Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Aralık '10

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
4382
 

Gerçek nedir?

'Gerçeğin gerçeği nedir sorusu?' paradoksal bir sorudur.

Herakleitos'un çok bilinen bir sözü gibidir: "Değişmeyen tek şey değişimdir." Bu söz doğruysa, kendisini yanlışlar. Kendisini yanlışlar ama kendisini yanlışladığında kendisini doğrular. Burada bir karar verilemezlik durumu vardır.

Burada olduğu gibi, hem doğruya hem de yanlışa çıkan çelişkili önermelere paradoks denebilir.

Hayatımızda paradoksal önermelere çok rastlamışızdır. Bir önermeyi paradoks kılan dayandığı "gerçeklikten" çıkmaz, gerçekliği kavramak üzere onu nesneleştiren dil'den çıkar. Yani paradokslar 'gerçekliğin' değil, dil ile 'gerçekliği' kavramlaştırmanın sonuçlarıdır.

Kuantum fiziğinde de buna benzer bir durum vardır. Heisenberg'in 'belirlenemezlik' ilkesine benzer. Bu ilkeye göre, atom altı dünyada, ölçmeye çalıştığın şey ölçtüğün şeyi etkiler ve asla doğru bir ölçüm yapılamaz. Dil de öyledir, ele aldığı her şeyi bozar, şeyin biricikliğini yok eder, kategorileştirir, oluşsallığını durdurur, persektifi ile formunu değiştirir. Dile felsefe karışırsa, doğruluklar ya da hakikatler arar, dile ahlak karışırsa, iyilikler kötülülükler arar, dile din karışırsa tanrılar yaratır. Dile estetik karışırsa güzeller çirkinler yaratır. Oysa 'her şey neyse odur'ken, dil ile dile gelmek için, kendi kalıbı olmayan ve olamayacak kalıplara sokulur ve imitasyon, fabrikasyon ve imajinasyon hale getirilir.

Ama bu durum, insanoğlu için kaçınılmazdır. Çünkü ötekiler vardır. Öteki ile iletişime girmek için dil aracımız var. Eğer dünyada sadece tek bir insan yaşıyor olsaydı, bu insanın dili olmazdı. Ne iyi ne kötü ne çirkin ne hakikat olurdu. Ama başkaları var, canlılar var, içinde öteki insanların da olduğu.

Paradoksları yaratan dildir, yukarda değindiğim gibi, hakikatleri, doğrulukları yaratan da dildir.

Bu nedenle aslında gerçek diye bir şey yoktur. Hakikat diye de bir şey yoktur. Güzel de yoktur, çirkin de.

Bunların hepsi birer oyunun parçasıdır. Biz dil ile bunları yaratırız, neyin hakikat olduğunun, güzel-çirkin olduğunun normlarını, kurallarını -aslında baskı araçlarını- dil ile yaratırız ve sonra bunun arayışına gireriz. Kendi yarattığımızın farkında olmadan, sanki bizim dışımızda varmış gibi aramaya başlarız.

Felsefe tarihinin büyük bir bölümü bu açıdan büyük bir çuvallamadır. Çünkü uzun yüzyıllar boyunca hep dışımızda bizden bağımsız, mutlak doğruluklar, hakikatlar vs. aranmış ve bunlar temellendirilmeye çalışılmış. Tanrıcılık/teizm ile hümanizm arasında da bu açıdan fark yoktur. Görünüşte bunlar karşıt öğretiler gibi görünebilir. Aslında mutlak doğruluğu iyiliği vs. tanrıya bağladığımız teizm-deizm/tanrıcılık anlayışı varken, diğer tarafta, mutlak doğruluğu salt insanın deneyden bağımsız bilme gücü atfettiğimiz insan aklını tanrılaştıran hümanizm vardır.

Dilden bağımsız gerçek, doğruluk vs. yoktur, olamaz. Dil ile mümkündür bu. Dil ise normlar, kültürellikler, iktidarlar aygıtıdır. Kurgulardır, dil oyunlarıdır, dil kandırmacalarıdır. Dil, dışımızdaki nesnel 'gerçeklik' ile örtüşmeyen bambaşka bir şeydir. Dil ile istediğiniz her şeyi tasarımlayabilirsiniz. Böylesi esnek bir araç ile dünyayı bitiştirmeye örtüştürmeye anlamlandırmaya çalıştığınızda ve dilin olanaklarını gerçekliğin olanakları gibi görmeye başladığınızda, bu yönde şahane metinler yazabildiğiniz halde, bunun esasında içi bomboş bir boş laf kalabalığı olduğu çok muhtemeldir. Dil zaten doğası gereği, dışımızdaki 'gerçekliği' bozuyor, onun yanında, bu gerçekliği, dilden hareketle kurmaya çalıştığınızda ise, dilde varolan ama gerçeklikte varolmayan şeyi gerçekliğe yüklemeye başlıyorsunuz ve dil ile gerçekliği iyice bozmuş oluyorsunuz.

Nitekim insan aklının tanrılaştırmasında böyle bir yöntem hatası vardır. Çünkü akli olan gerçek, gerçek olan akli olandır diye yola çıktığınızda ve akli olanı, dil ile kurduğunuzda kaçınılmaz sonuç budur. Bütün rasyonalist filozofların çalışmaları bu açıdan çöpedir. Bu ister Kant olsun, İster Platon olsun, ister Hegel olsun. Zaten onların çalışmaları sadece edebi tatlarının dışında ve bazı dil cambazlıklarının dışında, kurdukları sistemlerin estetik formunun değeri dışında pek de bir şey ifade etmemektedir. Bir ressamın bir tablosu gibi orada öylece durmaktadır. Araç olarak kullanamazsınız, ama gidip seyredersiniz -okuma seyretme eylemidir burada.

Peki, sözde gerçeklik dil ile mümkün oluyorsa, yani biz gerçeklikleri dil ile dilin dışındaki bir gerçeklikten bahsedemeyiz mi?

Esasında bu soruya artık dil ile cevap vermemek gerekir. Bu soru cevapsız kalmalıdır, eğer dilin zincirlerine bağlı kalmak istemiyorsak. Çünkü dili devreye soktuğumuzda, şey, gerçekleşiyor, aslında sahteleşiyor. Ama yine de bunu koşullu olarak dil ile şöyle cevaplayabiliriz. Dışımızdaki şeyler ne ise odur. Ne gerçektir, ne gerçekdeğil değildir.

Dile gele her şey bozuktur ve sahtedir. Biz ancak ve ancak dil içindeki koyduğumuz tutarlılık koşulları ile doğruluk, gerçeklik, güzellik, çirkinlik gibi kriterler yaratabiliriz.

Doğru olan şeyin kriteri şudur, hakikat olan şeyin kriteri şudur, güzel olan, ahlaklı olan şeyin kriteri şudur diye liste yaparız. Bir şey buna uyuyorsa, bunlarla tutarlıysa, o normu hak eder.

Yani mutlak doğruluk yoktur, ancak tutarlılık doğruluğu vardır.

Bu bizim kaçınılmazımız ve yaptığımız şey, ama bu kendi başına şey olan, kendiliğindenliğini yaşamak isteyen, dile kayıtsız olan her şeyi ezen geçen bir sistemdir. Baskıdır, dayatmadır, diktedir.

Bunun dereceleri işi kurtaran yanı. Bu dil baskısını rijit bir şekilde yaşamak ve yaşatmak da mümkün, ama yargıdan kaçınarak, kayıtsız kalarak, ilgisiz kalarak vs. dilin bu baskıcı karakterinden kurtulabiliriz.

Dil aslında sadece sözel dil değildir, örneğin pandomim de bir dildir. Örneğin sinyalizasyon aletleri de bir dildir. Dil bu halde de baskıcıdır, ama hiçbir dil, sözel dil kadar baskıcı ve canavar olamaz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Her insanın gerçeği farklı olamaz mı?...

Kadri KANPAK 
 05.06.2012 10:03
Cevap :
Ayrım yapmak lazım. Gerçek, doğruluk anlamında kullanıldığında, doğruluk, kişiye göre değişir. Üst bir doğruluk yoktur. Bu anlamda gerçeklik kişiye göredir. Ancak, gerçeklik, ne ise o olmaksa, kişiye göre gerçeklik farklı olamaz.. ancak algıda farklılaşılır. Ama yine üst bir gerçeklik yoktur, çünkü üst gerçeklik olarak konacak olan şey, dil belirlemesi olmak zorunda. Dil belirlemesi olduğu anda ise, kişiye göre algı ya da kişiye göre doğruluk durumuna indirgenir.  05.06.2012 10:41
 

Sorunuza kısaca şu cevabı vermek isterim. Alman düşünürü Kant’a göre, beşeri âlemde gözlemlerimiz ve deneylerle elde edilen bilginin dışında, bir de önsel bilgi vardır. Bunun mahiyetinin ne olduğu net olarak ortaya konmuş değilse de, değerlendirme yeteneğimiz ve bu anlamda bilginin birikimli olarak gelişmesi, bir önsel bilginin varlığına işaret etmektedir. Bu konuda tam bir netliğin olmaması, dini bilginin Aydınlanma Çağı ile birlikte bir bilgi olarak kabul görmemesinin de etkisi olmuştur. Bugünlerde işlerliğini az çok kaybettiğini gördüğümüz hukuk kurallarının temel ilkelerinde bile bir önsel bilginin olduğu açıkça belli olmaktadır. Ancak bunun genel kabul görmesi meseleye sınırlı bakışımızı aşabilmekle mümkündür. Dolayısıyla önemli bir kurum olan "din" ile başta "dil" olmak üzere tüm toplumsal kurumlar arasında doğrudan bir ilişkinin olduğu anlaşılmaktadır. Görüşmek üzere, iyi yıllar dilerim…

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 31.12.2010 16:53
Cevap :
Teşekkür ederim, size de iyi yıllar. Yorumunuz için harcadığınız emeğe de teşekkürler, ama gerek Kant ve gerek diğer konular ve bunları birbirine bağlama şekliniz, tabi yer çok kısıtlı ama yine de, hem yerinde değil hem de arapsaçı gibi. O nedenle, katkınız için teşekkür etmiş olayım, başka bloglarda görüşmek üzere. Selamlar.  01.01.2011 15:57
 

Yorumumda genel ve soyut bir tanımla yetinmekle beraber, örnek oluşturması için de somut birkaç örnek vermeye çalıştım. Yazınızda, gerçekliğin dilsel boyutuna değindiğinizi biliyorum, ama gerçekliğin zihinde oluşumu da, onu dile aktarımı da oldukça daraltıcıdır. Gerek zihni ve gerekse dilsel gerçeklik, gerçekliğin kendi tasavvurlarımızdaki sınırlı bir yansımasıdır. Salt gerçeklik, bu sınırlı tasavvurlarımızı aşan bir mahiyet taşıdığından, onu gerçek anlamda tanımlayabilmemiz mümkün değildir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 29.12.2010 21:09
Cevap :
"Dilsel gerçeklik gerçekliğin kendi tasavvurlarımızdaki sınırlı bir yansımasıdır" diyerek benim tezime yaklaşmış oluyorsunuz, bendeniz buradan, gerçeklik kavramının bizzat dilsel bir kavram olduğunu, dil olmasaydı böyle bir kavramımız olamazdı ve biz bir gerçek varmış gibi aramazdık diyorum. Yani gerçek bizim yaratımımızdır, ama onu öyle yaratmışız ki sanki bizden önce ve sonraymış gibi tanımlamışız. Bu yüzden dilden öte bir gerçeklik yoktur diyorum, olsa da, dil ve düşünme dışı olduğu için, üzerine konuşulamaz varlığı kabul edilemez. Siz ise "sınırlı tasavvurlarımızı aşan bir mahiyet taşıdığından, onu tanımlayabilmemiz mümkün değildir" diyerek dil ötesi bir gerçeklik kabul ediyorsunuz. Peki, dile ve düşünmeye gelmeyen bir şeyin varlığını nasıl dil ile koyabiliyorsunuz, dil ve düşünmeden başka aracınız yok ki, ve bunun ötesinde kalan bir gerçeklik varsayımınızı dil dışından nasıl temellendirebilirsinizki? Sezgi inanç vs. derseniz, onlar da dilin, birer dil oyunudur.Yani araç yine dil.  29.12.2010 22:37
 

Gerçek nedir ya da gerçeğin gerçeği nedir sorularına kısaca şu cevabı vermek mümkündür: Yokluğunda ya da yokluğunu varsaydığımızda büyük eksiklik hissettiğimiz ve bu anlamda bireysel ve toplumsal sorunlar yaşadığımız ya da söz konusu sorunlarımızın derinleştiği temel yapılardır. Bu genel tanımın içeriği tarih boyu kişiden kişiye değişiklik göstermiş olabilir. Ancak bu değişiklik gösteren içeriklerden hangisinin gerçeğin gerçeği olduğu, insan toplumlarının zaman zaman yaşadığı temel toplumsal sorunların sebepleri üzerinde yapılacak kapsamlı bir değerlendirme ile elde edilebilecektir. Allah’a inançtan bireylerin birbirlerine karşı inançlı olmalarına, toplumsal kurumlardan bireysel hak ve sorumluluklarımıza kadar, geniş bir yelpazede gerçek ya da gerçeğin gerçeği kendini her dönem hissettirmiştir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 29.12.2010 14:43
Cevap :
Merhaba.. yorumunuzda dönemlere göre değişse de, tanımladığınız gibi bir gerçekliğin olduğunu söylüyorsunuz. Ben yazımda, gerçekliğin dilsel ve ona yaslanarak normsal olduğunu ileri sürmüş, onun dışında bir gerçekliğin olmadığını söylemiştim. Çünkü dil gerçeği kuşatamazdı, kuşattığında ise onu bozar ve normlaştırırdı. Sizin gerçekliği kabülünüz bu probleme bağıntı içermiyor. Siz gerçeğin olduğunu ve onun ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Benim yazı zaten bunu reddetmiyor, gerçekilk dilsel ve normsal olduğunda kendini ihtiyaç olarak bireylerde hissettiriyor. Eğer yorumunuzda, gerçekliğin dilselliği de aşan bir gerçekliği olduğunu iddia ederseniz, hem bunu duymaktan büyük zevk alırım, hem de böylelikle yazımla yorumunuz birbirine bağlantı kurabilir. Selamlar.  29.12.2010 18:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 582
Toplam yorum
: 851
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 575
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

Ankara'da yaşıyorum. Çeşitli güncel konularda, zaman zaman 'neden olaya böyle bakılmıyor' diye dü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster