değerlendirmek yerine, inanç sistemi belirli bir biçimde geliştirilmiş olsaydı Alf’in nasıl biri olacağı değerlendirmelidir. Alf’in konuyla ilgili yeterli bilgisi olmayabilir ve Alf’in kanıt değerlendirmeyle ilgili mevcut inançları ve pratiklerini sürdürürken, kendisine yeni bilgiler sunulmuş olsaydı neye inanacağını değerlendirmek gerekir. Peki ama Alf’in bu ahlaki talebi reddetmesinin nedeni, bilgisizlik değilse ve her şeyin farkındaysa? Bety’nin söyleyebileceği hiçbir şey kalmaz. Anlaşmazlığın kaynağı, Alf’in kanıtların ağırlığını değerlendirmedeki yetersizliği olabilir veya Gaus’un kendisinin dikkat çektiği gibi, problem Alf’in kanıta ilişkin değerlendirmesini çarpıtan önyargılara sahip olmasından kaynaklanabilir. Bu durumda, kişinin bir ahlaki bir talepte bulunurken, karşısındakinin tamamen bilgilendirilmiş ve tamamen rasyonel olması durumunda talebi kabul edeceğine inanmasının yeterli olduğu bir tabloyla karşılaşılır. Christopher Eberle, “Saygı Neyi Gerektirir?” başlıklı makalesinde, bu önermenin istenmeyen sonuçlarını kusursuz bir biçimde ortaya koymuştur. Bunları yinelemek yerine, okuyucuya Eberle’nin makalesini okumayı tavsiye ediyorum.

Üçüncü ve daha da temel bir problem olarak, Gaus talebi kabul etmeyen birine ahlaki bir talepte bulunmasının hangi koşullarda kabul edilebileceğini açıklarken, ‘daha aklı başında olmalıydı’ durumundan yola çıkar. Bu sezgisel fikri ifadelendirmek için, bir şeye iyi ve yenilgiye uğramayan bir neden temelinde inanmanın meşrulaştırılması kavramını kullanır. Daha sonra bu kavramı daha da karmaşık bir kavram olan bir şeye inanmanın açık bir biçimde meşrulaştırılması kavramıyla birleştirir. Gaus’un bu sezgisel fikri ifadelendirmek için ihtiyaç duyduğu epistemik değerlendirme kavramının, meşrulaştırma değil, hak (izin) verme kavramı olduğunu düşünüyorum. Aklım başımda olsaydı, cahil olmaya hakkım olmazdı. Hak (izin) bir kişinin belli bir önermeye inanmasının veya inanmaması ve bir önermeyi bilmesinin gerekip gerekmediğiyle ilgilidir. Burada, insanın bir şeye iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedenden dolayı inandığı için buna inanmasının meşrulaştırılması değil, bir şeye inanmak veya inanmamaya ya da bir şeyden habersiz olmaya hakkının olması söz konusudur. Bu da Gaus’un düşünce çizgisinde birçok değişikliği beraberinde getirir.

Dördüncü problem, belki de en ciddisidir. Bu tür karşı-olgusal değerlendirmelerin doğruluğunu nasıl bilebiliriz? Sahip olduğum görüş için iyi nedenlerim olduğunu ve bu nedenlerin, inandığım başka hiçbir şey tarafından yenilgiye uğratılmadığını düşünebilirim. Çıkarımsal olarak, bu teoriye inanmamı meşrulaştırırım. Peki ama bu teoriye inanmamı açık bir biçimde meşrulaştırmış olur muyum? Geçerli inançlarımı ve pratiklerimi korumaya devam ederken, bana görüşlerimi değiştirmeme neden olacak değerlendirmeler sunulabilir miydi? Hiçbir fikrim yok. Gerald Gaus’un meşrulaştırıcı liberalizm teorisine inanması açık bir biçimde meşrulaştırılmış mıdır? Bununla ilgili de hiçbir fikrim yok.

Gaus, baskıcı bir yasanın, kamuoyundaki herkesin bunu kabul etmesinin açık bir biçimde gerekçelendirilmesi durumunda meşru hale geleceğini savunur. Baskıcı bir yasanın desteklenmesi de kamuoyundaki herkesin bunu kabul etmesinin açık bir biçimde gerekçelendirildiğine inanmak için iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olunması durumunda kabul edilebilir. Betty bunu Alf için yapmayı başarsa bile, iki yüz milyon yetişkin vatandaşın bunu kabul etmesinin açık bir biçimde gerekçelendirmesini nasıl yapabilir? Bu meşruluk kriterine göre, hiç kimse bir yasanın meşru olup olmadığını ve bir yasayı desteklemenin kabul edilebilir olup olmadığını bilemez.

Ahlaki Talep Argümanını Çözümlemek ve Değerlendirmek

Gaus’un ahlaki talep argümanının sonuçlarıyla ilgili problemlere işaret ettikten sonra, argümanın kendine ilişkin bazı problemlere dikkat çekmek istiyorum.

Argüman, ahlakın “bir talepler veya gereklilikler sistemi” olduğu ifade edilerek başlar. Bilebildiğim kadarıyla Gaus’un kendisi bunu yapmadığı için, ahlaki olarak kusurlu birinin belirli bir şeyi yapması veya yapmış olması gerektiğini yargılamak ve onun bir şeyi yapmaması gerektiğini beyan etmek – bir şeyi yapmaması için ahlaki bir talepte bulunmak – arasındaki farkı ayırt edelim. (Bunların ikisinin de bir şeyi yapmamasının ahlaki olarak bir yükümlülük olduğunu ifade etmekten ayırt edilmesi gerekir.) Bunlar açık bir biçimde farklı eylemlerdir. Kişi, konuşma ya da başka herhangi bir eylemi gerçekleştirmeden de bu yargıya varabilir; kendi değerlendirmesini kendine saklayabilir. Ayrıca, kişi bu değerlendirmeyi yapmadan da konuşma eylemini gerçekleştirebilir. Bu konuşma samimiyetsiz olur, ama yine de bir kişinin belli bir şeyi yapmaması gerektiğini ifade etmektir.

Gaus’un açıklamaya çalıştığı sezgisel fikir, yani birinin bir şeyi bilmesi veya bilmesinin gerektiği fikri, ahlaki bir kusur koşuludur. Kişi, yalnızca ve yalnızca bir şeyin ahlaki olarak yanlış olduğunu bildiği veya bilmesi gerektiği halde X eylemini yapıyorsa ahlaki olarak kusurludur. Kişi bunun yanlış olduğunu bilmiyorsa veya kişinin bunun yanlış olduğunu bilmesi gerekmiyorsa, bundan mazur görülür ve suçlanamaz. Buna göre, bir kişinin X eyleminin ahlaki olarak yanlış olduğunu bildiğine veya bilmesi gerektiğine inanıyorsanız ve buna inanmaya hakkınız varsa, o kişiyi X eylemini gerçekleştirdiği için ahlaki olarak kusurlu bulmanız kabul edilebilir. Gaus bu sezgisel fikri, açık meşrulaştırma üzerinden açıklamaya çalışır; bense bunun hak (izin) kavramı üzerinden açıklanmaya muhtaç olduğunu savunuyorum.

Bir kişinin X eylemini gerçekleştirip gerçekleştirmemesi üzerinden ahlaki olarak kusurlu olup olmadığını değerlendirmek, onun bu şeyi yapmaması gerektiğini ifade etmekten (bir şeyi yapmaması için ahlaki bir talepte bulunmaktan) farklı bir eylem olduğundan, ilk eylemi gerçekleştirmenin kabul edilebilirliği için karşılanması gereken koşulun, ikinci eylemin gerçekleştirilmesinin kabul edilebilirliğini değerlendirmek için kullanılabileceği sonucuna ulaşmak yanıltıcıdır. Bunlar birbirinin yerine kullanılamaz.

Betty’nin Alf’e bir yanlış yaptığını ve benim de Betty’nin bunun yanlış olduğunu bildiğine veya bilmesi gerektiğine inandığımı ve buna inanmaya hakkım olduğunu varsayalım. Alf’e yaptığı şey yüzünden ahlaki olarak kusurlu olduğu sonucuna ulaşırım. Yeni bir soruyla karşı karşıya kalırım: Yaptığı şeyin ahlaki olarak yanlış olduğunu dile getirmeli miyim? Bu konuda ahlaki bir talepte bulunmalı mıyım? Yaptığı şey yüzünden ahlaki olarak kusurlu olduğunu düşünmeye hakkım olması, bu durumu çözmez, çünkü bu yargının oluşması, bunu beyan etmekten (ahlaki bir talepte bulunmaktan) farklı bir eylemdir.

Yanlışın çok ciddi olduğunu ve Betty’nin son derece hassas bir psikolojik halde olduğunu varsayalım. Ağzımı sıkı tutmam ve bu yargımı kendime saklamam gerekir. Yapmış olduğu şeyi yapmaması gerektiğini söylemek, onun kendisini daha da kötü hissetmesine neden olacaktır ve bunu yapmamam gerekir. Yanlış yapılan her şeyi ayıplamak, kimsenin üzerine vazife değildir. Herkes bunu yapmış olsaydı, hayat çekilmez bir hal alırdı. Betty’nin yaptığı şey yüzünden ahlaki olarak kusurlu olduğunu düşünebilecek olsam da, yaptığı şeyin ahlaki olarak yanlış olduğunu ona söyleyemeyebilirim.

Bunun tersi de doğrudur. Bir kişinin, yaptığı şeyden dolayı suçlanmak yerine bağışlanması gerektiğini düşünseniz bile, onun bir şeyi yapması gerektiğini söylemeniz (ahlaki bir talepte bulunmanız) bazı durumlarda kabul edilebilir. Bunu açıklamak için Christopher Eberle’den bir örnek vereceğim:

Jill’in dahi seviyesinde bir mühendis olduğunu ve kötü niyetli kişilerin, onun bu yeteneğini uzun menzilli nükleer saldırı gerçekleştirebilen fırlatma sistemleri geliştirmek için kullandığını varsayalım. Jill’in, yaşanacak soykırımın ahlaken çok çirkin olduğunu değerlendirmesi için gerekli ahlaki-kavramsal yapıya sahip olmadığını düşünelim… Milyonlarca masum sivil için ciddi bir risk teşkil ettiği düşünülürse, ona ve mümkün olabilecek herkese ahlaki normlarımızı empoze etmemiz gerekir.

Bir kişinin, gerçekleştirdiği eylemin yanlış olduğunu bilmesinin gerektiği ve dolasıyla bunu yaptığı için kusurlu olduğu şeklinde bir değerlendirme yapmadan da ahlaki taleplerimizi dile getirmemiz gerekir. “Olsa olsa, onu ayıplamak, suçlamak ve ona içerlemek yerine, acıma ve şefkat hisleriyle yaklaşmamız gerekir. Ama ahlaki talepte bulunmamız gerekir. Aksi halde başkalarına yanlış yapmış oluruz.”

Saygı Argümanı

Gaus’un, baskıcı yasaların meşruiyeti için aranması gereken koşulları ve önerilen bir baskıcı yasayı desteklemenin kabul edilebilir olması için aranması gereken koşulları ortaya koyarken kullandığı saygı argümanına dönelim. Bu argüman, Justificatory Liberalism kitabında da çeşitli ipuçları olmasına rağmen, “The Role of Religious Conviction in a Publicly Justified Polarity” adlı makalesinde daha açık ve net bir biçimde ortaya konur. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu argüman alternatif bir ahlaki talep argümanıdır; ama yine de bunu saygı argümanı olarak nitelendirmeye devam ederek kullandığım terminolojiye sadık kalacağım.

Saygı argümanı, ahi talep argümanıyla aynı sonuca ulaşır: Bir yasa yalnızca kamuoyunun bütün üyelerinin bunu kabul etmesi açık bir biçimde gerekçelendirilirse meşrudur ve baskıcı bir yasanın desteklenmesi, yalnızca vatandaşın bunu kabul etmek için ve kamuoyundaki herkesin bunu kabul etmesinin açık bir biçimde gerekçelendirildiğine inanması için iyi ve belirleyici bir nedene sahip olması durumunda kabul edilebilir. İki argümanın da ulaştığı sonuç aynı olduğuna göre, yukarıda ahlaki talep argümanının sonuçlarıyla ilgili sözünü ettiğim problemler, saygı argümanın sonuçları için de geçerlidir.

Saygı argümanı da tıpkı ahlaki talep argümanı gibi, baskıcı bir yasayı desteklemenin, vatandaşlara ahlaki bir talepte bulunmanın bir yolu olduğu gözlemiyle başlar. Ama ahlaki talep argümanından farklı olarak, birine ahlaki bir talepte bulunmanın, bunu o kişiye empoze etmenin bir yolu olduğunu ifade eder ve Gaus’un empozenin kabul edilebilirliğiyle ilgili “liberal prensip” olarak adlandırdığı kavrama başvurur: “Başkalarına bir şeyi empoze etmek, meşrulaştırma gerektirir; meşrulaştırılmamış empozeler, haksızdır.” Bir şeyi empoze etmenin kabul edilebilirliği için gerekli meşrulaştırma, açık meşrulaştırma kavramı kullanılarak açıklanır. Empoze etme, yalnızca bunun genel olarak iyi bir şey olabileceğine ve buna konu olan kişilerin de bunun iyiliğine inanmalarının açık bir biçimde gerekçelendirildiğine inanmak için iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olunduğu zaman kabul edilebilir.

Gaus’un “liberal prensipten” neyi kastettiğini anlamak için biraz yoruma ihtiyaç vardır. Öncelikle, “empoze etme” terimi geniş anlamda kullanılmaktadır; baskı, müdahale, talepte bulunma, birinin bir şeyi yapması veya yapmaması gerektiğini ifade etmeyi kapsar. Gaus’un bu terimi kullanırken düşündüğü fenomen, bir kişinin belirli bir şeyi yapmasını daha az muhtemel kılmak ya da belirli bir şeyi yapmamasını daha az muhtemel kılmak amacıyla, o kişiye kendi hayatında “kötü” olarak değerlendirdiği bir şeyi empoze ederek ya da empoze etme tehdidinde bulunarak baskı uygulamaktır. Bir kişiye, yapmaya eğimli olduğu şeyi yapmasını daha muhtemel kılmak ya da yapmaktan uzak durduğu şeyi yapmamasını daha muhtemel kılmak için de baskı uygulanabilir. Bir kişiye kendi hayatında kötü bir şey olarak değerlendirdiği bir şeyi empoze etmek ya da empoze etme tehdidinde bulunmak yerine, hayatında iyi bir şey olarak değerlendiği şey temelinde de baskı uygulanabilir. Gaus’un bir şeyi empoze etmenin ahlakı hakkında söyledikleri bunlara da uygulanabilecek olsa da kendisi sadece ilk sözünü ettiğimiz türden baskılara değinir.

İkinci olarak, “meşrulaştırma” terimi muğlaktır. Liberal prensip, ifade edildiği şekliyle, bir kişiye belli bir şeyi yapması için baskı uygulamanın, yalnızca baskıyı uygulanın, bunu baskıya maruz kalana meşrulaştırması durumunda kabul edilebileceği şeklinde yorumlanabilir. Gaus “birisine belli bir şeyi meşrulaştırmak” ifade tarzını kullansa da, liberal prensipten kastının bu olmadığının gayet açık olduğunu düşünüyorum. Kastettiği şey, birisine belli bir meşrulaştırma eylemi değildir, meşrulaştırılma özelliğidir. Buradaki fikir, birine belli bir şeyi yapması için baskı uygulamak, özü itibariyle iyi olmadığı, yalnızca belirli koşullar sağlanırsa kabul edilebilir olduğudur. Koşulların sağlanması durumunda, bu eylem meşrulaştırılmış bir eylem olma özelliğine kavuşur.

Gaus, prensibin anlaşıldığı şekliyle tartışmalı olduğunu savunur. Baka kalırsa, herkes için kanıksanmış bir durumdur. Herkes, belli bir şeyi yapmak veya yapmamak için baskıya uğramanın, bu baskının konusu olan kişinin hayatında asıl olarak kötü bir şey olduğunu düşünür. Hiç kimse bunun bazen özü itibariyle iyi bir şey olduğunu düşünmez. Baskıyı uygulayan, bu baskıya maruz kalanın kendi hayatında bunu asıl olarak kötü bir şey olarak değerlendireceğini varsayar; baskıyı uygulanın, istediği sonucu elde etmeyi umması ya da beklemesi bu yüzdendir.

Belli bir şeyi yapmak veya yapmamak için baskıya uğramanın, bu baskının konusu olan kişinin hayatında asıl olarak kötü bir şey olduğunun herkes tarafından kanıksandığı gibi, bu kötülüğü empoze etmenin yalnızca ve yalnızca bunu yapmanın bir veya daha fazla kişinin hayatlarında iyi bir sonuç vereceğine inanması ve buna inanmaya hakkının olması durumunda kabul edilebileceği de herkes tarafından kanıksanır. Kendi adıma, hiç kimsenin temel haklarının çiğnenmemesi koşulunu da buna eklemek isterim. Bir kişiye, belli bir şeyi yapması veya yapmaması için baskı uygulamanın şu veya bu örneğinin kabul edilebilirliği üzerine anlaşmazlıklarımız, baskının daha ağır basan iyi sonuçlar vermesinin beklenmemesi durumunda kabul edilip edilemeyeceği üzerine değildir. Anlaşmazlıklarımız, her zaman için bu daha ağır basan iyi sonuçların sağlanıp sağlanmayacağı üzerinedir.

Gaus da baskının, yalnızca iyi sonuçların ağır basması prensibinin karşılanması durumunda kabul edilebileceğini muhakkak kabul eder, ama bu noktayı vurgulamaz. Bunun yerine, açık meşrulaştırma prensibini vurgular: Baskıya uğrayan tarafın, her şey göz önünde bulundurulduğunda bunun muhtemelen iyi bir şey olduğuna inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırılması koşulunu arar.

Liberal prensipten bu sonuca nasıl ulaşabiliriz? Bir kişiye belli bir şeyi yapması veya yapmaması için baskı uygulamanın, onun hayatında asıl olarak kötü bir şey olduğu ve hiçbir zaman iyi bir şey olmayan bu eylemin sadece belirli koşullar altında kabul edilebilir olduğu ilkesinden yola çıkarak, baskıya uğrayan tarafın, bunun genel olarak iyi bir şey olduğuna inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırılması ve baskıyı uygulayan tarafın buna inanmasının kapalı bir biçimde meşrulaştırılması gerektiği sonucuna nasıl ulaşabiliriz?

Gaus’un bu soruyu nasıl cevapladığının bazı ipuçları Justificatory Liberalism kitabında yer alsa da, daha önce sözünü ettiğim makalesinde çok daha açık bir yanıt verir: Özgürlük norm olmalıdır. İnsanlara özgür ve eşit bireyler olarak saygı duymak, baskının er zaman özel bir biçimde meşrulaştırılmasını gerektirir. Meşrulaştırılmamış baskı, yanlıştır.

Burada yapılan ekleme, insanlara özgür ve eşit bireyler olarak saygı duyma referansıdır. Gaus’un düşüncesinde, bir kişiye belli bir şeyi yapması veya yapmaması için baskı uygulamak, yalnızca baskıyı uygulayanın, karşısındakine özgür ve eşit birey olarak saygı duyması koşuluyla kabul edilebilir. Baskıyı uygulayanın, karşısındaki saygı duyması da yalnızca baskıya uğrayan tarafın, bunun genel olarak iyi bir şey olduğuna inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırıldığına inanmak için iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olması durumunda mümkün olabilir. Saygı, anahtardır.

Bir kişiye belli bir şeyi yapması veya yapmaması için baskı uygulamanın, yalnızca baskıyı uygulayanın, karşısındakine saygı göstermesi durumunda kabul edilebileceğini, hepimiz kabul edebiliriz. Baskıya tabi olana saygıyla davranılmazsa, baskı kabul edilemez.

Ancak iki noktaya dikkat çekmekte fayda vardır. Baskıyı uygulayanın, yalnızca baskı uygulanan kişiye saygı göstermesi yeterli değildir, aynı zamanda hiç kimseye hak ettiği saygıdan daha azını göstermemesi gerekir. Sadece baskı uygulamanın şekli ve sonuçlarını değil, aynı zamanda baskı uygulamamanın sonuçlarını da dikkate almamız gerekir. Bir kişiye baskı uygulamayı reddetmenin, ona veya başka birine saygı göstermemekle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını düşünmemiz gerekir. Zira bir kişiye saygı göstermek, bazen onun kendisine veya başka birine kötü davranmasını engellemek için baskı uygulamayı gerektirebilir.

Bir kez daha ifade etmekte fayda var: Hepimiz, baskıyı uygulayanın, karşısındakine saygıyla davranması gerektiğinde hemfikiriz. Ama Gaus, baskıyı uygulayanın, yalnızca karşısındakinin bunun genel olarak iyi bir şey olduğuna inanmasının açık bir biçimde meşrulaştırıldığına inanmak için iyi ve yenilgiye uğramayan bir nedene sahip olması durumunda, karşısındaki saygı göstermiş olacağını neden vurgular? Yazılarında, yapmış olduğu bu vurguya bir açıklık getirmemektedir.

Betty, Alf’in aktüel olarak kabul etmese de, bunun genel olarak iyi bir şey olduğuna inanmasının açık bir biçimde gerekçelendirildiğini düşünüyor olsun. Dahası, Betty’nin bu karşıolgusal değerlendirmesinin doğru olduğunu inanmaya hakkı olsun. Betty, bütün itirazlarına rağmen Alf’e baskı uygulamaya devam ederse, Gaus bu baskının kabul edilebilir olduğunu söyler. Bu durumda, Betty’nin Alf’e eşit bir birey olarak saygı gösterdiğini de dolaylı olarak kabul eder.

Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Betty’nin Alf’e inançla ilgili kusurlarını giderdiği takdirde eşit bir birey olarak saygı göstereceğini söyleyenler de çıkabilir. Ama doğru olsun veya olmasın, bunun Alf’e eşit bir birey olarak saygı göstermekle aynı şey olmadığı açıktır.

Farklı bir yol izleyelim. Birine özgür ve eşit bir birey olarak saygı göstermek kavramı yerine, birine rasyonel bir varlık olarak saygı göstermek kavramını kullanmaya ne dersiniz? Gaus’un formüle ettiği açık meşrulaştırma kavramına göre, Betty’nin Alf’in epistemik durumunda düzeltildiğini hayal ettiği kusur, ilgili bazı bilgilerin eksikliğidir. Alf’in ne için neyin iyi bir neden teşkil ettiğiyle ilgili inançlarını ve pratiklerini korumaya devam ederken bütün ilgili bilgilere sahip olmasının nasıl bir sonuç vereceğini hayal eder. Bu koşul altında olsaydı, kendisine uygulanan baskının iyi bir şey olduğunu kabul edip etmeyeceğini sorar. Alf’in baskıyı kabul etmesinin açık bir biçimde meşrulaştırıldığına inanıp baskı uygulamaya devam ederse, rasyonel bir varlık olarak Alf’e saygı göstermiş olur mu? Ona özgür ve eşit bir birey olarak saygı göstermese bile, rasyonel bir varlık olarak saygı göstermesi durumunda, uyguladığı baskı kabul edilebilir mi?

Ne ona bir rasyonel varlık olarak saygı gösterdiği ne de bu durumda ona baskı uygulamasının kabul edilebilir olduğu açıktır. Ama asıl önemli olan, bizim ona rasyonel bir varlık olarak saygı gösterip göstermediği hakkında ne karar verdiğimiz değildir. Betty’nin, Alf hakkındaki değerlendirmesinin dayatmacı ve himayeci karakterine dikkat edin. Bu değerlendirmeyi yaparken, kendisinin o konuyla ilgili tam olarak bilgili ve rasyonel olduğunu örtülü olarak ifade etmiş olur. Kişinin, bir başka yetişkin birey hakkında bu kadar dayatmacı ve himayeci değerlendirmeler yapmasının ahlaken kabul edilebilir olup olmadığı sorusunun yanıtını, başka bir zamana bırakabiliriz. “Neyin iyi ve doğru olduğunu biliyorum ve aklını başına toplarsan, sen de bunu kabul edeceksin.” Liberal demokraside, bu tür değerlendirmeler yapmanın vatandaşlık etiğinin bir parçası olamayacağı şüphe götürmez. Yetişkin vatandaşlara bu şekilde dayatmacı ve himayeci bir biçimde davranılmasın duyulan nefret, klasik liberalizmin tam merkezinde yer alır.

Son olarak, kamuoyunun dışında tutulan kesimlerle ilgili bir noktaya değinerek konuyu kapatmak istiyorum. Yani, bebekler ve akıl hastaları gibi akıl yürütemeyenler ve genel olarak akıl yürütemeyenlerin yanı sıra önyargı, peşin hüküm gibi nedenlerle doğru akıl yürütemeyenler de saygıyı hak eder. Liberal demokratik devletin hakim fikri, bu kimselere de saygıyla davranılması ilkesini içerir. Meşrulaştırıcı liberalizm, bu tür kişilere bir şeyi yapmaları veya yapmamaları için hangi koşullar altında baskı uygulanabileceği hakkında hiçbir şey söylememektedir. Bu, teorideki ciddi eksikliklerden biridir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster