Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '20

 
Kategori
Alışveriş - Moda
Okunma Sayısı
112
 

Gerçekleri Gizlemek Hüner mi?

Memleketimden İnsan Manzaraları: 281

 

Gerçekleri Gizlemek Hüner mi?

 

Şimdi şiir bence senin yüzündür,

Şimdi benim tahtım senin dizindir.

Sevgilim, saadet ikimizindir;

Göklerden gelen bir yadigâr gibi…

 

                               Sabahattin ALİ

 

                Yazar Osman Balcıgil, baştan sona ünlü yazarımız Sabahattin Ali’yi anlattığı “Yeşil Mürekkep” (1) adlı romanında, şunu söyleme gereğini duymuş; bir yerde:

                “İyi ve kötü kavramlarına, eğer insan hayatı için kullanılıyorsa, pek de itibar etmemek gerekir. Çünkü bu iki zıt kavram, birbirinin kardeşidir; genellikle el ele dolaşır.”

                Lütfen, bir kez daha okuyalım; bu iki cümleyi. Ve üzerinde düşünelim biraz:

                Gerçekten de, çok değil, altı ay önce “çok iyi” deyip göklere çıkardığımız bir insan, bugün nasıl “kötü, çok kötü” dahası “kötünün kötüsü” olabiliyor?

                Aksi de olur bazen. Sözgelişi, iki yıl önce “kötü” bildiğimiz bir insan, bugün en değerli dostlarımızdan biri, değil mi?

                Üç yıl önce evlenirken, ne güzel sözler söylüyorlardı; birbirleri için. Boşanırken söylediklerine bakın bir de…

                Ortak iş yapanlarda da çok sık görürüz bunu, siyaset ortamında da…

                Bizim güzel yanlarımızı görüp öveceğine, eleştiri oklarını insafsızca üstümüze fırlatan birini nasıl alkışlayalım; değil mi ya? Onu pişman etmek için, gücümüzü kullanıp gerekeni neden yapmayacakmışız!

                İşte böyle diye diye, ne yanlışlar yaparız! Evet, yaptığımız yanlışlarla, bizi eleştirenleri güç durumda bırakırız belki ama iyi düşünürsek, farkında olmadan en büyük kötülüğü kendimize yaparız.            Neyse… Bu konu çok su götürür. Burada keselim şimdilik.

                Başın öne eğilmesin

                Aldırma gönül, aldırma

diyen Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsüne bakalım biz yine:

                Yıl, 1934… Soyadı yasası kabul edilmiş. Gazi M. Kemal, “Atatürk” soyadını seçerken, birçok yurttaş da “Öztürk”, “Kocatürk”, “Yiğittürk”, “Yavuztürk” gibi içinde Türk olan soyadlarını uygun bulur kendine.

                Genç yazar, soyadı aramaya çıkmaz. Babasının adında olan Ali’yi zaten kullanmaktadır; yazı ve şiirlerinde. “Tamam, öyle olsun; öyle kalsın.” der.

                O yıllarda İtalya’nın başındaki diktatör Mussolini ve Almanya’nın başındaki Hitler, faşizm ve nazizm’i körüklemektedirler. Onların da etkisiyle daha önce “Atsız Mecmua”yı çıkaran Nihal Atsız, yeni çıkarmaya başladığı Orhun adlı dergi ile “millî duyguları” kamçılamaktadır.

                Bunun sonucu, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası başlatılır. Bu giderek, Almanya’daki gibi “Yahudi düşmanlığı”na dönüşür. Özellikle Trakya’daki illerimizde ve Çanakkale’de Yahudi dükkânları ve evleri yağmalanır. Dahası, birçok kadına ve kıza tecavüz edilir. Söyle misiniz bana Tanrı aşkına; nesi, neresi milliyetçiliktir bunun? Dünyanın neresinde olursa olsun, barbarlıktan başka nedir ki bu?

                Sabahattin Ali, bu olayları da onaylamaz hiç, bunlara çanak tutan arkadaşı Nihal Atsız’ı da…

                1961’de, İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nde okurken, sınıf arkadaşım Kırşehirli Elvan Atay’ın ısrarı üzerine Atsız’ı ziyarete gitmiştik. Beyazıt Millet Kütüphanesi’nin müdürü idi; bu milliyetçi yazar. O günlerde bilmiyordum; Trakya’da yaşanan bu çirkin olayı. Tarihçi Niyazi Akşit öğretmenimiz de anlatmamıştı; bu çirkin olayı, Mesut Talaslıoğlu da… Bilsem, sormaz mıydım hiç, bu konuyu.

                Edebiyat tarihçisi öğretmenimiz Nihad Sami Bonarlı, zaten hiç dokunmazdı; Nihal Atsız ve O’nun gibilere. Ve böyle tehlikeli gerçeklere de değinmezdi hiç.

                Nesini anlatsınlar, niçin anlatsınlar? Övünülecek bir şey değildi ki bu! İyi de, yalnızca övünülecek konuları mı anlatmalı; tarih ve tarihçiler?

                Böyle yanlışlar, böyle acılar, böyle zulümler de dile getirilmemeli mi? Gerçekleri gizlemek bir hüner mi?

                Okullarda, yazılı ve sözlü basında niçin tartışılmaz; bu acı gerçekler? Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda ve derslerde özellikle bu tür konulara yer vermeli bence.

                Sinop Hapisanesi’nden çıktıktan ve uzun bir süre işsiz kaldıktan sonra, 1 Temmuz 1934’te yeniden göreve başlar; Sabahattin Ali. Hem de nerde? MEB Neşriyat Şubesinde… Çeviri yapmaktır işi. Elinden kitap ve kalem düşmez. Makaleleri ve öyküleri Varlık dergisinde yayımlanır.

                1934’te 27 yaşındadır. Bir aile kurma zamanıydı artık. İyi de o güne kadar âşık olduğu tüm hanımlardan ret cevabı almıştı hep. Almanya yolculuğu sırasında tanışıp hâlâ mektuplaştığı sevgili Ayşe’sinden bile…

                Ne güzel tanışıyorlar; görüşüyorlar, konuşup gülüşüyorlar ama iş evlenmeye geldi miydi, “kusura bakma” diyorlardı hanımlar. Nedendi bu?

                Fazla düşünmeye değmez. Erenköy’deki amcasının konağında kaldığı günlerde tanıştığı bir komşu kızı vardı. Fakat bir deniz subayına âşıktı o da. Subay ise hiç yüz vermiyordu kendisine.

                Güzel bir kızdı. Nerdedir, ne yapıyor acaba şimdi? Âliye miydi adı, ne? Evet, evet Âliye

                Bir mektupla açıkça bildirir; amcasına bu düşüncesini. “Gel konuşalım” der amcası. Koşar hemen İstanbul’a. Gerekli girişimler yapılır. Sonuç olumludur. Keyfi yerine gelmiştir artık, genç yazarın. Amcası ve yengesine teşekkür üstüne teşekkür edip onları utandırmayacağına söz verir.

                Nişan, düğün, nikâh derken, tek olarak geldiği İstanbul’dan, çift olarak döner Ankara’ya. (Mayıs 1935)

                Mayıs ayların gülüdür;

                Tâze bir çiçek dalıdır.

                İçerim ateş doludur;

                Mayıs’ta gönlüm delidir.

demekte haksız mı şairimiz?

                Ulus semtinde bir çatı katı kiralanır. Ev küçük, tavan alçak, tahtakurularıyla başa çıkmak zordur ama yeni evlilerin başka çareleri de yoktur.

                Yeni Millî Eğitim Bakanı, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Saffet Arıkan’dır. Hani canım, Köy Enstitüleri’nin fikir babası İsmail Hakkı Tonguç’u, İlköğretim Genel Müdürü olarak atayan “Bakan”

                Arıkan, Sabahattin Ali’ye, Neşriyat Dairesindeki işinden başka, Ankara İkinci Ortaokulu’nda “Almanca öğretmenliği” göreviyle birlikte Türkçe’ye çevirsin diye, “Tarihte Garip Vakalar” adlı bir kitap da verir. Bu çeviri önce Ulus gazetesinde tefrika edilecek, sonra kitap olarak basılacaktır.

                Yazar, her iki basımdan da para alacaktır. Şansı açılmıştır; yazarımızın artık. Başka güzel gelişmeler de olur o yıl. Sözgelişi, Atatürk’ün İş Bankasından sağladığı sermaye ile Tan gazetesi (2) yayına başlar. İlk genel yayın yönetmeni, sonradan Milliyet gazetesini kuracak olan  Ali Naci Karacan’dır. Bir yıl sonra, bu görevi Ahmet Emin Yalman devralır.

                Zekeriya Sertel ile Halil Lütfü Dördüncü (3) de gazetenin ortakları ve yazarları arasındadır. Sabahattin Ali, Zekeriya Bey’le ilişkisini hiç kesmemiştir. Tan gazetesi çıkmaya başladıktan bir süre sonra:

                “Sabahattin! Kuyucaklı Yusuf’u tamamla, gazetede tefrika edelim.”demez mi; Zekeriya Bey!

                Okullar tatil olur olmaz, oturur; masaya yazarımız. Ve ilk kez Kasım 1936’da; Tan gazetesi okuruyla buluşur; Kuyucaklı Yusuf.

                Tefrika devam ederken, bir yayınevi “Kuyucaklı Yusuf”u kitap olarak yayınlamak istediğinde bulunur. Ve tefrika biter bitmez de kitap olarak basılır.

                Gerçekçi bir romandır; Kuyucaklı Yusuf. Örneğin kahramanlarından biri olan Salahattin Bey, yazarın babası; Şahinde Hanım, annesi; Muazzez de kız kardeşi Süheyla’dır. Ali ve Şakir de çocukluk arkadaşı…

                “Kuyucaklı Yusuf”u mu sordunuz? Aydın Hapisanesi’nde tanıdığı, başından geçenleri korkusuzca anlatan gerçek bir kahramandır o da.

                Öykümüzün devamı için, bir hafta sonra, burada buluşalım mı yine?

 

                                                                                                                             Hüseyin Erkan

                                                                                                     huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------

(1) Yeşil Mürekkep(Bir Sabahattin Ali Romanı): Osman Balcıgil, Destek Yayınları, İstanbul 2016

(2) Tan Gazetesi:4 Aralık 1945’te “Turancılar” denen aşırı milliyetçiler ve İslamcılardan oluşan bir grup, Tan gazetesi ve matbaasını param parça edip yağmalar. Katılanlar arasında Süleyman Demirel, İlhan Selçuk, Ali İhsan Göğüş, Muharrem Ergin gibi, sonradan adı ünlü olan gençler de vardır. İstanbul’da sıkıyönetim olmasına karşın, kimse yargılanıp ceza almaz. Aksine Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel ile gazete yazarlarından Nail Çakırhan yazılarından dolayı yargılanır.

(3) Halil Lütfü Dördüncü:(1908 – 1972) Serteller gibi O da Selanik doğumlu… Tan gazetesini ilk kez Murat Soydan’la birlikte çıkarır.

jale kasap, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 150
Kayıt tarihi
: 19.02.20
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster